DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 467540-3,48%
Ankara
24°

AÇIK

Lütfü Şahsuvaroğlu

Lütfü Şahsuvaroğlu

11 Mart 2022 Cuma

DİĞER YAZARLARIMIZ

ZAFER’İN ZİHİNSEL VE MATEMATİKSEL ÇÖZÜMLEMESİ uçurumdan önceki son çıkış

ZAFER’İN ZİHİNSEL VE MATEMATİKSEL ÇÖZÜMLEMESİ uçurumdan önceki son çıkış
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Cemil Meriç’in “izmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri, itibarları menşelerinden geliyor; hepsi de
Avrupalı” sözünü mal bulmuş mağribi gibi alıp kullananlar onun ideoloji çözümlemelerini tam
okumamışlardır. “İdeolojiler suni olarak imal edilmez, fertlerin bio-psikolojik köklerine, yani organik
yapılarına ve özel tecrübelerine olduğu gibi sosyo-kültürel köklerine, yani içtimai kadrolara bağlı
olarak kendilerinden doğarlar. Söylemeğe lüzum yok ki, bahsedilen ‘durum’lar fertlerin cemiyete,
kolektif düşünce ve davranış modelleri vasıtasıyla dahil edildiği durumlardır (patterned situations).”
İhtilal ve savaş gibi durumlarda ise başka ve yeni durumlar ideoloji ve ütopyayı şekillendirir
(Unpatterned situations). Demek ki ideoloji ve ütopya durumlara göre şekillenir, yeniden yorumlanır.
Ukrayna ve Rusya Savaşında tarafların ideoloji, tarih ve ütopya inşa etmelerine bu açıdan yaklaşmak
lazımdır. İdeolojiler ve ütopyalar şu unsurlarla inşa edilir: Tarih, Konjonktür, Ekonomik ve Sosyal yapı,
Siyasi ve kültürel organizasyon.
“İdeoloji devlet ve cemiyet hakkındaki bütün tasavvurları, sosyal pratiğin bütün ifadelerini kapsar.
Yabancılaşmanın sırrı, insanların kendi şuurlarını bilmeyişlerinden ve ifade edemeyişlerindendir. Şuur
kaçar, dağılır. Bu ifade edilmeyen veya bilinmeyen muhteva, yapılan ile yaşanılan ile bilinen
arasındaki mesafeyi ve çatışmayı belirtir sadece. Sosyal realite ile, insanın bu sosyal realite hakkındaki
şuuru arasındaki mesafeye çarpılış (distorsion) adını verir Mannheim.”*
Yapıp ettiklerimiz yani yaşananlar ile bilinen arasındaki mesafe açılmış görünüyor. Bu da
yabancılaşmanın sebepleri arasında en başat olanı.
Bilinen, teorik bir alan düşünün: ideolojisi, ütopyası var. Yani sosyo kültürel temellerden bir kavramsal
inşa ortaya çıkmıştır ve bu da milliyetçiliğimizin literatürünü ortaya koymaktadır. Kitabi olarak bir
bilinen çerçevemiz mevzubahistir bu anlamda.
Bu bilinen, teorik yani literatür çerçevesine baktığınızda orada İsmail Gapıralı’dan Namık Kemal’e,
Hüseyinzade’den Ziya Gökalp’e, Erol Güngör’den Galip Erdem’e, Atsız’dan Ercilasun’a zengin bir
isimler sözlüğü, külliyatlar, devasa bir kütüphane belirir; arkasında daha büyük bir digitalötesi bir
hafıza zaten oturmaktadır. O, tarihtir, kültür ve medeniyet tarihidir. Onun da arkasında mitoloji bütün
zenginliği ile, destanlar, masallar, efsanelerden örülü bir atmosfer kurup kurup değiştirmektedir
storyboard’ını… Oğuz Kağan’dan beri gelen bir arada yaşama sanatı ile Bilge Kağan kitabelerindeki
bilgiler ve buyruklar Büyük Selçuk Kurultayına ulaşıp Tuğrul Beyin rüyasını yani İstanbul’un Fethini
devlet ve cemiyet ruhu olarak nakşeder. Hoca Ahmet Yesevi’nin dergâhından alınan toprak Hacı
Bektaş’taki dut ağacının dibine erişir birden. Ve sayısız devlet ve millet adamları Büyük Atatürk’ün
“Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti bundan sonraki inkişafıyla
âtinin yüksek medeniyet ufkundan yeni bir güneş gibi doğacaktır” muştusunu ellerinde
taşımaktadırlar. Bizim Yunus bir topağacın ardından çıkarak “Sevelim Sevilelim/ Dünya kimseye
kalmaz” deyiverir.
Bu öylesine uzar ki ansiklopediler yetmez. Kısaca bu devasa kültür ve medeniyet, bu literatür, bu
kavramsal inşa yani bilinen çerçeve müşahhas bir ideoloji ve ütopya hatırlatması yapar.

Fakat dönüp yaşananlara bakılınca, yani yapıp ettiklerimize gelince bu ideoloji ve ütopyaya ait
zenginlikten pek sarfınazar edildiğine, uzaklaştığımıza şahit oluyoruz.
Türk milleti bilinen ile yapıp ettikleri yani yaşadıkları arasındaki uçurumun farkında olsa belki
şuurlanma için bir hamleye girişecek. Fakat yabancılaşma o kadar derinleşmiş ve yapıp ettikleriyle
bilinen o teorik çerçeve arasındaki uçurum o kadar derinleşmiştir ki, bu açıklığı dizilerle uçmasına
rağmen kapatamamaktadır.
Bugün milliyetçilerde yaşanan sorun budur. Türk milletinin yaşadığı yabancılaşma paralelinde bir
şuursuzluk halidir ama milliyetçilerdeki ondan hiç de geri kalır değildir. Milliyetçiler bilinen çerçeveyi
terennüm etmelerine arkalarında fon olarak bulundurmalarına rağmen bu yabancılaşmayı
körüklemektedirler. Yapıp ettikleri ile bilinen teorik çerçeve arasında uçurum milliyetçi aydında bile
derinleşmektedir.
İşte Zafer Partisi’nin ve Zafer Gençliğinin önündeki teorik birinci mesele budur. Bu uçurumu ortadan
kaldırmak.
Bilinen, teorik çerçeve yani tarih bilinci, milli şuur uyanıklığı, Türk milliyetçiliğinin kültür ve medeniyet
tarihi ile gerek toplumun gerekse milliyetçilerin yapıp ettikleri yani moral bozucu yaşantıları
arasındaki uçurumu ortadan kaldırmak.
Bu uçurum ortadan kalktığında önce bir çarpılma ve sonra kendine gelme sağlanacaktır.
Bugün Zafer kadrolarını bekleyen Türkiye, hem içte hem dışta ikili ittifaklara zorlayan bir siyasi
mütegallibe tarafından kuşatılmış bulunuyor.
Alıştırılmış çaresizlik içinde iki seçeneğe toplumumuz zorlanıyor. Üçüncü seçeneğin farkında olmak ve
Zafer’e olan ümidini bir millî refleks haline getirebilmek kolay gözükmüyor.
Fakat tarihte de öyle değil midir? Kuvva-yı Milliye’ye de başlangıçta tam tekmil inananların sayısı
elbette azdı. Başlangıçta Hz Âli, Hz Ebubekir ve Hz Hatice’den başka kaç kişi inanmıştı ki Kutlu Elçi’ye…
Hz İsa kaç kişi toplayabilmişti ilk vaazını verdiği tepeye?
Zafer kadroları o yüzden kutlu bir yola baş koymuş öncüler olarak dört temel sorunu çözecek
programa sahip olmanın şuuru içinde yukarıda özetle vurguladığım teori ile pratik arasındaki
uçurumu ortadan kaldırarak bilinen o kutlu emanete layık bir yaşantı işaret ediyor. Bilinen ile yayıp
edegeldiklerimizi birbirine örtüştürürsek, birbirine uyumlu hale getirirsek bu 4’lü sarmaldan
kurtulacağımızı ve Türk milletinin makus talihine yeneceğini düşünüyoruz.
Ekonomik kriz, sığınmacılar krizi, milli birlik krizi ve devlet krizi birbirini besleyen bir dördül sarmal
olarak hem devletimizi hem milletimizi sıkmaktadır ve gün gün bu sarmaldan kurtuluş
imkansızlaşmaktadır. İktidar ve tayin edilmiş muhalefeti bu krizi derinleştirmekten başka bir işe
yaramamaktadır.
Zafer yolcuları önder oldukları için henüz kutlu yolu idrak edemeyenlere kem nazarlarla bakmazlar.
Zira yarının Türkiyesini yani Zafer programını netice itibariyle bütün milletimizle hayata
geçireceklerinin şuurundadırlar.

