Kaynaklar, Doğu ve Batı mücadelesinin tarihsel kökenlerini ve küresel güç odaklarının izlediği teo-stratejik politikaları ele almaktadır. Batı’nın İngiliz-Yahudi aklı ve Evanjelik doktrinler doğrultusunda İslam coğrafyasını ve Türkiye’yi hedef alan mezhep ve etnik çatışma stratejileri detaylı bir şekilde incelenmektedir. Özellikle milliyetçilik ve İslam kavramlarının içi boşaltılarak küresel sisteme entegre edilmeye çalışıldığı vurgulanmaktadır. Yazıda ayrıca BOP ve 10/40 Pencere gibi projelerle ulus devletlerin nasıl tasfiye edilmek istendiği tartışılmaktadır. Sonuç olarak, bu küresel oyunların ancak yeni bir milli vizyon ve tarihsel bilincin inşa edilmesiyle bozulabileceği ifade edilmektedir.
Erich Maria Remarque’nin romanlarından biri. Filmi de yapıldı.
Maria ismine bakıp aldananlar olmuş; güzel, alımlı, edebiyattan anlayan, ince ruhlu bir yazar olarak tahayyül etmiş mesela bizim romancımız Bahaeddin Özkişi. Bahaeddin Özkişi Uçtaki Adam ve Köse Kadı gibi tarihi romanların yazarı. Alışıldık tarihi roman yazarlarından biraz farklı. Onu temsil edebilen bugün birkaç tarihi roman yazarı var. Bunlardan birisi… Üçüncüsü ise Alper Kaan Bilir. O da Isparmaça adlı romanında tarihte çözülmemiş bir rövanşa imza atıyor.
Bahaeddin Özkişi’nin her iki romanında da bu tarihi rövanştan izler var.
Ama onun en incelikli romanı: Sokakta.
Hikâye ile roman arası bir yazım.
Maria Remarque’ı neden kadın diye düşledi acaba?
Neyse, konumuz ne Maria ne Özkişi ya da tarihi romanımız üzerine ahkâm kesmek değil. Konumuz hepsini ihata eden Garp, Batı…
Doğu ile Batı’nın mücadelesi yeni değil.
Her ne kadar böylesi keskin hatlarla ayırmak ne derece tarihi anlamamıza yol açar, bundan kimse emin olamaz. Ben de Doğu-Batı ayrımına aldığım tahsil açısından zaten karşıyım. İtiraf etmeliyiz ki biz Batı’ya karşı fikirler ve eylemler, hatta kanlı savaşlar tertip ettiğimiz ve/veya savuşturmak zorunda kaldığımız zamanlarda bile oradaki fikirlerden yararlandık. Fikirlerden, ilimlerden, tekniklerden, tavır ve davranışlardan da…
Sadece Viyana bozgunumuz değil onları üzerimize salan.
Kadim tarihten gelen izler var. İzler ve hisler…
İskitler, Hunlar, Avarlar, Bulgarlar, Peçenekler, Uzlar ve daha nice Türk ya da Türkik kavimler, budunlar, boylar Batı’ya at sürdüler. Arif Nihat Asya’nın şiirinde dediği gibi:
“Devler geçti bu yollardan
Dudaklarında Hun türküleri…”
İstanbul’un Fethi elbette ki bütün Hristiyan âleminde büyük bir yıkım meydana getirdi. Yıkım ve diriliş ihtiyacı…
Viyana muhasaramızın ikincisinden, yani meşhur Viyana Bozgunundan sonra ise üç yüz yıl boyunca Türk’e vurmak iftiharı ile yaşıyorlar. Türk’e ve İslâm’a. Çoğu kez bu ikisini aynı addetmişti zaten…
Herhangi bir Sırp Müslüman olunca ona “Müslüman oldu” denmezdi; “Türk oldu” denirdi. Batı literatüründe öyle ifadeler var ki kitaplar yetmez. En son size Doğu’ya Bakış’ı önerebilirim.
Felsefeler, ilimler, teknikler, stratejiler, fikirler, ideolojiler ve planlamalarda Türk’ün tarih boyunca Batı ile olan karşılaşmalarında Batı da bizden çok şey kazandı. Türklerin Avrupa’ya Tesirleri adlı kitap gibi onlarca kitap yazıldı bu konuda.
Romanlar da yazıldı çok sayıda.
Son zamanlarda yazılan en ilgi çekici roman –hayli de hacimli– Imprimatur adını taşıyor. İki kişi yazmış romanı: Rita Monaldi ile Francesco Sorti.
1683 yılının Eylülünde geçiyor. Daha doğrusu 11 Eylül –onlar için büyük felaketin izlerini sürmek için yapılan ve aynı gün zaferle sonuçlanan şehir direnişine dışarıdan verilen ve başını Leh kralı Sobieski’nin çektiği, dışarıdan şehri kurtarmaya gelen şövalyelerin kuşatmayı dağıtan saldırısının olduğu gün ile önce Eylül sonlarına, sonra 1699’a kadar uzanan hikâyeler… İstihbarat çalışmaları, Papalığın destekleri, Türkleri Balkanlardan hatta mümkünse Anadolu’dan atma hülyaları ve içeriden hainlerin deşifre edilmesi, yani Fransızların… Daha doğrusu Fransa kralının…
Viyana muhasarasının püskürtülmesinde elbette Avusturyalıların payı büyüktür. Viyana Belediyesi ve Viyana’da ikamet edenler –kralları bukleli saçlı, ayağında taytlı kralları Leopold Tuna nehri üzerinden kuzeybatıya doğru firar etmiş olsa da– çok büyük bir direnç gösterdiler. Fakat dış destek olmasa çoktan teslim olmuşlardı. Hatta o dış destek geciktikçe ve fakat geleceği hakkında sağlam kanaat olunca şehrin direnci de o derece arttı. Kendilerine göre büyük kahramanlık hikâyeleri çıkardılar. Özellikle fırıncıların gece boyu Osmanlı lağım farelerine –ki vebanın sorumlusu farelerden de çektikleri ile paralel– kızgın yağ dökmeleri başlı başına bir hikâye…
Imprimatur’un daha ilk bölümünde şöyle yazıyor:
“XI. İnnocentius, Türk’le savaşmak için gereken parayı gerek mali gerek ahlaki bu sıkıdüzen sayesinde zar zor toplayabilmiş ve Hıristiyan ordularının davasına büyük bir katkı sağlamıştı.
Ama şimdi savaş belirleyici âna ulaşmıştı. Ve Viyana’dan bütün Hıristiyanlık âlemi ne bekleyeceğini biliyordu: Kurtuluş ya da yıkım.” (Rita Monaldi – Francesco Sorti, Imprimatur, çev. Kemal Atakay, İstanbul 2004, s. 9)
Papa’nın desteği, bütün Hristiyanların hangi mezhepten olurlarsa olsunlar birliği, romanın başından sonuna kadar Türk’e karşı bir bilinç oluşturma çabası olarak romanın ana eksenini oluşturuyor. Ve doğal olarak Fransızların akıllanması…
Garp Cephesinde Yeni Bir Şey Yok!