O yüzden iki kutuplu gerginlikten uzağız.
Hakka, hakikate yakınız. İpek böceğinin kozasını örmesi gibi ‘ev’i örüyoruz. ‘Ev’e yabancılaşmış her iki
gerginlik veren ittifakı da reddediyoruz.
Çünkü Zafer Yolu, Türk milleti de artık kanaat getirmektedir ki, uçurumdan önceki son çıkıştır.
*Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İletişim Yayınları, İstanbul 2018, s: 300

Devamını Oku

TEMSİLDE ADALET YÖNETİMDE İSTİKRARI DA GETİRİR

TEMSİLDE ADALET YÖNETİMDE İSTİKRARI DA GETİRİR
0

BEĞENDİM

ABONE OL

2 Şubat tüm dünyada “sulak alanlar günü” olarak anılıyor. 2 Şubat 1971 tarihinde İran’ın Ramsar
kentinde dünya sulak alanlar günü dünya sulak alanlarının korunması amacıyla ülkelerin imzaladığı bir
sözleşme bulunmaktadır. Bu sözleşmeye, Türkiye 1994 yılında taraf oldu.
Sulak alanlar kapladıkları 7,9 milyon km2 alan ile dünya yüzey alanının sadece %4-6’sını
oluşturmalarına karşın, dünyadaki canlı türlerinin %40’ını, tüm hayvan türlerinin ise %12’sini
barındırmaları nedeniyle yeryüzündeki korunması en acil ve hassas bölgeleri oluşturmaktadırlar.
Ülkemizde 1960’lardan bu yana, sulak alanların yarısı ekosistem özelliklerini kaybetti. Türkiye’de
bugüne kadar toplam büyüklüğü 1,6 milyon hektar olan 1648 adet sulak alan tespit edilmiştir.
Başta iktidar olmak üzere muhalefet, akademik çevreler ve medya ülkenin stratejik ve geleceğini
ilgilendiren konularına gereken ilgiyi göstermiyor, gündelik siyasetin polemikleri arasında günlerini
geçiriyorlar. Hayatî öneme haiz sulak alanlar konusu da bu ilgisizlikten nasibini almıştır.
Türkiye iklim değişikliğinin de etkisi ile su fakiri olma yolunda hızla ilerliyor. Bu gidişatı durdurmak
üzere, sulak alanlarımızı koruyacak acil adımları vakit kaybetmeksizin atmalıyız.
İktidar uzun süredir başını kuma gömmüş deve kuşu misali halkın sorunlarını görmezden geliyor,
yokmuş gibi davranıyor, sonra çark ediyor ama iş işten geçmiş oluyor. Sorunlar kötüleşince ve krize
dönüşünce de bir suçlu icat ediyor. Suçlu genelde dış güçler ve sanal lobiler oluyor. Bu da yetmez ise
çareyi kamuya açık olması gereken verileri örtmekte buluyor.
Her yol mubah olmamalı
İktidar tükendikçe bizi de tüketiyor. İktidar ve muhalefet el ele vermişler siyasetin seviyesini
düşürüyorlar. Siyasetin dilinde, davranış tarzında ve iletişim tercihlerinde ciddi bir seviye kaybı
yaşanıyor. Siyasi malzeme olmayı hak etmeyen basit konular, ülkenin büyük problemlerinin önüne
geçiyor veya o basit konuların büyük meselelerin önüne geçmesi için titiz bir strateji ve algı
operasyonları uygulanıyor. Çocuklar bile oy için kullanılıyor, muhaliflere kürsüden sövdürülüyor.
Diyeceğimiz çocukları rahat bırakın onlara yazık etmeyin ruhlarını kirletmeyin.
Siyaset maalesef çocuk istismarına kadar giden bir yozlaşma yaşadığı gibi siyaset adına devletin
çarkları değiştiriliyor, kurumların verileri siyaset adına karartılıyor.
Merkez Bankası’nın swap verilerinin saklanmasını, sağlık bakanlığın günlük olarak yayınladığı verilerin
sınıflandırmasın birkaç kez değiştirmesini ve tüik ’in rutin olarak her yıl açıkladığı ölüm istatistiklerini
yayımlamasını bu örtmeye örnek verebiliriz. bu örneklere her gün yenisi ekleniyor. Son olarak da
enerji piyasaları işletme a.ş. (epiaş) doğal gaz stok verilerinin yayımlanmasını durdurdu. BDDK, kur
korumalı mevduat (kkm) hesabı ile ilgileri verileri yayınlamıyor. Tüm hayati verilerimiz bilinçli bir
karartma altında. Buna sığınmacı sayısı ve vatandaşlık verilen Suriyeliler ile ilgili karartma da ilave
edilmeli. Resmi gazetede vatandaşlık verilenlerin isimleri bile artık yayınlanmıyor.

İktidar farkında mı bilemiyoruz ama verilerin saklanmasının kendilerine hiçbir faydası yok. Tam tersi
daha fazla söylenti ve fısıltı yayılıyor, toplum doğru bilgiden mahrum kalıyor ve devlete olan güveni
sarsılıyor.
Elektrik ve doğal faturaları başta olmak üzere gıda fiyatları fakir fukaranın canını yakarken her hafta
ekonomide yeni bir model ortaya atılıyor, bakanlar ve merkez bankası başkanları değiştiriliyor ama
enflasyon ve kur düşmüyor. Bu seferde TÜİK başkanını görevden alarak suçu kuruma yıkmaya
çalışıyorlar. Her şey kötüye giderken politika faizini önemsizleştirdik diyen, dolarizasyonu teşvik eden
ekonomi yönetiminin “liralaşma stratejisi”nin de hiçbir işe yaramayacağı tüm ekonomistlerce ifade
edilmektir.
Devlette karartma ve rakamlarla oynama devleti bitirir
Hiçbir demokratik ülkede verilerin karartılması mevzubahis olamaz. Halkın, devletin bütün
kurumlarındaki olan bitenden haberi olması icap eder. Resmi gazetede vatandaşlık verilenler
yayınlanırdı, yayınlanmıyor. Halkımızda TÜİK verileri üzerinde derin bir kuşku var, bundan sonra da
hiçbir şekilde güvenilmeyeceğini düşünüyor. Hemen her alanda rakamlar ya saptırılmış ya karartılmış.
Böyle demokrasi olmaz.
Ekonomiden sosyal politikalara, dış politikadan güvenlik meselelerine kadar devlet çarkının doğru
dürüst işlemediği kanaati milletimizde hâkim bir görüş halinde.
Millet, devlette bir zafiyetin olduğunu yapılan kamuoyu araştırmalarında dile getiriyor.
Türk milleti devletini geri istiyor.
Alıştırılmış çaresizlik zincirlerini kırmak isteyen Türk milletinin önünde artık başka seçenekler de var.
Ümitvar olması için devleti düzene sokacak bir programa ve kadroya sahip bulunan elbette ki başka
seçenekler bulacaktır Türk milleti.
Sadece devleti güçlendirecek milli bir iktidar vaadi yetmez; aynı zamanda demokratikleşmenin
önündeki engellerle de mücadele stratejisi ortaya koyuyor.
İşte bunların başında seçim sisteminin değiştirilmesi taleplerine öncülük etmesi geliyor.
Türk milleti, milli yapıyı cepheleştiren ve partileri ittifaklara mecbur bırakan seçim sisteminden
rahatsızdır. Ya cumhurdan olacaksın ya milletten deniyor. 1980 öncesi sokakta insanların yolunu
çevirip ‘sağcı mısın solcu mu?’ diye sorulmasından bunun ne farkı var. Bu yüzden çoğulcu demokrasi
için, temsilde adalet için seçim barajının kalkmasını ve millî bakiye sistemini istiyoruz. Mevcut
sistemde oylar boşa gidiyor. Hatta haksız yere başka partiye yazılıyor. Temsilde adalet olmazsa
yönetimde istikrar da olmaz. Bu ucube sistemden hemen milli bakiye sistemine geçilmelidir.
Millî Bakiye sistemi niçin gereklidir?
Milli Bakiye ya da ulusal artık sistemi 1965 seçimlerinde uygulandı.
Vatandaşın kullandığı her bir oy bu sistemde değerlendirilmektedir. Ötesi; önceden bilinen bu gerçek
ışığında oyların maniplasyonu söz konusu olmamaktadır.