Niye dedik bunu?
Çünkü Imprimatur’daki karşı cephe yine Türk ve yine oyun ona karşı oynanıyor.
Korku ve vehimlerinden kurtulamayan Batı, başta da İngiliz-Yahudi aklı Kırım Savaşı’nda bize destek verip Rusların sıcak denizlere inişini kontrol altına almış olsa da Ruslarla gizli bir anlaşma imzalamayı da ihmal etmediler.
Ruslarla yaptıkları anlaşmada İngilizlerin sömürgelerindeki Müslümanlar kışkırtılmayacak, Rusların sömürgesi olan Türk ülkelerinde de isyana izin verilmeyecekti.
Kafkas ve Türkistan İslam Orduları Kumandanı Enver Paşa’nın katli ile Talat ve Cemal Beylerin katli işte bu gizli planın eseriydi.
Zira onlar emperyal vizyonu devam ettirme hülyalarını bütün dünya ile paylaşmışlardı. Talat Paşa’nın dost sandığı bir İngiliz ile sohbeti suikastların gerçekleşmesi için düğmeye basılmasına ve katil Ermenilerin cinayet aracı yapılmasına sebep oldu.
Aubrey Herbert’in Ben Kendim: Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler adlı rapor gibi hatıratından anlıyoruz ki, bu gizli anlaşmanın hedefe koyduğu İttihat Terakki iktidarının üç kudretli ismi takip altındadır; Herbert, Talat Bey’den aldığı bilgileri Lloyd George ve diğer üstlerine iletmektedir. (Aubrey Herbert, Ben Kendim: Osmanlı Ülkesine Son Seyahatler, çev. Yılmaz Tezkan, 21.YY Yayınları, Ankara 1999)
“Talât, ‘Şimdi altı kızıl Cumhuriyete geri gelelim. Onlar kızıldır ama kızıllıkları o kadar derin değildir. Bu ülkelerin halkı Müslümandır ve tabii olarak Türkiye’den etkilenirler ve Türkiye’nin çektiği acılardan müteessir olurlar. Buhara potansiyel bir güçtür. Orada iyi veya kötü olarak gelişmeye müsait gizli imkânlar var. Şu anda Türkiye İngiltere ile harp halindedir ve biz bütün Şark’ta büyük bir propaganda faaliyeti içindeyiz, çok etkili olmasa da Hindistan’ı kışkırtıyoruz. Türkiye, aslında Büyük Britanya’ya karşı yapabildiği kadar çok kişiyi kendi tarafına çekecek bir politika uyguluyor ve misilleme yapıyor.’ diye devam etti.”
Bu sohbetler sırasında diğer İttihatçıların da nelerle meşgul oldukları öğreniliyor:
“Enver’in şu günlerde Moskova’da olduğunu, kendisinin de Bolşeviklikten hoşlandığından değil ama onunkine benzer sebeplerle Moskova’ya gidebileceğini söyledi. Enver, söylediğine göre siyaset bakımından renksiz biriydi, ülkesi için elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Halil Paşa (onu en son Townshend teslim olduğunda Kut ile Sanayat arasında görmüştüm) da Moskova’daydı. O, bir istisna teşkil ediyordu; komünizme eğilimi vardı. Cemal Paşa, Türkistan’da İngiltere aleyhine propaganda faaliyeti içindeydi. Bolşevikle İslamiyet arasındaki tabii zıddiyetten bahsetti; ateş ve su daha fazla farklı olamazdı. Pan-İslamizmin gelecekte ne rol oynayabileceğini sordum. Bana milliyetçilerin veya Genç Türklerin görüşlerini aktardı. İslamiyet dedi, büyük bir dindir. Çölde zuhur etmiş olmasına rağmen medeniyete uygundur ve modern ihtiyaçlara kolayca tatbik edilebilir. Fakat, bütün diğer dinlerde olduğu gibi, fanatiklerin gönlünde çok çabuk hoşgörüsüz bir hale gelebilir. Genç Türkler hareketleriyle Pan-İslamizmi bir silâh olarak kullanmak istemediklerini göstermişlerdi. Pan-İslâmizm Abdülhamit’in politikasıydı fakat bu kısa görüşlü bir politikaydı.”
Talat Paşa belli ki İngiliz arkadaşını iknaya çalışıyordu ama nasıl ki daha önce Birinci Dünya Savaşı öncesi itibar etmedilerse yine etmeyeceklerdi. Yunanlıları kışkırtıp Ege’yi istila ettirmeleri bunun açık bir deliliydi.
Hindistan’daki karışıklıkta Türk şahsiyetinin olup olmadığını sordum. Hindistan’daki karışıklıkların Türkiye ile dostane ilişkilere girdiğimizde otomatik olarak sona ereceğini söyledi. Beğendiğimiz herhangi bir Türk’ü gönderebilirdik. Gülerek ilave etti: “Hükümetinizin bana güvenmesi hiç muhtemel değil ama böyle bir şey olursa elimden gelenin en iyisini yaparım.”
Herbert, özellikle Pan-Turanist hareketin akıbetini ve gelişme imkânlarını merak etmektedir:
“Pan-Turanist hareketin gelişme ihtimali üzerinde ne düşündüğünü sordum. Son yıllarda olup bitenlerin ilgili olan herkes arasında daha yakın bir akrabalık duygusu yarattığını söyledi. İnsanlar fakir akrabalarını, kendileri de fakirliğe düştükleri zaman hatırlardı, ama her ne kadar Asyalılar arasında yakınlık artsa da Turancılığın yaşadığımız süre içinde bir geleceği olmayacağını söyledi.”