Gelmiş geçmiş en demokratik seçim sistemidir. Bütün partilerin aldığı oy değerlendirilmiş ve her oyun
hakkı verilmiştir.
1965 milletvekili ve 1966 senato seçimlerinde uygulanmış, sonrasında bir daha denenmemiştir.
Türkiye İşçi Partisini meclise sokan sistem olmakla damgalanmış, adeta Türkiye’nin yönetimde
istikrarsızlığa duçar olacağına dair korkuların ve vehimlerin tetiklemesiyle bundan vazgeçme milli
beka sorunu olarak ortaya konmuştur. Temsilde adalet prensibini en kesin şekilde yansıtan bir
sistemdir.
Malum temsilde adalet ve yönetimde istikrar kavramları seçim sistemleri masaya yatırılırken temel iki
ilke olarak tebellür eder. Demokrasi için sandık önemlidir ve sandık için de iki hedef var:
TEMSİLDE ADALET, YÖNETİMDE İSTİKRAR.
Fakat genellikle yönetimde istikrar ağır basar ve temsilde adalet ikinci planda kalır.
Hatta giderek temsilde adaletin hiçbir hükmü kalmaz.
Zaten liderlerin iki dudağı arasındaki bir sistem demokrasimize musallat olmuş ve meclisi
itibarsızlaştırmıştır.
Bu sistemde toplam geçerli oy sayısı milletvekili sayısına bölünür. Bu rakam alınan oylara göre
milletvekili sayısını ortaya koyar. İlgili seçim çevresinde milletvekili çıkarmasa da herhangi bir partinin
aldığı artık oy başka bir seçim çevresine aktarılabiliyordu bu sistemde. Dolayısıyla genelde alınan oy
ile bazı küçük partiler milletvekili çıkaramaz duruma gelmiyordu.
Bu sistem, 2011 seçimlerinde uygulansaydı mesela;
Adalet ve Kalkınma Partisi 275 milletvekili çıkarabilecekti. Oysa 327 çıkardı.
CHP 143 çıkaracaktı, oysa 135 çıkardı.
MHP 72 çıkaracaktı, oysa 53 çıkardı.
Bağımsız 35, SP 7, HAS 4, BBP 4, HEP 2, DSP 1, DYP 1, TKP 1, MP 1
Görüldüğü gibi hemen her görüşe yer verilecek ve gizli koalisyonlara lüzum kalmayacaktı.
Mesela BBP belki de tek bir vekil çıkarmak için her şeyinden feragat ederek iktidara yaslanmayacak ve
bağımsız fikirleriyle hareket edebilecek üstelik de bir değil 4 milletvekili çıkarabilecekti.
Belki de millî bakiye sisteminin bu sonucu ortaya koyacağı bilgisiyle semen üzerindeki sosyo-psikolojik
baskı da ortadan kalkacak, muhtemelen 4’ün de üzerine çıkabilecekti. Bu elbette ki HASPARTİ için de
böyleydi, diğer partiler için de…
Güçlü hükümetler kurulmasını önlediği, yönetimde istikrar ilkesine uymadığı tezleri ileri sürülse de
adaletin tecellisinde ve demokrasinin kalbi meclisin teşekkülünde millî bakiye sistemi yapıcı bir rol
üstlenmektedir. Gerçekte mevcut seçim sistemi antidemokratiktir ve birinci partiye gereğinden fazla
vekil çıkartarak güç travmasına yol açmaktadır. Ayrıca partiler doğal yapısını fikirlerini bir kenara

koyarak gizli koalisyonlara evrilmekte, farklı kesimlerden insanları bünyesine katarak demokratik bir
işleyişin sulandırılmasına sebebiyet vermektedir.
Karen Horney, ÇAĞIMIZIN TEDİRGİN İNSANI eserinde:
“Boyun eğme tavrı sevilme yolu ile güvenliğe erişme halidir. güvenlik duygusu ile bu mutlak itaate
evrilir. bu kişilerde endişe o derece şiddetli, sevildiğine inanmama duygusu o kadar güçlüdür ki,
sevgi yolu büsbütün tıkanmıştır.”( s 103) demektedir.
Kendi kaderini belirlemede sınırsız bir gücü olduğu duygusu ile tam bir güçsüzlük duygusu arasında
bocalayan siyasi insan boyun eğerek bir sevgi ve güvenlik ortamına kavuşacağını umar. Fetö
metodolojisi bu vehimden istifade etme sanatıdır. Bu metodolojiyi kullanan teorik olarak fetöcüdür.
‘Boyun eğen yönetir’ kuralı değişmeli
Boyun eğme davranışı gösterenlerde temel ilke şudur:
Boyun eğersem kimse bana kötülük edemez.
Bugünkü siyasamız bu cendereye sıkışmıştır.
Dolayısıyla seçim sistemini değiştirerek biraz olsun demokrasiyi daha işler hale getirebiliriz.
Milli bakiye sistemi gelmiş geçmiş en iyi seçim sistemlerimiz arasındadır.
Milli bakiye ne için gerekli: adalet için. mevcut seçim sisteminin adil olmadığı ortada… meclisin
itibarındaki gerileme de bu açıdan değerlendirilebilir.
Demokrasi niye işlemiyor? halkın oyu çöpe gidiyor da ondan.
Yıllardan beri:
Temsilde adalet
Yönetimde istikrar
Dengesi adaleti perdeleyip istikrarı öne geçirdi. Temsilde adalet olmadığı için oylarımız sömürüldü.
Kul hakkı yendi. Temsilde adalet için milli bakiye sistemi çözüm olabilir.
Oy çalma kul hakkına girer. Temsilde adalet yönetimde istikrarı da sağlar. Milli bakiye sistemine
geçilmeli ve her oy yerini bulmalı.
Milli bakiye sistemi olsaydı her oyun hakkı meclise yansıyacaktı.
Temsilde adalet olmayınca yönetimde istikrar kılıfında milletin tercihlerini istismar kolaylaştı ve denge
bozuldu.
Adalet ortadan kalkınca istikrar her türlü sömürünün bahanesi oldu.
Meclis milli bakiye kararı almalı ve itibarını geliştirmeli.

Temsilde adalet olmadığı zaman yönetimde istikrar tek adam rejimini geliştirdi. Mevcut sistemde
oylar boşa gidiyor. Hatta haksız yere başka partiye yazılıyor.
Temsilde adalet olmazsa yönetimde istikrar istismar edilebiliyor. Bu ucube sistemden vazgeçip milli
bakiye sistemine geçmeliyiz ve her türlü soyguna son vermeliyiz. Oy gaspı en büyük haksızlıktır. Zira
başka haksızlıkları davet etmektedir.
Vatandaş oy veriyor; o oy başka partiye yazılıyor ve başka partiden milletvekili çıkarıyor. Bu adalet
mi?
Bu kul hakkının gaspı değil mi? Temsilde adalet istiyoruz. Temsilde adalet olmadan yıllar boyu
yönetimde istikrar perdesi arkasında demokrasi oyunu oynandı, gerçek demokrasi rafa kalktı.
Her oy değerlidir
Türkiye demokrasisi 1966’dan bu yana hep geriye gitmiştir.
Biz diyoruz ki, seçim sisteminde yapılacak böyle bir değişiklik, bugünkü gerginliği biraz olsun
hafifletecek; çoğulculuğu temin edip seçmenin iradesinin tam yansımasına zemin hazırlayacak ve
toplumdaki bezginliği, yılgınlığı, rejime olan güvensizliği ortadan kaldıracak bir kapı açacaktır.
Aslında bu sistem değişikliği iktidar partisi için de hayırlı olacaktır. Çoğulculuğu temin rolünün bir
getirisi olarak muhalefetin cephe oluşturmasını da gereksiz kılacağı için ilanihaye sürdürülemeyecek
olan gerginlikten, korku ve vehim telaşından daha da önemlisi fetö metodolojisinden kurtulmuş
olacaktır. Sevgisiz, mutlak itaate dayanan boyun eğme nevrotik halinden kurtulan geniş kitleler de
özgürlüğe kavuşacaklardır.
Türk milleti elbette yakın tarihten ders çıkarmasını bilecektir. Çünkü yanlış tercihlerin hayatını ne
kadar etkilediğinin farkındadır.
Nitekim gerek cumhur ittifakına gerek millet ittifakına güvenini kaybeden seçmen yüzde yirmileri
aşkın oranda kararlı kararsızlar profili çizmektedir. Biz diyoruz ki, milletimizin feraseti, devletinin
zafiyet içine çekildiğine dair kanaatini değiştirecek ve devletin çıkan çivisini yerine yerleştirecek siyasi
kadroları seçmesini bilecektir. Türk milletine hezimet değil zafer yaraşır.

Devamını Oku

100. Yılında Cemil Meriç: Deneme, Tenkîd ve Tercüme Hocasının Anatomisi

100. Yılında Cemil Meriç: Deneme, Tenkîd ve Tercüme Hocasının Anatomisi
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Cemil Meriç yüz yaşında.

1916’da doğduğuna göre 2016 yılında yüz yaşını devirdi.

Aramızdan ayrılalı hayli oldu ama eserleriyle yaşamayı sürdürüyor.

1970’li yıllardaki gençliğin sığındığı bir limandı Cemil Meriç. İdeolojiler çağında ideolojiden kaçmak isteyen genlerin cesaretle sığındığı bir liman.

1974 yılında yayınlanan Bu Ülke, ilk defa sarstı kompartımanlara ayrılmış ve fakat fikir hürriyeti ile yoğrulmuş, aşkın bir tabiate her zaman adanmayı arzulamış gençliğin dimağını…

“İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri itibarları menşelerinden geliyor, hepsi de Avrupalı.” Cümlesi sloganlarla kendisini ifade etmeye çalışan her kültürel tabanın haykırmak istediği yeni ama farklı bir slogan gibiydi.

Eski Yunan öğretilerini gençliğe aktaran ilk entellektüeller gibi karşımızda duruyordu:

“(Sofist) mor bir kaftan giymişti ozanlar gibi, ama eski destanları değil, kendi yazdığı nutukları okuyordu. Aynı adamı daha dostça toplantılarda, ilmî ve sosyal konular üzerinde konuşurken görüyoruz. Asrın son otuz yılında ortaya çıkan eğitim devrimi de onun eseri. O zamana kadar gençliğin bütün kültürü okuma, yazma ve hesaptan ibaretti; bunlara müzikle jimnastiği ve sonraları resmi de ekleyebiliriz. Ne var ki siyasi hayatın icaplarına, gelişen fikrî hayatın ihtiyaçlarına yetmiyordu bu. Günümüzün liselerine ve yüksek okullarına benziyen herhangi bir müessese de yoktu eski Yunan’da. Bu boşluğu doldurmak lazımdı, olgun ve şuurlu bir avuç insan hocalığa adadı kendini; şehirden şehre gidiyor, topladıkları gençlere ders veriyorlardı, şiirlerin yorumunu ve eleştirisini, gramer inceliklerini, metafiziğin ana sorunlarını onlardan öğreniyordu. Ama sofistelerin asıl amacı, gençleri pratik ve sosyal hayata hazırlamaktı.” (Mağaradakiler, 1978, s. 339)

Her hafta İstanbul’a gider ve gözlerini kaybetmiş bu günümüz filozofunun Göztepe’deki evinde haftalık feyzimizi fikir dağarcığımıza yerleştirir, Ankara’ya dönerdim.

Zaman zaman da Edebiyat Fakültesinden arkadaşlara ricacı olurduk, hocamıza kitap okumaları için. Ne yazık ki uzun süre dayanamazlardı bu vazifeye. Neden? Çünkü her okumada arada sorduğu sorular gençleri bunaltırdı.

1970’li yılların gençliği olarak izmlerin idrakimize giydirilen deli gömlekleri olduğunu biliyorduk. Hiçbir ideolojinin ışığından zerre-i miskal yararlanmamışlar da onun izmleri eleştirmesine mal bulmuş mağrubu gibi sarılmışlardı lakin… Bizim Bu Ülke’ye sarılmamız sadece bu sloganik cümle için değildi. Çünkü başka bir yerde de Hocamız, bu cümlesiyle kendisini zihni çözümlemenin dışında tutma çabasını eleştirmişti. Ucu bucağı görülmeyen bir okyanusta giden bir gemiydik. Geminin rotasını bulabilmesi için ne lazımdı? Elbette ki pusula… Pusula olmadan rotamızı bulamazdık. İşte o pusula ideolojiden başkası değildi.

Cemil Meriç’i doğru okumak icap etmez miydi?

 

ESKİ YUNAN SOFİSTLERİ GİBİ BİR FARKLI HOCA

Cemil Meriç de tıpkı eski Yunan sofistleri gibi bir rol üstlenmişe benziyor.bu rolü ona gençlik mi yükledi yoksa kendisi yazıp çizdikleriyle evine gelen gençlerle yaptığı o sofistlerin derslerine benzer sohbetlerle o mu bunu inşa etti bugün tartışmalı bir tarafıdır olayın ama çerçevesini çizdiği, kendince tanımladığı o eski Yunan sofistlerinin fonksiyonunu yürüttüğü gün gibi ortada.

Sofistler, Batı’daki akademyanın temellerini attılar ama aynı zamanda entellektüellerin de atası idiler. Entellektüalizm ile intelejansiya bileşkesi şahsiyetlerinde temerküz ediyordu. Herhangi bir disipline bağlı değillerdi ama disiplinlerin de yaratıcısı oldular.

Zamanımızın hocalarına benzemiyorlardı. Cemil Meriç de zamanımızın hocalarına benzemiyordu ama hocaydı. Tek başına bir üniversite gibi.

Gençliğin legal monoton alışageldik lise ve yüksek okul tedrisatının ötesinde her ilmin kilitlerini açan bir maymuncuk rolü ifa eden bir merkez haline gelmişti gidereak Cemil Meriç Göztepe’deki evinin kütüphane salonunda.

“Sofist, zamanımızın hocalarına benzemez, devletle hiçbir münasebeti yoktur, kendini belli bir ihtisasa da hapsedemez. Çağının bütün ilimlerini kucaklamalıdır; hatip ve yazar olarak da binbir güçlükle karşı karşıyadır. Başarı kazanmak iin her tartışmayı göze almak, rakiplerini altetmek zorundadır, bizim gazeteciler gibi. Bir kelimeyle beşinci asırda sofist, yarı hoca yarı gazetecidir.”

Hem gaceteci hem hoca olmak kolay mı? Yeni fikirlere açık olmak, bitmekte olan düzenin değil yaklaşmak olan ufukların sözcülüğünü yapmak ya da ona soyunmak gereklidir.

 

ÜSLUP VE KONU ZENGİNLİĞİ

Cemil Meriç bize eski yerine yeni şeyler söyleyen beşinci asır sofistleri gibi yaklaştı ve biz de ona Sokrat’ın öğrencileri gibi…

Kelime onların silahıydı, Cemil Meriç de kelime virtüözü olarak bize yeni ufukların yeni kelimeleriyle yaklaştı.

Bu Ülke en çarpıcı bir şekilde sloganla donanmış sloğanla büyümüş gençliğe yine slogana benzer ama onu yıkma iddiasında bir söylem çerçevesi hazırlamıştı.

“İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri itibarları menşelerinden geliyor, hepsi de Avrupalı..”

Nasıl sarmalamaz bir sloganla devrimci, bir sloganla Müslüman, bir sloganla milliyetçi Türkiye’yi kuracağını zannedenleri?

Nesir şiir halinde bir örgü ve özlü söz dağarcığıyla zaten az okuyan beyinlerde ufuk açıcı bir rol üstlenmiş oldu.

Ortaya bir Cemil Meriç üslubu çıktı böylece.

Slogan mı, şiir mi diye tartışabileceğimiz bir kolay okunur nesir üslubuyla zor meseleler çöçümlenebiliyordu.

Daha doğrusu çözümlenmiyor fakat üstü çizilebiliyor, kolayca devreden çıkarılabiliyor, ya da yeni şeylerle takviye ediliyordu. Yeni şeyler yani yeni renklerle, şekillerle..

Bu anlamda yaz-boz tahtasını andırıyordu.

Kolayca silinebilen kolayca üzerine resim ve/veya yazı yazilabilen digital tahtalara benziyordu bu yaz boz tahtası…

Hangi meraklı bebek ya da çocuk hoşlanmazdı böyle bir faaliyetten?

Kreşteki faaliyet dersleri gibiydi yapıp ettiğimiz..

Hiçbir şeyi, konuyu, meseleyi, davayı, ideolojiyi, projeyi, kavramı, yazarı vs hitama erdirmek tam anlamıyla çözümlemek derdest edip bir köşeye kaldırmak gerekmezdi.

İbn Haldun’dan Thomas Hobbes’a, Yaşar Kemal’den Namık Kemal’e, Dündar Taşer’den Attila İlhan’a, sofistlerden ülkücülere, nurculara ve bilcümle meydandakilere farklı eleştirel ama elini taşın altına koyan aydın sorumluluğu ile yaklaşımları ondan öğrendik.

 

HAYATI VE ESERİNİN KAYNAKLANDIĞI İKLİM

“Hatay’da Müslüman Arapların ortasında Fransız kültürüyle yetişmişti. Bu özelliği Türkiye’nin başka hiçbir bölgesinde bulamayız. Hicret rüzgarlarının Rumeli’den Hatay’a sürüklediği bir aileden geliyordu. Çevresindekilere benzemiyordu. Garipti, başka idi peki ama bu başkalık bu gariplik ne idi acaba?”

Kızının bile garip diye nitelendirdiği adamın hayatı nasıldı acaba?

Herhangi bir Hatay civarında yine Fransız kültürüyle yetişmiş başka bir adam bizi ne derece ilgilendirirdi ki?

Cemil Meriç’in bizi ilgilendirmesinde başka saikler olsa gerektir.

“Muhteşem bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isterdim” sözünü hatırlıyor ve oradan hayatını yorumlamaya başlıyor Ümit Meriç.