Herbert’in bu kanaate inanması elbette beklenemezdi; sadece muhatabının İngiltere için ne kadar tehlikeli olup olamayacağını gözlemleyip rapor edecekti. “Ermeni katliamı hakkında bir memorandum yazmış olduğunu ve bunun İngiliz devlet adamları tarafından okunmasını çok istediğini söyledi. Harbin başlarında 1915’te Ermeniler bir Ordu kurmuşlar ve o sırada Ruslarla savaşan Türklere saldırmışlar. Üç Ermeni milletvekili aktif olarak onlara katılmış; Müslümanlar katledilmiş, kadınlar ve çocuklara eziyet edilmiş. Tehcire iki defa karşı çıkmış ve birçok suçlu Türk’ün ve Kürt’ün idamıyla sonuçlanan soruşturmayı o açtırmış. O ve arkadaşları Ermenilere otonomi verilmesi ile ilgili her teklifi sempati ile incelemeye istekli imişler. Fakat bazı gerçeklerle karşılaşmışlar. Kafkaslara sürülen bütün Ermeniler geri gelse bile Ermeni olmayan nüfusun çok az bir kısmını oluşturabilirlermiş. Kendisi azınlık haklarının en ileri derecede verilmesinden yanaymış. Başkan Wilson’un nutkundan sonra bu prensibe karşı çıkmak aptallıktı. İngiltere, Türkiye ile dostça bir anlaşmaya varırsa, Ermenistan ile ilgili olarak istediğini yapacak bir durumda olacaktı. İlk ve en pratik adım, bu ülkede sükûneti ve düzeni sağlamak üzere bir jandarma örgütü kurmaktı. Mısır’dan söz ederken rahattı. Berlin’deki Mısırlı öğrencilere Milner uzlaşmasıyla ilgili bir konuşma yapmış ve onlara şu İspanyol atasözünü söylemiş: ‘Size ikram edileni önce alın, daha fazlasını sonra isteyin.’ Bu söz her şeyi hemen isteyen aşırıları kızdırmış. Talât, Mısır için bir şeyler yapılmalı, diyordu. İngiltere için güçlük şuradaydı: Çok fazla ve birbirleri ile çelişkili şey için söz vermiştik ve çok az şey yapmıştık. Basra bölgesine kadar çekilip sorunları azaltmaya çalıştıysak da Mezopotamya’da önümüzde büyük dertlerin olduğunu düşünüyordu. Mezopotamya’da kuvvetli yerli bir hükümdar çıkabileceğine inanmıyordu. ‘Siz İngilizler zannedersiniz ki Araplar hemcinslerine peygamberin soyundan geldikleri için saygı gösterirler. Hiç ilgisi yok! Sadece biz Türkler bunu yaparız, bunu yaparız çünkü onları çok az tanırız.’
Sabık Sadrazam, daha sonra genel olarak Avrupa hakkında konuştu fakat sözlerinin mahrem olarak kalmasını rica etti. Konuşmalarından açıkça anlaşıldığına göre O ve Ankara’daki Türkler, İngiltere hariç Avrupa’nın başlıca hükümetleri ile temas halindeydiler. İrlanda durumunun fena şekilde ele alındığını düşündüğünü söyledi. İlk defa bu çeşit bir sorunla uğraşmak zorunda kalmış ve çok ağır hatalar yapmıştık. Talât, bazı Sinn Fein mensuplarını Almanya’da görmüş, ama onlar hakkındaki fikirleri yetersizdi. Almanya’nın kendi durumunun tehlikede olduğunu ve her ne kadar kendisi böyle bir hareketin emeline ulaşacağını zannetmemesine rağmen Fransa’nın Almanya’ya gireceğine inandığını söyledi. Almanya’ya yapılacak bir Fransız istilası Almanları Bolşeviklerle birleşmeye itecekti. Avrupa’daki kargaşa, Türkiye’yi rahatlatırdı. Fakat daha önce dediği gibi, rahatlamanın başka yollardan olmasını ümit ediyordu. Talat Paşaya görüşlerinin sağda mı yoksa solda mı olduğunu sordum. Liberal olduğunu ama ‘siyaset değişir, vatanseverlik sabit kalır’ demeyen hiçbir siyasi rengi kabul edemeyeceğini söyledi.
Talat Paşa ‘şimdi’ diyerek başladı: ‘Bütün kartlarımı masanın üstüne koydum. Umarım, her biri kolaylıkla ispatlanacak bu gerçekler üzerinde hükümetini ikna etmeye muktedir olabilirsin. İngiltere ile dostluk ve barış olan gayemize ulaşmak için büyük feragatte bulunmaya hazırız. Ne iktidar ne de resmi bir görev peşindeyim. Kendi adıma konuşuyorum, fakat her şeyin merkezinde bulunuyorum. Ankara’da Mustafa Kemal, benimle anlaşmazlık içinde olmayacaktır ve bugün burada Düsseldorf’ta ne söylüyorsam Bekir Sami de Londra’da aynı şeyi söylüyor. Teklifleri dikkatle incelenmelidir. Müttefik Devletler, İzmir ve Trakya konusunda bir soruşturma yapmayı teklif etmelidir. Ermeni meselesi hal olma yolundadır. Bekir Sami Downing Street’te Mr. Lloyd George ile samimi görüşmelerde bulundu ve ben de söyleyeceğim her şeyi söyledim. Eğer İngiltere Hükümeti isterse, barış kolaylıkla temin edilebilir ve barışla beraber Anadolu’nun geliştirilmesi sizin olur. Türkiye’nin parçalanmasını asla başaramayacaksınız. İngiltere ve Türkiye sanayi bakımından hasım değil, fakat birbirine bağımlı müşterilerdir ve müşterilerin dost olması daha iyidir.’
Talat Paşaya veda ettim ve her birimiz farklı istikametlerde yola çıktık. Bekir Sami Beyi birçok kere göreceğim Londra’ya geri döndüm. Bekir Sami dürüst bir insan ve bir beyefendiydi. Barışı ve İngiltere’nin dostluğunu kazanmak için feragatin en uç noktasına kadar gitmeye hazırdı. Talat Paşa’dan farklı olmayan teklifleri, birçok diğer şey gibi Downing Street tarafından etrafa yayıldı ve Bolşevikler tarafından öğrenildi. Onlar da Bekir Sami’nin başını bir tepsi üzerinde istediler ve münasip bir şekilde aldılar.
Talat Paşa yolunda ilerlemeye ve barışa ulaşmaya muktedir olamadı. Fakat katilin tabancasından çıkan kurşunlardan kurtulabilseydi bile onun veya bir başka kişinin Mr. Lloyd George’u gerçekler konusunda ikna etmeyi başarabilmesi mümkün değildi. Sir Basil Zaharoff’u kolaylıkla ikna etmişlerdi.
Talât Berlin’e döndü ve orada İranlı bir Ermeni tarafından öldürüldü. Kendi neslinden çok az kişiye duyulan nefret ve lânetlenme içinde öldü. Kendi anlattığı gibi bir kişi olabilirdi. Bir şey diyemem. Nadir görülen bir güce ve cazibeye sahip olduğunu biliyorum. Ermeni katliamından sorumlu olup olmadığını bilmiyorum.
Biz, Mr. Lloyd George ve hükümetinin ehliyetsizliğine ve Türkler de son yıllarda onlara miras kalan nefretle varis oldular.”
“Kendi anlattığı gibi bir kişi olabilirdi”
İngiliz ajanının hiç de dost olmadığını, Talat Paşa’nın anlattıklarını kendi süzgecinden geçirerek değerlendirdiğini gösteriyor.
Herbert’in Talat Paşa’dan Enver Paşa’nın yerini öğrendiği, faaliyetleri hakkında bilgi sahibi olduğu, bu arada İttihatçıların gerek Pan-İslamizmden gerekse Pan-Turanizmden asla vazgeçmeyeceklerini değerlendirdiğini söyleyebiliriz. Talat Paşa’nın suikastında doğrudan ya da dolaylı katkısı olup olmadığını bilmiyoruz. Ama onun üzerinde İngiliz entelijansiyasının mutemet bir adam olarak Lawrence’tan çok daha büyük bir mevkii olduğunu bilmeliyiz.