Cemil Meriç’in babası Osmanlı son dönem kadılarından Mahmut Niyazi Bey. Cemil Meri de oğluna bu yüzden Mahmut ismini vermiş olsa gerektir. Mahmut Niyazi Beyin babası Kaymak Ahmed Efendi tüccar. İki oğlu var birisi hukukçu hakim Mahmut Niyazi Bey diğeri yine Hatay’da Kolağası

Babasının dedesi ise Hafız İdris Efendi Demetoka’da(Şimdi Yunanistan sınırları iiinde) müftülük yapmış bir zat. Hatay’a gelmeden babası Mahmut Niyazi Bey yine Dimetoka’da kadılık görevinde bulunmuş.

Cemil Meriç’in iki ablası var. Zehra ve Nadide. Annesinin adı ise Zeynep Ziynet Hanım.

Savaş nedeniyle aile Dimetoka’dan önce Edirne’ye sonra Tırnova’ya göç ediyorlar.

Bulgarların Tırnova’yı basması üzerine apar topar trenle yanların birinde ecdad yadigarı Kur’an olmak üzere ik bohça ile İstanbul’a göçüyorlar. İstasyonda ağlayan kimsesiz bir kız çocuğunu, Naciye’yi de alarak..

Kolağası kardeşiyle birlikte Mahmut Niyazi Bey de şimdi Suriye sınırları içinde olan Kefertharim’de mahkeme azalığı görevine başlar.

Mahkeme azalığından eşraftan bir zatı kayırması teklifini reddettiği için istifa eden Niyazi Bey Ziraat Bankası Reyhaniye Şubesinde çalışmaya başlar.

Cemil Meriç işte bu Reyhaniye’de doğar. 12 Aralık 1916.

Daha dört yaşında iken okumaya başlayan küçük Cemil, o yaşlarda miyop olur ve gözlük takmaya başlar.

Cemil Meriç diğer öğrenciler arasında işte bu gözlüğünden dolayı hep dışlandığını hissetmiştir.

1920 1936 yılları Hatay’ın Fransızlar tarafından yönetildiği yıllardır

Antakya’ya taşınan Meriç ailesi gözlüklü Cemil’e Habibinneccar İlkokuluna yazdırırlar.

Anne hasta, baba nikbin ve hayata küsmüş eski bir yargıç. Cemil Meriç de o yılları pek bulanık görmektedir.

Hasta ve silik mızmız bir anne ve az konuşan bir baba tarifiyle çocukluk yıllarının çerçevesini çizer Cemil Meriç.

Kendisini bu yüzden küçük Cemil deitilmiş ve kakılmış addeder.

“12 Aralık’ta doğan çocuk itilmiş, kakılmış, düşman bir dünyada dostsuz büyümüş. Daima başka, daima yabancı. Hasta bir gurur. Pencerelerini dış dünyaya kapayan bir ruh. Düşman bir çevrede ister istemez kitaplara kaçıyorum. Yani düşünceye ve edebiyata hür bir tercih sonunda yönelmiyorum. Yaşamak için kendime bir dünya inşa etmek zorundayım.”

Sadece böyle bir psikoloji tek başına her çocuğu düşünce adamı yapmaz elbette.

Cemil Meriç’in o hayata küskün babası akşamları evinde çocuklarına kitap okuyan bir babadır.

Amcasının kitaplığı da dürter genç dimağı… Ablası Zehra fenni terbiye ve ruhiyat gibi konularla haşır neşir.

Kitaplara sığınan Cemil Meriç’in ilk okumaları Türkçü ve dilde sadeleşmeci Mehmet Emin Yurdakul’un Türk Sazı adlı şiir kitabı..

Benim de çocukluğumun kütüphanesindeki baş eserler biri oydu.

Unutma ki şairleri haykırmayan bir millet

Sevenleri toprak olmuş öksüz çocuk gibidir

Zaman ona kan damlayan dişlerini gösterir

Yıllar sonra oğlum Eren’in de üç yaşlarında ezberleyip her yerde okuduğu şiir bu…

“Bağıra çağıra okuduğum o manzumeler edebiyat dünyasında ilk kılavuzum olacaktır” diyor Cemil Meriç.

Ben de, oğlum da bağıra çağıra okuduk o manzumeleri…

1923 yılında tekrar Reyhanlı’ya döner aile…

Okul yıllarını anlatırken daha sonraki kitaplar ve kavramlar arasında gezinen üstad Cemil Meriç’in çekirdeğinin ruşeym halini görüyoruz.

Hocalar, ellerindeki kitaplar, o kitapların işaret etitği düşünce ufukları…

Namık Kemal’in Akif Bey ve Cezmi’si, hat hocasının elinde gördüğü İlyas Efendi’nin Musahebat-ı Ahlakiye, Satı Beyin Fenni Terbiye Dersleri

Sonra Alexandre Dumas’nın Saray ve Entrikaları… Xavier de Montepin’den Simon ve Mari.. sonra Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı…

Ben de ortaokul ikinci sınıfında iken Türkçe hocamızın verdiği yaz ödevi nedeniyle Suç ve Ceza ile tanışmıştım. Bir yerli bir yabancı romanın özetini çıkarma işiydi yaz ödevimiz. Kemal Bilbaşar’ın Cemo’su yeni çıkmıştı Türkçe roman olarak onu seçtim. Olacaksa yabancı roman elbette en iyisi olmalı: o da Suç ve Ceza idi elbet.

Sonra Antakya’da akrabalarının evinde okumalar.

Sefiller Cemil Meriç’in hayatında çok önemli bir yere sahip. Göztepe’deki evinde ziyaret ettiğimizde Hugo’dan sıklıkla bahsettiğini hatırlıyorum hocamızın.

1923’te başladığı Rüşdiye’yi bitirdiğinde sistem yenilenmiş ve Cemil Meriç bir yıl kaybederek ilkokulu bitirmişti. 1928  yılında Antakya’da Sultani’ye (Lycee d’Antioche yani Antakya Lisesi)yazıldı. Daha 17 yaşında iken Yenigün gazetesinde ilk makalesi yayınlandı. Geç Kalmış Bir Muhasebe…

Liseyi bitirirken de yine sistem değişikliğinden yıl kaybetti.

1936 yılında İstanbul’a gitti. Yarım kalan lise eğitimine Pernevniyal’de devam eden Cemil Meriç, İstanbul’da tutunamadı ve İskenderun’a rücu etti. Bir köy okulunda öğretmenliğe başladı.

Tercüme bürosunda reis muavinliği, bazı okullarda öğretmenlik yaptı. Nahiye müdürlüğü görevinde bulundu kısa da olsa…

1938 yılında Hatay’da bağımsız Cumhuriyet kuruldu. Bu cumhuriyet 1939 yılında malum Türkiye’ye iltihak etti. İşte Cemil Meriç o yıllarda bu hükümeti düşürmek suçundan içerde de yattı.

O yıllarda Nazım Hikmet’le de tanışık olan Cemil Meriç hızlı bir sosyalist genç idi.

İki ay tutuklu kaldıktan sonra beraat eden Cemil meriç tekrar İstanbul’a koştu.

Hem yabancı dil eğitimini ilerletti, hem de duruldu. Evlendi. Fevziye Hanım’ı ben de yakından tanımıştım Göztepe’deki evde.

Aksayan ayağına rağmen bizlere çay ve pasta ikramı yapmaktan geri durmazdı.

1905 Beyrut doğumlu olan Fevziye hanım 1983 yılında vefat etti.

 

HAYATTAN ESERE

Kendisinden yaşça hayli küçük olan Cemil Meriç’e sadece eş olmadı Fevziye Hanım; bu ele avuca sığmaz karakterin bütün sızlanmalarına katlandı ve sanki ona annelik vazifesini de yerine getirdi.

1941 yılında İnsan mecmuasında yayınlanan yazısı ile İstanbul’daki yazı hayatına başlayan Cemil Meriç ertesi yıl Fevziye Hanımla evlenmiş ve ardından Elazığ’a Fransızca öğretmeni olarak tayin edilmişti.

Bu yıllar tercümede yoğunlaştığı yıllardır ve ilk kitap tercümesi Balzac’ın Altın Gözlü Kız’ıdır. Cemil Meriç sadece çeviri yapmamış kitabın başına mükemmel bir Balzac analizi yerleştirmiştir.

Yine bir savaş sonrasıdır, İkinci Dünya Savaşı bitmiş ama Cemil Meriç’in ruhundaki ve beynindeki savaş bitmemiştir; İstanbul’a göç eder tekrar. Bundan sonra artık İstanbul ludur. Mahmut ve Ümit doğar peşpeşe 1945 ve 1946

İstanbul Üniversitesinde Fransızca okutman olarak yeni görevine başlar.

Gözleri giderek ferini yitirdi ve tam bir dergi çıkarmaya hazırlandığında tamamen kapandı. Derginin adını bile koymuştu: Avrasya.

Paris’te birok göz ameliyatı oldu ve hiçbiri olumlu neticelenmedi. Cemil Meriç bu lüzumsuz ameliyatladan kahırla bahseder.

Dış gözlerini kapatıp iç gözlerini açmasıyla Cemil Meriç eserlerini birer birer okuyucusuna kavuşturdu. Dış gözlerini kapatıp iç gözlerini açtı tabiri Necip Fazıl Kısakürek’e ait bir tanımlama…

1964 Hind Edebiyatı: Demek ki Cemil Meriç’in doğuya yönelmesi daha yazarlığının ilk dönemlerine ait bir heyecandır. Işık Doğudan Gelir gerçi ok sonraları yayınlandı ama Hind Edebiyatı, Upanişadlar,Tagor fikrî ufkunun köşelerini şekillendirmiş olmalıydı.

1967 Saint Simon İlk Sosyolog – İlk Sosyalist kitabı yayımlandı ve bir doğudan bir batıdan dokundurdu kuracağı fikriyatına dair…

1974 yılına kadar yeniden pişirdi hamurunu…

Bu Ülke basıldı önce, ardından Umrandan Uygarlığa…

1974 ve sonrası gençliğin köşe kapmaca oynadığı je ideolojik mücadelelerin kızıştığı yıllardı.

“İzmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri; itibarları menşelerinden geliyor, hepsi de Avrupalı”

Sloganlarla yoğrulan ve yorulan her çeşit ideolojik gençlik kesimlerinden akıllı uslu dimağları sarstı. Kendine getirdi. Fakat sloganlar yeni sloganik bir fikri çerçeveye mi avdet ediyordu?

Cemil Meriç her yazdığı ile şaşırttı okuyucusunu. Okuyucu her yeni kitabını merakla bekledi.

Bir yandan da Hisar dergisinde başyazıları çıkıyordu.

Mağaradakiler çıktı 1978’de…

Ortalık daha bir kızışmıştı ve herkes mağarasından çıkmaya korkuyordu.

Bu yeni kitapla genç okuyucuları sadece emperyalizmin yeni tariflerine muttali olmuyorlar, çok okunan meşhur romancıların ve düşünce adamlarının ipliğinin nasıl phazara çıktığına tanıklık ediyorlardı.

Cemil Meriç hem kendilerinden biriydi, hem değildi. Bütün kompartımanlardaki heyecan duyan nesiller onda farklı yanlarını keşfetmeye başladılar.

İhtilal şafağı sökerken 1980 yılında Kırk Ambar çıktı. Ne ararsan vardı, derde devadan gayrı… İç kapakta yazdığı gibi…

Derde devam şeylerdi aslında yazdıkları…

Mağaradakiler’de bütün Batı fikriyatı yepyeni bir eleştirel gözle değerlendiriliyor; mağaranın içi ve dışında bulunan ne kadar kalem erbabı varsa masaya yatırılıyor ameliyat ediliyordu. Emperyalizm, hürriyet, anarşi, türkoloji, roman, Orta Doğu, enktellektüel, intelejansiya ve birçok kavram ve onlar etrafında yazılmış ne kadar önemli eser ve yazarı varsa didik didik ediliyordu. Özellikle Yaşar Kemal hiç karşılaşmadığı bir tenkitle karşılaşmıştı.

Artık kalem oynatanlar dikkatli olacaklardı zira Türk elmeştirmenliği bir üstada sahipti.

Yeni kitabı da heyecanla beklendi ve pek tuttu. Mağaradakiler’İin bir devamı gibiydi.

Roman sanatı daha ihatalı ele alınmıştı. Bizde ve dünyada…

Sonra edebiyat tarihi.. Aslında o bir tenkit tarihi metodolojisi geliştirme peşindeydi.

Marksizm, liberalizm, anarşizm, sosyalizmler, ve mühim kalemler bu yeni eleştiri tekniğinden nasibini aldılar.

1981’de Bir Facianın Hikayesi çıktı. 1984’de ise Işık Doğudan Gelir…

1985’de onu tamamlayan Kültürden İrfana geldi…

Gençlik 12 Eylül zindanlarından çıkmaya başlamış ve bu eserleri baştacı yapmıştı.

Bu son eseri oldu. 1987 yılında Hakkın rahmetine kavuştu.

 

ÜÇ CEMİL MERİÇ

Cemil Meriç’te üç tabiat ve üç meslek bulunmaktadır.

Bunlardan birincisi elbette edebiyatımıza farklı bir üslup ve konu irdelemesi tekniği kazandıran denemeciliğidir. Türk fikir ve edebiyat hayatında denemede bir numaraya elbette onu kondurabiliriz.

Birinci mesleği böylece deneme yazarlığı olan Cemil Meriç’in nesri şiir gibi yontması dikkati çekmektedir.

İkinci mesleği ve tabiatı tenkitciliğidir. O bir münekkiddir. Eleştirmenlik, münekkitlik pek gelişmemiştir fikir ve edebiyat dünyamızda. Cemil meriç’in bütün yazdığı kitaplar hep o bir kitabın inşaası için harcanan çabalar, girişilen denemelerdir. Yazmak istediği kitap aslında Tenkidin Tarihi’dir. Bütüncül bir eser vücuda getiremese de Bu Ülke’den Umrandan Uygarlığa’ya, Kırk Ambar’dan Mağaradakiler ve oradan Kültürden İrfana’ya  kadar bütün yazdıkları tenkitten ibarettir.

Tenkit ve kitap tanıtımıdır yapıp ettikleri aslında. Kitap tanıtımı yazarker ister istemez yazarlar arasında yatay dikey ve çapraz değerlendirmelere kendine mahsus göndermelere başvurmaktadır. Henüz internet tekniğinin online sisteminin bulunmadığı bir zamanda isimler, eserler ve konular arasında çoklu analizler mevzubahistir.

Üçüncü mesleği ise asıl mesleğidir. Başlangıç mesleği..  Öğretmenlik ve mütercimlik…

Cemil Meriç’in üç tabiatı ve ehliyeti varsa bunlardan en başta geleni şüphesiz çeviriciliğidir.

Tercüme faaliyeti deneme ve tenkit yazarlığından önde gelir çoğu zaman. Hatta denebilir ki, denemede ve tenkitte zirve yapmasının sebeplerinin en başında geleni üslubu yanında yaptığ tercümelerden dağarcığına yükledikleridir.

Cemil Meriç’in çevirdiği kitaplar arasında Köprüden Düşenler ile Uriel Heyd’den Ziya Gökalp eleştirisi bizim başucu kitaplarımız arasındaydı. Balzac okuyacaksanızCemil Meriç çeverisinden okumalıydınız. Sonra Hernani…

Cemil Meriç meslek olarak bütün mütercimlere yaptığı çevirilerle örnek olmanın dışında; işin kriterini, medolojisini ve ahlakını da öğreten adamdır.

Onun için çeviri yapmak kuru kuruya bir eseri bir dilden diğerine aktarmak meselesi değildir. Tercüme yapmak aslında yeni bir fetihtir.

Cemil Meriç tercüme hakkındaki görüşlerini birok dergide neşretmiştir.

Kitaplarında yer alan tercüme bahislerinde ise yine Bu Ülke’de yer alan Tercüme başlıklı yazısını başta saymak gerekir.

Bu Ülke’de şöyle yazıyor:

“Tercüme ya soluk bir fotoğraf, diyor kitap, yahut sadakatsiz ama renkli ve canlı bir taklit. Tercüme bir yaratış bence… şiir gibi, deneme gibi ama onlardan çok daha güç. Edebiyatçılar, hiç olmazsa on büyük şair, on büyük romancı, on büyük tiyatro yazarı üzerinde anlaşabilirler, hangimiz on büyük mütercim sayabiliriz?

Evet, tercüme sanatların en gücü: Başka bir iklimde, başka bir çağda doğan düşüncenin kendi toprağımızda dirilmesi. Yalnız düşüncenin mi? Tercümede lafza teslimiyet ihanetlerin en büyüğü.” (Bu Ülke, 2016, s.119)

İhanet kavramı çıkıyor karşımıza birden tercüme ve ihanet. Üstad için o kadar önemli ki tercüme faaliyeti en küçük bir hata bağışlanamaz bir hainliğin göstergesi…

Umrandan Uygarlığa’nın son bölümünü de tercümeye ayırmış. Buradaki başlık TRADUTTORE TRADİTORE…

“Tercüme, Bâbil kulesinde yolumuzu aydınlatan hırsız feneri. Sönük ve titrek bir ışık. Traduttore traditore(hain mütercim)iftira değil, kader. Dilden dile aktarılan ruhtan çok lâfız, şiirsiz bir ‘aşağı yukarı’. Hele aktarılan dil, tarihî buuttan mahrum, sünni bir jargon ise, bizdeki uydurma dil gibi.” (Umrandan Uygarlığa, 2015 s. 309)

Hain mütercim yazara göre bir suçlama değil, vazifenin olağan karşılığı yani bir kader.