Şöyle bir geçen asırdan Jön Türk, İttihat Terakki, Kuva-yı Milliye süreçlerini kısaca hatırlayıp Üç Tarz-ı Siyaset’in üçünün de Namık Kemal talebelerinin takip ettiği ve Devlet-i Aliyye’nin yaşatılması ülküsü olduğu, elde kalan vatan topraklarının sosyolojisini kurgulama amacı taşıdığını biliyoruz. Doğal ki üçü de bu yüzden emperyal vizyonun nasıl devam ettirilebileceğini güncelliyordu. Önce Osmanlıcılık, sonra İslamcılık tam da kurgulanamadan artık hasta adamı ortadan kaldırmaya azmetmiş gizli Rus ve İngiliz ittifakı üçüncü yol olan Türkçülük-Turancılık çizgisini de kurgulatmadı. Elbette ki Enver Paşa’nın Moskova’da, Berlin’de sonrasında Türkistan’da yaptığı heyecan verici teşebbüsler boşa değildi. Ama veyl mağluplara…
Sonuçta Anadolu çekirdeğinde üç tarz-ı siyasetin emperyal vizyonunu ileri tarihlere bırakan reel-politik çizgide Atatürk ve Birinci Meclis’in dehası devreye girdi. Dehası ve gerçekçi programı…
Burada Atatürk’ün:
“Pan-İslamizm yapıyoruz, yapacağız dedik yapmadık başımıza bindiler. Pan-Turanizm yapıyoruz, yapacağız, yaptık dedik başımıza bindiler.” sözlerini hatırlamalıyız.

Bu sözler ilk bakışta Pan-Turanizme ve Pan-İslamizme karşı gibi söylenmiş sözler olarak algılanabilir; oysa ki Atatürk bir reel-politik ortaya koymaktadır. Bu iki akımın hedeflediği çerçeveye karşı olduğu anlamına gelmez. İngiliz-Yahudi entelijansiyası ve paralelinde Rusları devreye sokan programı gerek Türkistan’da gerekse diğer İslâm âleminde herhangi bir isyanın ve/veya milliyetçi dirilişin önüne set çekti.
Burada doğrudan hedef Türkiye; Türkler ve İslâm âlemiydi.
Emperyal vizyondan sarfınazar edilmiş olsa da ya da edilmiş gibi görünsek de Atatürk’ün eylemi sadece İslam âleminde değil bütün sömürgelerde ulusal kurtuluş hareketlerine de moral verdi. Mazlum milletler artık sömürgeci Batı’ya karşı ayağa kalkıyordu. Bu önlenemezdi.
Nitekim çöküşü yükselişinden daha muhteşem denerek Osmanlı İmparatorluğu’nun kendisiyle birlikte üzerinde güneş batmayan ülkeler topluluğu olan İngiliz İmparatorluğu’nu da Çarlık Rusyası’nı, yani Rus İmparatorluğu’nu da sona erdirdiğini birçok tarihçi, başta da İlber Ortaylı ve Halil İnalcık hocamız belirtmektedir.
Garp cephesinde yeni bir şey var mı?
Belki yeni şeyler eski teşebbüslerin güncel olan sorunlara ve yeni çatışma alanlarına yeni yorumlar kazandırmasıyla ortaya çıkıyor.
Bunların arasında da Batı’nın teo-stratejik modelindeki yeni tehditleri anlamak ve bertaraf etmeye kalkanları gerek kendi devletlerinin baskısıyla gerekse kamu imkânlarından yararlandırarak susturmak gelmektedir.
Burada yine Bauman ile ilgili tespitlerimizi hatırlarsak; geçen yazımızda söylediğimiz gibi devlet milliyetçiliği küresel yapıya entegre olan, olmak zorunda kalan devlet mekanizmasının tepkileri nasıl yöneteceği Hegel-Marx diyalektiğinden sonra bir Bauman diyalektiği olarak ortaya çıkıyor.
Tepkiler olsundu; ve onlar sonunda devlete entegre olacaktır. İster baskıyla (bugün olduğu gibi) ister kamu imkânlarından yararlandırmak suretiyle (bugün olduğu gibi)…
Nadim Macit Hocanın yeni kitabında da buna vurgu var:
Önce rakip medeniyeti kendi dayandığı temelleri iğdiş ederek yozlaştırmak… İslâm’ı esenlik dini olmaktan çıkarmak ve Batı’nın hizmetine vermek… Siyasal İslam’ın dünyevi arzularını körüklemek, kullanmak, Ilımlı İslam projesi ve diyalog zemini hazırlamak; Selefi İslam ve cihatçılığı da kullanarak enerjisini kendi içinde patlatmak… Buna rağmen yine de sonuç alınmadığı, bir şeylerin eksik kaldığı noktada da milliyetçi iddiada olanları entegre etmek sürece. Eee, sonuçta milliyetçilik de devlete ram olma sanatı değil mi? Ne yapacaklardı yani, farklı türkü mü söyleyeceklerdi?
Küresel teo-stratejik planın hedefindeki asıl kavramların milliyetçilik ve İslâm olduğunu vurgulayan Macit, her ikisinin de içinin boşaltılması, yozlaştırılması ve Batı’nın kurduğu modele payanda yapılması bu stratejik planın özüdür.
Nadim Macit, farklı bir ilahiyatçıdır. Eskiden çok kızdığımız Marx’ın “din afyondur” sözünü dini istismar edenlerin ve halkın inancı üzerinden diktalar kuranların bitmeyen kandırmalarını gördükçe bugün daha iyi değerlendiriyoruz. Nadim Macit de bir ilahiyatçı olarak teolojinin hem bizde hem de dünyada nasıl savaş stratejilerinde kullanıldığını en iyi anlatan ilim adamıdır. Özellikle onun Küresel Güç Politikaları Türkiye ve İslâm, Teo-Stratejiler ve Türkiye gibi eserleri her aydının okuması gereken kitaplardır. Macit; 20. yüzyıla hazırlanan dünyanın Birinci Dünya Savaşı’nı çıkaran ve her yerde etnik ve dini çatışmaları yaratmaya çalışan geçen asır emperyalizminin dinleri millî din olarak tasnif etmesi üzerine kafa yoran bir ilahiyatçıdır. Böylelikle millî dinler yaratmak, savaş stratejilerinde büyük avantaj sağlamıştır.
Buna göre genel anlamda Ruslar Ortodoks, Fransızlar Katolik, İngilizler ise Protestan…
Balkanlarda, Orta Avrupa’da yaratılan çatışmaların gerçekte mezhep savaşlarının da getirdiği kolay bir zemin bulunması da bir gerçek, sosyolojik bir gerçek…
Farklılıklar üzerinden siyaset üretmek her zaman askeri stratejilere altyapı hazırlamıştır.