İster istemez tercümede hata olacaktır. Burada kaynağın dilini bilmenin önemi çok büyük. Bu yeter mi? Çeviri dili de en az onufn kadar önemli. Kendi diline hakim olamayan mütercimin eseri ne hale sokacağını bir düşünün. Bu yeter mi? Elbette eserin ve arkasındaki sanatın, düşüncenin ruhuna vukufiyet de gerekir.

“Georgique tercümesi, De Lille’e Akademi’nin kapılarını açmış. Büyük Frederik’e göre asrın en orijinal eseri bu tercüme. Richelieu, De Lille’in Akademi’ye giremeyecek kadar genç olduğunu söyleyince, üyelerden biri haykırmış: ‘Çok mu genç? İki bin yaşında, Virgile kadar yaşlı’.

Chateaubriand, Milton tercümesi üzerinde otuz beş yıl çalışmış, yine de başarılı sayılmıyor tercümesi. İbret alalım.”

Asıl vazifesinin şuurunda Cemil Meriç. Bu alanda yüksek bir vazife ahlakına sahip olduğunu söyleyebiliriz.

Tercümanla mütercimi de ayırmak icap eder.

“Voltaire, mütercimi uşağa benzetir, kendini efendinin yerine koyan uşağa. Yanlış. Üstat mütercimle tercümanı karıştırıyor. Mütercim, mutlak’ı arayan bir çılgın, ‘felsefe taşı’nı bulmaya çalışan bir simyagerdir, bir Sizifos’tur belki, bir haber taşıyıcısı değildir.

Rivarol için bir üslup temrinidir tercüme, en büyük faydası insana kendi dilinin imkanlarını tanıtmasıdır belki doğru ama hakikatın bütününü kucaklamıyor bu hüküm. Tercüme bir fetihtir, yalnız dili değil, düşünce ve hassasiyetin girift dünyasını da zenginleştiren bir fetih.”

Tercüme konusunu sadece tercüme başlıklarıyla kitaplarında yer alan bölümlerde tartıştığını söyleyemeyiz Cemil meriç’in. Birçok yazısının dönüp dolaşıp geldiği yer de tercüme meselesidir.

Mesela İbn Haldun’u ele aldığı Kendi Semasında Tek Yıldız makalesinde mütercimi, kötü çevirileri, mütercimin eserin ruhuna nüfuz edip etmediğini ele alır hocamız.

Osmanlı aydınının pek ilgisini çekmememiştir İbn Haldun, zira o uzak çöllerdeki bir derviş, bir rehber. İstanbul için bir ihtiyaç hasıl olmamış. Fakat yine de Mukaddime Osmanlı aydınının tavaf ettiği bir âbide. Taşköprülüzade, Naima, Katip Çelebi ilgilenmiş. Pirizâde üçte ikisini tercüme etmiş. Geri kalanını ise Cevdet Paşa çevirmiş. Son dönem Osmanlı aydınının tecessüsünde de yeri var Mukaddime’nin ve İbn Haldun’un. Namık Kemal’de mesela…

Cumhuriyet döneminde ise en çok meşgul olan Ziyaeddin Fahri Fındıkoğlu.

Bir de Cemil Meriç’in özel hıncının olduğu bir hoca çevirmiş biraz. Ama derbeder, derme çatma bir tercümedir o…

Ve yeni bir tercümeden bahseder sonra. Fakat o ne çeviri?

“Dil devrimi, genç nesillerin Tunuslu tarihçiyle temasını imkansızlaştırmıştı. İçtimai ilimlerle uğraşanlar, İslam dünyasının –belki de bütün dünyanın- bu on büyük içtimaiyatçısını De Slane’den okumak zorundaydılar. MEB, Mukaddime’yi çevirterek Türk irfanınıyüz kızartıcı bir mahrumiyetten kurtarmağa çalıştı; çalıştı diyoruz zira yapılan tercüme bir garabetler meşheridir. Başka türlü de olamazdı… çünkü işin ciddiyetinden Bakanlık da, mütercim de habersizdir.” (Umrandan Uygarlığa, s 144)

Tercüme faaliyetini fetihle fethetmekle bir gören Cemil Meriç için Mukaddime öyle kolay tercüme edilecek bir eser değildir.

“Mukaddime öyle bir hamlede fethedilmez. Atıfların ve imaların karanlık dehlizlerinden geçeceksiniz. Tanımadığınız mefhumlar kesecek yolunuzu.

İbn Haldun, külliyatını tetebbu etmeyenlere sırlarını ifşa etmez eser.” (Age, 144)

Bir başka büyük mütercim sorumluluğu bahsi Batı’dan bir büyük üstadı  üzerine.

Makyavelli’nin Hükümdarının çevrilmesi…

Makyavelciliğin doğru dürüst anlaşılmamasının sebebi belki de tercüme hataları ve onunla birlikte eserin tam manasıyla fethedilmemesi. Eserin ve yazarının…

Makyavelli dosyasının kapanmadığı tek ülke Türkiye’dir Cemil Meriç’e göre.

Hükümdar’ın ilk taçlı okuyucalarından biri 4. Murad’tır.

En son Vahdi Atay’ın çevirisini ele alıyor ve yerden yere vuruyor Meriç.

“Floransa vatandaşı ve sekreteri Niccolo Machiavelli’den” ibaresi daha baştan tradutore traditor hain mütercim suçlamasına kanıttır.

“Böyle başlayan bir tercümeden ne bekleyebilirsiniz? Vahdi Atay başbakanlığa tayin ettiği kahramanını dilediği gibi konuşturuyor. Çapraşık, eğri büğrü, pis bir dil. Hükümdar değil bu, bir karikatür veya parodi. Zavallı Makyavelli daha çilen dolmamış.” (Age. 183)

Bir de şimdiye kadar tercüme edilmemiş isim ve eserler var.

Hobbes hala arafta mesela der.

Leviathan’ın Fransızca tercümesi bile yok henüz diye Batı’nın da ihmalinden söz eder Cemil Meriç.

“Bize gelince… mânâsını bilmediği kaypak ve karanlık mefhumların esiri bir intelijansiya, Hobbes’u niçin ve nereden okuyacaktı? Hayalin alacakaranlığına alışan gözlerin ilmin çiğ ışığına iltifat etmemesi tabii. Okuyucularımıza üç asırdır mütercimini bekleyen Leviathan’ın nâkıs bir hülasasını takdim edelim:”

Ve Hobbes’u anlatmağa başlar hocamız.

Henüz çevrilmeyen ve bu yüzden de Türk aydını tarafından bilinmeyen isim ve kavramları tanıtır bize sıklıkla.

Vico da çok geç öğrenilen derslerden biridir.

Aslında henüz çevrilmemiş eserlerin kendisine sipariş verilmesine dair bir takım kıvılcımlar da çakar bizlere, devlete, ilgililere hocamız.

Ama ilerleyen yaşlarında artık çok geçtir.

70’li yılların aydını Weber’i de tanımıyordu.

Weber’i tanıtan yazısı Uimrandan Uygarlığa’da yer alır.

Bizim kuşak için Weber çok önemlidir.

Erol Güngör bir Weberian olarak aydınlatır önümüzü…

Cemil Meriç’in husumet beslediği bir hocamız olan Hilmi Ziya Ülken’in medeniyetlerin diriliş çağında tercümenin rolünü anlamamız için bir kitabını son olarak salık vermek icap eder.

‘Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü’(Türkiye İş Bankası Yayınları arasında yeniden neşredildi) adındaki bu kitap aslında Cemil Meriç’in tercüme üzerine söyledikleriyle birebir örtüşmektedir her ne kadar üstad kendisini üniversiteye almayan bu hocanın çevirilerini yavan bulsa da fikirleri bizim için bir noktada buluşmaktadır.

İstanbul’u fetheden Fatih, artık bütün bir dünyanın hükümdarı olduğunun bilincindeydi. Çağdaşı ecnebi tarihçiler ona Roma İmparatoru payesini oktan vermişlerdi bile. O bu büyük sorumlulukla bir yandan İstanbul’u şenlendirmeye çalışırken diğer yandan da kültür ve medeniyet beşiği kılmayı arzuluyordu. Fakat tercüme için vakti olmadığı kanaatinde olmalı ki Arapların yaptığını yapamadı.

Gerçi İstanbul kısa zamanda dünya dillerini bilen Arapça ve Farsça eğitimi yüksek seviyede müfredata sahip medreselere kavuştu ama ilim Türkçeleştirilemedi. Geçen zamanla Osmanlı aydını kendi kendini tekrar etmeğe ve ‘miş gibi yampağa’ başladı. Arapça bilmediği halde biliyormuş gibi yapan yarı aydınlar çoğaldı. Medeniyet kendini tekrar edip durdu.