Yunanistan’ın 1829’da bağımsızlığını kazanması bütün hevesleri artırdı Balkanlarda elbette…
Sadece Ortodoksluk değil elbette, bir de yaratılan Slav birliği düşüncesi Balkanları karıştırmada etkili faktör oldu.
Balkanları karıştıran bu akıl, Anadolu üzerinde de yarınlar için plan kurmanın hevesine kapıldılar.
Anadolu’yu parçalamak için de harekete geçtiler.
“Başlangıç itibariyle Ortodoks–Katolik karışımı bazı dini, gizli ve gizemli örgütler ortaya çıktı. Anadolu’yu Türklerden geri alma sloganı etrafında faaliyet gösteren örgütler; faaliyetlerini dini-etnik farklılıklar üzerinden sürdürmeye başladılar.” (Prof. Dr. Nadim Macit, FRP Ortodoks Dünyanın Batı Kanadı – Batı Güdümlü Teo-Stratejik Modelin Tahlili, ZP Yayınları, Ankara 2026, s. 40)
Zygmunt Bauman ile ilgili makalemizde özellikle İsrail dışındaki ülkelerin etnik ve dini açıdan farklılıklarla nümayan olması ve bu farklılıkların kökleştirilmesi gerektiği şeklindeki stratejiye ve bu stratejinin dayandığı yeni felsefeye ve dahi içerdiği diyalektiğe değinmiştik.
“Modern siyasetin telos’u yani son bitiş–dönüm noktası evrensellikse, uygulaması farka karşı açılan savaştır. Öyle görünüyor ki, modernitenin itici gücü evrenselliğin gerçekleştirilmesi yönündedir.”
Bu kararlı iki cümle bütün teo-stratejiyi de göç siyasetini de emperyalizmin yeni programını da özetliyor aslında. Yeni diyalektik: Farklılıkları artırmak tezi, farka karşı çıkan antitezi ve sentez olarak da evrenselliğin kaçınılmaz hükmü biçiminde tecelli ediyor Bauman’a göre…
Nadim Macit de Batı’nın bize dayattığı teo-stratejik modelin ipuçlarını yakalayarak bu aslında Bauman modelinin tarihsel bir kararlılıkla sürdürüldüğünü açıklıyor.
“On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Avrupa’da ortaya çıkan milliyetçilik akımının etkisiyle Ortodoks kiliseleri çoğunlukla devlet teşkilatının bir yan kuruluşu ve insanlar arasındaki dil ve gelenek birliğini korumaya yarayan bir araç olarak görülmeye başlandı. Bu aşamadan sonra sık sık milli din deyiminin kullanıldığı görülmektedir. Milli din; devlet, kültür ve dil birliği etrafında tanımlanır. Gelenek, kültür ve milli tarih bakış açısıyla her şey özel hale getirilir. İmparatorluğun siyasi mantığını parçalamanın bütün kodlarını taşıyan bu siyasi gelişme karşısında Ortodoks kiliseler; kilise-devlet birliğine ve milli kurumlara özel bir anlam yüklediler. İşin içine din girince meselenin mahiyeti büsbütün değişti. Nitekim milli kiliseler Rusya, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’da olduğu üzere siyasi amaçlarla at başı gitmişlerdir. ‘Her ne kadar milli din; resmi Ortodoks teolojisinin bir parçası değil’ denilse de milli devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte milli kilise, Ortodoks coğrafyasındaki devletlerin temel düşüncesi olmuştur.
Milli kalıplara dökülen Ortodoksluk, bu mücadelenin sadece temelini oluşturmadı. Aynı zamanda bir bölgenin ve bir milletin önemini büyüten çok sayıda efsaneyi devreye sokarak faaliyetlerini kanlı saldırılar eşliğinde sürdürdü. Bu mücadelede din; milli kurtuluş mücadelesinin temel motiflerinden biri oldu. Ne var ki Balkanlar’ın etnik mozaiği, sabit milli devletlerin varlığını korumasını engelledi. Yirminci yüzyılın başlarında cereyan eden çatışmalar ve savaşlar bir yana bırakılırsa, güç mücadelesine dönüşen bu ayrışma politikası bütün kinini ve nefretini Avrupa topraklarına döktü. Her iki dünya savaşı, nedenleri, nitelikleri ve sonuçları birlikte düşünüldüğü zaman bu gerçek net olarak görülür.
Dini-etnik ayrışma üzerinden imparatorluğu parçalama ve Anadolu topraklarını ele geçirme politikası beklenen neticeyi verdi. Ne var ki siyasi ve milli bağımsızlık uğrunda mücadele düşüncesi, eskatolojik karakterli mesiyanik sezgilerle sentezlenince, bu strateji, geri dönüşümlü olarak Hristiyan devletler arasındaki güç mücadelesine dönüştü. Her devletin bölgesel güç hayali dini ifadelerle kurgulanıp anlatılmaya başlandı. Dolayısıyla bu durum sadece milli kiliselerin ortaya çıkışını besleyip meşrulaştırmakla kalmadı, ayrıca Ortodoks teolojinin devlet-kilise birliği, kilise aracılığıyla kimlik oluşturma geleneği ayrışmanın meşru araçları haline geldi. Ancak her milli kilise-devlet birliğinin tarihten kaynaklanan mirasını egemen kılmak için Türkiye’ye yönelik geliştirilen stratejiler kendi aralarında çatıştı.” (Macit, s. 42)
Dinlerin millî din olarak kullanılması teşebbüslerinden sonuç alınmaya başlanınca, genel olarak bölünen dünyada her ulus kendi dinine sarılmaya başladı.
Bundan Türkler de etkilendi elbette ve geç kalan milliyetçilik hayata geçirilince “Türk İslamı” diye bir kavram da geliştirildi.
“Türk İslamı”nın bu cephesi Türklerin aleyhine gelişse de bir de felsefi olarak değerlendirilebilecek bir çerçevede tasavvuf ve Hoca Ahmet Yesevî’den bugüne gelen hoşgörü inancı da ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Peki, Batı güdümlü teo-stratejik modelin kullandığı aparatlar nedir? O ülkeyi inancından yakalayarak o inancın içinden kendi hesabına çıkaracağı çatışma kültürünü yanlış istikamette yönlendirmek. Mezhep çatışmalarını körüklemek, etnik ayrılıkları körüklemek… Dahası evrensele uzanan çizgide ülke iktidarlarını ‘kendi muhalifini kendi yaratma’ metoduyla hazırlamak…
Mezhep ve etnik ayrımları körükleyerek iç çatışmalar çıkarırlar.
Özellikle İslam coğrafyasını terörize etmek ve dini motivasyonlarla cihat hesabı oluştururlar.
Emperyalizm iki yöntem uyguluyor: Birincisi askeri yaptırımlar, baskı, savaş teknikleri; ikincisi yumuşak güç, kandırma, ekonomik bağlayıcılık…
Askeri taşeronlar aynı zamanda terörü taşeron olarak kullanan askeri stratejilerle paralel olarak kullanılır ve alınan sonuçlar ışığında siyaset ve diplomasi devreye girer; Batı’nın silah gücü yetmediğinde başvurduğu yollar çeşitlidir.
Nadim Macit’in işaret ettiği küresel yaptırımın dini araştırma grupları olan IRF, IRFAC, AMC ve ISNA gibi kuruluşlara dikkat etmek gerekir. Bugün küresel güç ve İngiliz-Yahudi aklı İslâm âleminde etnik milliyetçilikleri ve mezhebî ayrışmaları kaşıyarak inisiyatif geliştirmektedir.
Dini köktenci hareketler eski çağlardan daha fazla gericilik içeriyor.
Kurgucu el, binlerce masum insanın ölümüne neden olan cihat kavramı üzerinden dil inşa ediyor.
“Cihat kavramı üzerinden ölümü kutsayan dil; aynı zihni ilkelliğin paydaşlarıdır. Söz konusu olayı gerekçe göstererek bütün İslam coğrafyasını kurban sunağına çeviren vahşi siyasetin aktörü ise hem elin hem de dilin arkasına mevzilenmiş öznedir. Cevabı verilmesi gereken iki soru: ABD, modern zamanların hastalığı olan şiddet hareketlerini önlemek için diplomasi yerine savaşı ve katliamı niçin tercih etmektedir? Dini fanatizme atıf yaparak savaş çağrısında bulunmak kendini korumayı ön planda tutan keyfi savaş doktrini üretmek değil midir? Anılan mantığın pratiğinde savaş, uluslararası hukuktan önce gelmektedir. Kitab-ı Mukaddes’e dayanan şifrelere atıf yaparak meşrulaştırılan bu savaş; medya, dini kurumlar ve siyasetçiler arasında oluşturulan ittifakın ana çizgisini oluşturmaktadır. Üçüncü bin yıl misyonu olarak adlandırılan bu teo-stratejik modelin: İslâm’ı tasfiye etme politikası yapılan bir gizli toplantı ile ifşa edilmiştir.
Tanrı adına hareket ettiğine inanmış bir gücün yapabileceği zulmün sınırı yoktur. 11 Eylül 2001 saldırısının ardından iyinin ve erdemliliğin ABD’ye, kötülüğü ve şerri İslamcı teröristlerin temsil ettiğini ilan eden W. Bush değişik zamanlarda şu sözleri tekrar etmiştir: ‘Özgürlük ve korku, adalet ve zulüm, bu kavramlar her zaman savaş içinde var olmuştur. Biz biliyoruz ki Tanrı bunlar arasında tarafsız değildir. Tanrı bizim tarafımızdadır.’ ‘Ulusumuz bir adalet timsali olarak hizmet etmek üzere Tanrı tarafından seçilmiş ve tarih tarafından vekil tayin edilmiştir.’ Bu mesajı veren W. Bush ‘Tanrı’nın Amerikalı olduğunu sanıyor.’ Adaleti temin etmenin ve zulmü ortadan kaldırmanın tek yolunun Allah uğruna cihat etmek olduğunu söyleyen El-Kaide ve IŞİD gibi örgütler ise uzak düşman ABD, yakın düşman İslam coğrafyasında yer alan devletler ayrımı yaparak, yakın düşman üzerinde yoğunlaşmayı teşvik ederek Müslüman olduğunu söyleyen insanları öldürmenin önünü açmaktadır. Sadece bu tasnif ve izlenen yöntem bile anılan örgütlerin taşeron örgütler olduğunu göstermektedir.
Din, her zaman Amerika politikasının önemli bir parçası olmuştur. SSCB’nin Afganistan’ı işgal ettiği dönemde cihatçı hareketi üretmek için okullar açmıştır. Küçük ilmihal tipli kitaplarla düşmanı öldürmek için can feda etmenin propagandasını yapmıştır. Özellikle 1984-1992 yılları arasında R. Reagan ve G. H. Bush Afganistan ve Pakistan’da İslâmî şiddeti teşvik amacıyla milyonlarca dolar harcamıştır. İslamî cihatçılara yönelik olarak hazırlanmış olan ilmihal kitaplarında asker, silah, mermi, bomba, tank, füze ve anti-personel mayınlarının resimleri de yer alıyordu. ABD yönetimi, Afganistan’da 10 milyon yeni el kitabı dağıtmayı planlamış, Nebraska Üniversitesi’ne kitapçıkların yeni baskılarını hazırlaması için 6,5 milyon dolar ödenek ayırmıştır. Gözlemciler bu yeni propaganda el kitapçıklarının İslâmî savaş ateşini körüklemek için hazırlandığını belirtmişlerdir.
Modern zamanların ürünü olan Neo-Selefi radikal hareketlerin cihadı şiddet ve çatışma kalıbına indirgemeleri söz konusu faaliyetlerin ürünüdür. Diğer bir deyişle radikal, tekfirci İslâmî hareketler bir teo-stratejik inşadır. Bu teo-stratejik plan iki amaç üzerine kurulmuştur: (a) İslâm’ı şiddetin ve terörün aracı, İslâm coğrafyasını ise terörün mekânı göstermek. (b) İslamî desenli terör ve etnik şiddeti gerekçe göstererek hedef devletleri tanzim etmek.
İslâmî söylemin ülkelere göre farklılık arz etmesi ve bazı ülkelerde aşırı ve köktenci siyasi dile dönüşmesi sömürgeci siyasetin ara yüzleriyle doğrudan bağlantılıdır.
Derin travmaların dini-siyasi dile dönüşümü, yaşanan acı hatıralara ve vahşi saldırılara benzer olayların üretimi etüde tabi tutulan bilincin isyana dönüşen dilidir. Egemen güç bu romantik dili de kendi içine çekerek, yönlendirerek kullanma yolunu seçmiştir. Neo-Selefi kavramı üzerinden inşa edilen cihat hareketi, bunun en tipik örneğidir. ABD Güvenlik Kurulu tarafından yayımlanan Global Trends 2025 adlı raporda jeopolitik istikrarsızlık arkının Neo-Selefiyye denilen İslam anlayışı ile doldurulacağının ilan edilmiş olması dikkat çekicidir. Bir gelecek kaygısına matuf olarak din üzerinden çift yönlü toplumsal mühendislik yapmak 11 Eylül 2001 hadisesinin bıraktığı önemli bir mirastır.
Ilımlı İslâm; güç perspektifli siyasi kültürü ve stratejik örüntüleri anlamaktan daha çok gücün siyasi pratiklerine ve çıkarlarına uygun dile eşlik eder. Dolayısıyla böyle bir etiketle nitelenen İslâm, yeni bir anlayışın dile getirilmesini değil, eşsizliğini ve yüceliğini ilan eden kültüre uyum sağlamayı ifade eder. İslâm’ın varlığını sürdürmeyi, eşsizliğini ilan eden siyasi güce ve kültüre bağlanma şartıyla mümkün gören bu anlayış hırsızlık yapana karşı hırsızlık yapmayı çözüm gören çarpık mantığın uzantısıdır. Kendi tarihinden ve toplumundan gelen sesin dışında güce eklemlenerek var olma çabasını doğrulayan tarihi ve siyasi bir kanıt yoktur.
ABD’nin ulusal güvenlik stratejisini tanımlayan uluslararası barış ve terörist faaliyetleri engelleme ve özgürlük gibi değer içerikli ifadeler, örülen politikanın rahatça sürdürülmesine yöneliktir. Bunun en somut kanıtı: ‘Özgürleştirmeyi terörle mücadelenin bir aracı olarak gösteren ABD, kendi ülkesinde terörle mücadele ederken özgürlükleri alabildiğine kısıtlamakta, anılan proje kapsamındaki ülkeleri yok saymakta, milli iradeleri görmezden gelmekte ve bölge ülkelerine politik ve ekonomik kurallar dayatmaktadır.’
Bunların dilinde Doğu, yani İslâm coğrafyası mahkemede olduğu gibi hakkında hüküm verilen, müfredat programında olduğu gibi etüt edilen ve anlatılan, hapishanede olduğu gibi disipline edilen ve bir zooloji el kitabında olduğu gibi resmedilen bir şeydir. Böyle bir tanımın kurduğu efendi-köle ayrımı zihinlerde, uluslararası siyasi dilde, hukuk ve ortak çıkarda çözülmediği sürece küresel değerlerden söz etmek mümkün değildir. Kaldı ki Batılı küresel güç stratejileri çerçevesinde üretilen modeller ve kullanılan dil, anılan ayrımı daha da derinleştirmektedir. Kendi değer ve iddialarımızdan vazgeçmemizi telkin eden küresel egemen gücün sözcüleri geleceği şöyle tasarlarlar: Liberalizmle mücadele edecek iki güç var; İslam ve Milliyetçilik. ‘Ne var ki tarihin sonunda tüm toplumların liberal toplumlar olması gerekmiyor. Sadece onların farklı ve daha yüksek insan toplumu biçimlerini temsil etme şeklindeki ideolojik iddialarına son vermeleri yeterlidir.’ Köklü aidiyeti ifade eden dinin ve milliyetçi duruşun devreden çıkarılması sürecin işlemesi için zorunlu bir aşama görülmektedir. İdeolojik olarak milliyetçiliğin, din olarak İslam’ın içeriğinin boşaltılması anılan süreçle doğrudan bağlantılıdır.
Teknik bir dille ifade edilen şu söz İslâm’ı liberal kapitalist çizgiyle buluşturmanın ne anlama geldiğini ortaya koyar: ‘Günümüz Müslümanlarının İslâm’ı kültürel bir tecrit içinde değildir; küreselleşmeye maruz kalan ve eşlik eden küresel bir olgudur.’
Küresel olgu tanımı kendi varlığı ile küresel sürece katılan değil, ekonomik ve politik tahakküm yoluyla küresel sürece eklenen anlamında kullanılmaktadır. Bu çıkarıma bağlı olarak İslâm için tehlikeli olan şey: İslâm’ın küresel sömürgeci eğilimleri onayladığı ve meşru gördüğü tezidir. BOP çerçevesinde tasarlanan İslam anlayışı budur.”
Küresel sömürgeci eğilimleri onaylayan bir milliyetçilik ve İslâm anlayışı BOP’un başarıları arasındadır. Eğer milliyetçiliklerde ve İslâm anlayışlarında bu yozlaşma olmasaydı BOP’un kendi kendine hayat bulması zordu.
Bu süreci de Nadim Macit özetlediği şekilde aktaralım:
“Sınır ülke kalıbına yerleştirdiği Türkiye’yi Ilımlı İslam için model ülke olarak tanımlıyor. Önerilen strateji ve derinlemesine strateji başlıkları altında yeni bir kimlik inşa etmek için uluslararası bir ağ oluşturmayı teşvik ediyor. Söz konusu misyonu üstlenen devletin güvenlik kurumlarına sızan Ilımlı İslam mahreçli yapı başarılı olamadı. Çünkü iktidarı paylaşan iki kesimin siyasi alanı belirleme rekabeti ve birbirini tasfiye etme endişesi ortak hareket etmelerini engelledi. Ilımlı Sufi gruplar, onun yerine ikame edildi. Egemen güçle uyumlu, fakat çeşitli etiketler, ortaklar, programlar çerçevesinde İslam coğrafyasında dinî gerilimler üretmeye yönelik olarak geliştirilen Ilımlı İslam, söz konusu inşanın uygun bir modeli olarak sunulmaktadır. RAND Corporation tarafından yayımlanan ‘The Civil Democratic Islam: Partners, Resources and Strategies’ adlı çalışmada Ilımlı Müslüman Ağı İnşa Etmede izlenmesi gereken yöntem ve unsurlar sunulmaktadır. Yine aynı düşünce kuruluşu tarafından ‘Building Moderate Muslim Networks’ adıyla yayımlanan çalışmada ise Ağ İnşa Etmenin Yol Haritası başlığı altında dikkat çekici hususlar yer almaktadır. İki çalışmada önerilen teo-stratejik modelin dünya sistemi ve ülkemiz açısından anlamı açıktır: Hedef toplumu, inşa ettiği İslâm anlayışı üzerinden dönüştürmek. RAND tarafından geliştirilen bu strateji önce laik ve anti-laik cephe oluşturmayı, ardından bütün dini ideolojik yapıları Ilımlı Müslümanlar etrafında toplamayı önermekte, bunu gerçekleştirmek için tatbik edilmesi gereken esasları sıralamaktadır. Bu projenin başarılı olması için milliyetçi katkıya ihtiyaç duyulduğu ısrarla vurgulanmaktadır. Ülkemizde Millî Görüş’ün dönüştürülerek Ilımlı İslam halkasına dahil edilmesi, üretilen ağın milliyetçi destekle güçlenmesi, ardından etnik merkezli terör örgütünün ‘Yeni Paradigma’ adı altında sürece dahil edilmesi bir rastlantının eseri değildir.
Jeopolitik tanzim politikasına dayalı olarak üretilen BOP, daha çok siyasi, iktisadi ve askeri hususları içermektedir. BOP’un hedeflediği coğrafya ile birebir örtüşen, ancak fazla dile getirilmeyen diğer proje ‘Dini Proje 10/40 Pencere / The 10/40 Window’ adıyla Luis Bush tarafından geliştirilmiştir. Küresel Hristiyan dini-siyasi faaliyetlerin en kritik jeopolitik kavramıdır. Küresel harita 10 ve 40 derece kuzey enlemleri arasında kalan Batı Afrika’dan Asya’ya kadar uzanan geniş bir bölgeyi ifade eder. Kapsadığı alan Kuzey Afrika, Orta Doğu, Orta Asya, Güney Asya ve Doğu Asya. Türkiye coğrafi olarak 36 ve 42 derece kuzey enleminde yer aldığı için bu pencerenin sınırında yer almaktadır. Bu projenin haritası BOP haritası ile uyumludur. Hindistan, Pakistan sınırından Batı’daki Fas’a kadar olan kısım BOP alanıdır. Her iki projede de Türkiye sınır ülkedir. 10/40 Pencere teolojik bir terim değil, dini desenli siyasi-stratejik / teostratejik bir projedir. Dini bir proje olarak sunulmasının sebebi, hedef ülkelerin yerel halkından seçilen kişilerin eğitilerek gizli kiliseler kurması, ABD’nin siyasi ve kültürel faaliyetlerini içselleştirmesidir. Temel hedef; ABD’nin anılan bölgelerdeki dini demografiyi değiştirerek uzun vadede kendi jeopolitik nüfuz alanını genişletmesidir. 10/40 dini proje, küresel inanç haritasını yeniden şekillendirmeyi amaçlayan, arka planında ciddi bir finansal ve stratejik akıl barındıran küresel misyonerlik doktrinidir.
İslam’ı dünya sisteminin siyasi ve iktisadi kodlarına bağlayan ABD ve ortakları, hedefledikleri millet sistemine geçmek için millî kimliği ve millî devleti oluşturan kodları değiştirmek istemektedirler.” (Macit, 2026, s. 103)
Evanjelistler güya küreselleşmeye karşıdırlar. Ancak küreselleşmenin getirdiği fırsatları en iyi değerlendirenler yine onlardır.
Hatta kutsal kitaplardan (uydurulan) kehanetlere bile gönderme yapmaktadırlar.
Evanjelik CFR (Council on Foreign Relations)’a bağlı kiliseler özellikle geçmiş dini ve mezhebi yapıların inşa ettiği idealleri hayli aşmıştırlar.
“Bu kiliselerin günümüzdeki hedefi, dini anlamda en radikal hedeflerin ötesine geçmiş durumdadır. Öyle ki bugün ABD’nin Evanjelik-Metodist Kiliseleri tek hedefe kilitlenmişlerdir. Bu hedef Nabukadnezar’ın rüyasında ortaya çıkan beşinci imparatorluktur. Beşinci imparatorluk; 1000 yıl sürecek olan Tek Dünya Devleti’ni ve Metodist-Evanjelik Hristiyanlığı yeryüzünde tek egemen kültür ve din haline getirmeyi ifade eden bir dönemdir.” (Aytunç Altındal, Vatikan ve Tapınak Şövalyeleri, Alfa Yayınları, İstanbul 2006)
Aytunç Altındal’ın şaibeli ölümünden önce açıkladığı Evanjelik-Metodist çetenin izlerini Nadim Macit sürerek CFR adlı örgütü ve onun dünyaya yayılan uzantılarını masaya yatırmaktadır.
“Metodist-Evanjelik anlayışa atıf yapan ABD liderleri İsa Mesih’in görevini üstlendiklerini ifade etmektedirler. Evanjelist-Metodist kökenli ve inançlı kişilerce kurulmuş ve yönetilmiş olan CFR stratejisinin iki unsuru bulunmaktadır: Kültürel yabancılaştırma ve siyasetsizleştirme. Bilinenin aksine Tek Dünya / Tek Yönetim fikri CFR adıyla bilinen yarı gizli örgütün değil, Metodist-Evanjelik akımın temel fikridir. Sürekli olarak dünyada adaletsizliğin olduğunu vurgulama ve bunun üzerinden kurtarıcı rolüne bürünme fikri bu örgütün siyasi esaslarından birisidir. Böyle bir çıkarım, dünyanın tehlikeli bir sürece girdiğini telkin ederek kendi önerilerini kabul ettirme çabasına yöneliktir. CFR denilen yarı gizli örgütün amacı; dünyayı kurtarmak ve yeniden inşa etmektir. Tek Dünya / Tek Hükümetin, yani küreselleşmenin bütün kötülükleri ortadan kaldıracağına inanır. Bu onun sosyal hedefidir. Bunu yapabilmek için de önce millî bağımsızlık ve egemenliklerin CFR’ye devredilmesini ister. Bu da CFR denilen gizli örgütün üstü örtük hedefidir.
Başkalarının egemenlik haklarını elde etmenin risk taşıdığını bilen bu örgüt ve radikal dini akımlar; dünyanın yeniden yapılandırılması için dünyayı kurtarılmaya uygun hale getirmenin zorunlu olduğuna inanırlar. İsa Mesih’in kutsal görevine uygun hale getirmek için öncelikle dünyanın karışması gerekir. İnsanlığı kötülüklerden kurtarma görevi ancak böyle bir ortamda mümkün olur.” (Macit, 2026, s. 106)
Küresel yapının özünde İngiliz-Yahudi aklı var. Kapitalizmi yaratan ve Tanrı’yı kendi hizmetçisi sayan inanış… Ya da inanışlardan yararlanan fırsatçılar…
Buna göre ABD küresel bir imparatorluk kuracak, iki ayağından biri İngiltere, diğeri İsrail olacak.
Yeni dünyanın dini de Nadim Macit’e göre İncil ve Tevrat bileşimi olacaktır. Aslında bana göre de buna Kur’an’dan parçalar da ilave edip bir Furkan yaratmaktır. Bunun denemesini de FETÖ örgütü ile gerçekleştirmeye çalıştılar.
Özetle, ABD önderliğinde bir dünya ordusu kurulmak istenmektedir.
Graham Fuller’in yükselen bölgesel aktör diye konumlandırdığı Türkiye için de biçilen rol, bu küresel orduya hizmetten ibarettir.
Nadim Macit eserinde; ayrıca siyasal İslâm’ın ve cemaat rolünün yetmediğini ve buna bir milliyetçi grup desteğinin de aranması gerektiğini bu küresel yapının planladığını yazmaktadır.
Özetle, Garp cephesinde yeni bir şey yok ve milliyetçilik ile İslâm zaman zaman karşıya alınan, zaman zaman da geçen asırda İngiliz Lawrence’ların ve Herbert’lerin yaptığı gibi yanındaymış gibi değerlendirilen, içi boşaltılan kavramlar olmaya devam ediyor.
Sonuç olarak Bauman’ın baskı ya da kamudan yararlandırma yoluyla küresel yapıya entegre olmuş devletin karşısında duranları terbiye etmesi süreci yaşanıyor. Gerek milliyetçilik gerekse İslâm tarihsel misyonuna sahip olur ve yeni bir vizyon geliştirirse belki bu oyunları bozabilir. Yeni bir vizyon ve yeni bir tarihselcilik…
Kolay mı küresel yapıya karşı bir millî vizyon?