Oysa Araplar farklı yapmışlardı. Araplar eski Yunan’ın bütün birikimini içselleştirip kendi dillerine kazandılar ve ilim Arapça eserlerle bir intibah çağı yaşadı. Rönesans da yine bundan devraldı insanlık birikimini… Ne yazık ki bizde tercüme bürolarının kurulması geç bir şuurlanmanın geç kalışın ağır hükmü olan bir çıktı faaliyeti olabildi ancak…

Çöküş dönemine bu yüzden daha saygılı bakmak daha hakşinas davranmak zorundayız.

Cemil Meriç yüz yaşında…

Onun üç mesleği ve üç kişiliği bazı eserlerinde tenakuzlara sebebiyet verse de kendi semasında tek yıldız olan bu entellektüeli hasretle arıyoruz şimdi.

Hoca olarak da, mütercim olarak da, denemeci ve münekkid olarak da….

Hür tefekkürün kalesi olan olması gereken dergi yazarlığımızın da rehberi olarak ayrıca…

Ruhu şad olsun.

Devamını Oku

Kim Tezgâh Çeviriyor Acaba?

Kim Tezgâh Çeviriyor Acaba?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ahmet Davutoğlu Bülent Arınç ile temasta mı?

Abdullah Gül’ün bir ekibi mi var?

Bülent Arınç, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu saman altından su mu yürütüyorlar? Erdoğan’a karşı bir kumpasın içinde olabilirler mi?

Hamamönü taifesi önümüzdeki dönem için derin bir strateji mi geliştirdi?

Filanca eski bakan ile filanca parti üst düzey yetkilisi ne sıklıkla görüşüyor?

Kimin eli kimin cebinde?…

Kim kiminle tezgâh peşinde?..

Paralel yapı bütün bu alavere dalaverelerle ne derece ilgili?

Ya Ergenekon?

Onlar herhalde boş durmuyorlardır değil mi?

Ya dış mahfiller?

İsrail?…

İngiliz – Yahudi emperyası…

Amerika…

Rusya…

Yunanistan…

İran….

Şu bu…  Bütün ülkeler handiyse bizim düşmanımız?

Kim bilir ne dolaplar çeviriyorlar hakkımızda?

Böyle bir psikolojiyle devlet yönetilebilir mi?

Bu ortamda bir Abdülhamit sendromu teşekkül etmez mi kimi körpecik beyinlerde…

Öyle ya Yeni Osmanlı olabilmek için kırk fırın fodula yemek icap eder…

Eski Osmanlı aklına ve kayıt devleti anlayışına göre körpecik sayılırız.

 

YENİ PROJELER LAZIM

Türkiye’nin dev bölgesel kalkınma projelerine ihtiyaç var.

Bunlardan biri malum GAP idi.

GAP büyük bir heyecan dalgası estirdi ve fakat sürüncemede bırakıldı. Layık-i veçhile nesillere aktarılmadı o heyecan.

Şimdi çürümeye terk edildi.

Oysa GAP ile DAP yani Doğu Anadolu Projesi entegre edilmeliydi, ardından OAP yani Orta Anadolu Projesi ile her ikisi bütünleştirilmeliydi.

Bunlara ilave olarak da Trakya, Akdeniz Havzası, Karadeniz projeleri devreye sokulmalıydı

Türkiye Toprak ve Su Kaynakları Muhafaza ve Geliştirme Projesi peşi sıra hayat bulmalıydı.

Öte yandan Fırat Havzasının bütüncül bir kalkınma projesi… Ülke sınırlarını da aşacak bir kırsal kalkınma projesi dünya barışı için itici güç olurdu.

Fırat Havzası Fırat’ın doğdu Erzincan ve Erzurum yaylalarından başlar Basra’ya kadar uzanır.

Bu nehrin daha doğrusu iki nehrin arası medeniyetimizin yeniden ihyası ve ibdası için de zengin ve akla hayale gelmedik imkânlar bahşeder, bu havzada muhik ülke ve toplumlara…

Ulus devletlerden şikayetçi olanların ezbere konuşmaması lazım. Ulus devletlerden şikayetçi olanların uluslarüstü birlik kurabilme yetilerinin olması icap eder.

Uluslarüstü birlikler kurabilme cehdi, aşkı ve bilgisi kuru bir ulus devlet düşmanlığı ile mümkün değildir.

Bir de tarihteki övünç vesilelerine dayanarak da tek başına mümkün değildir.

Onlar tarihte kaldı zira…

Yeni üst birlikler kurabilmenin yolu yeni akıllar inşa etmekle olur.

Yeni projelerle…

Tuna ile Fırat’ı buluşturacak bir akıl lazım bize…

Sadece edebiyatı değil…

 

ÖZGÜVEN ŞART

Millete bakıyorum bir özgüven bunalımı yaşıyor.

Gençlere bakıyorum onlar da derin bir özgüven bunalımı içinde…

Okullar derseniz öyle…

Sadece orta mektep okulları değil… Üniversiteler de…

Gazeteler de…

Dernekler bile…

Dava iddiasında olan mahfiller de…

Herkes çaresizlik içinde. Yaygınlaştırılmış ve alışkanlık haline getirilmiş ortak bir çaresizlik var.

Bizden adam olmaz psikolojisi…

Bu çok vahim bir durumdur bir ülke için…

Türkiye’nin bir an evvel bu alıştırılmış suçluluk psikozundan ve yaygınlaştırılmış çaresizlik batağından çıkması şart.

Gençler eskisinden daha bilgili, daha yetenekli, daha imkân ve kabiliyet sahibi iken eskisine oranla daha az cesur, daha az kendine özgüven duyuyor.

Bu olmaz…

Eğitim kurumlarımız neredeyse tamamına yakını “senden bir şey olmaz” empozesi içinde… Aileler de maalesef buna katkı sunuyor.

Evlatları korkak, çekimser, özgüvensiz kılmada pek maharetli analar, babalar…

Onu bir kahraman olarak yetiştirmek istemiyor.

Aman oğlum, bakın kızım…

Böyle olmaz… Bu ülke batar böyle giderse…

Özgüven esastır.

 

KİBİR YIKAR

Özgüven olmazsa olmaz dedik.

Özgüven şart, bu çaresizlikten bu korkaklıktan bu suçluluk psikolojisinden çıkmak için…

Ama tekebbür de iyi değil…

Özgüveni yenmek için asla kibirli olmak gerekmez.

Tevazu da şart…

Alçakgönüllülük alçaklığın önüne geçer.

Hoca Ahmet Yesevi pirimiz şöyle derdi:

“Tekebbür ve benlik ile heva kılan

Halk içinde her ne kılsa riya kılar.”

Dikkat edin, kibirli olanların, kendini aşırı beğenenlerin, kendini Tanrı-kral sananların yapıp ettikleri hep riya işidir.

Böyle toplumlarda riya alır başını gider.

Liderler yalakalığı sadakat sanmaya başlar böyle toplumlarda.

Kibirlerinin esiri olduklarından yöneticiler daha güçlü riyakarların oyuncağı haline gelirler.

Giderek insanlar onlara doğruyu söylememeye başlarlar.

Doğru söyleyebilecek olanlar ise artık onlardan uzaklaşırlar.

Böylece kendi kendi mağarasındaki ışıksızlığa alışır mütekebbir.

Sadece Allah’a ait olanı bile istemeye başlar.

Maazallah…

Devamını Oku

Ayyıldız Hareketi’nden Zafer Partisi’ne

Ayyıldız Hareketi’nden Zafer Partisi’ne
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. Ümit Özdağ küresel stratejilerin tezgâhlarını en iyi tahlil eden bir akademisyen olarak yıllar boyu millî stratejiler üretmeye çalıştı. Baktı ki bu mücadele sadece akademik çalışmalar üretmekle olmuyor davasına inananlarla birlikte Ayyıldız Hareketi’ni başlattı. Ayyıldız Hareketi gençliğe büyük heyecan kattı. Millî ülküsünün idrakinde olanlar bu harekete katıldılar. Polatlı’da düşmanı püskürttüğümüz yerde Ümit Özdağ ve gençler el ele verdiler.

Ayyıldız Hareketi giderek bir siyasî parti olarak hizmet edilmesine ihtiyaç olduğu taleplerini ileten milletimizin desteğiyle partiye dönüştü. Ümit Özdağ, Türk milletinin Türk devletini geri istediğini fark etti ve devlet çarkının çıkan çivisini yerine takma yolunda diğer vatan sevdalılarına derdini tek tek açtı. Bu sorumluluktan kaçmayanlar onun samimiyeti etrafında kenetlendiler. Çünkü büyük dava iddiasında olanlarda samimiyet ve mesuliyet çizgisi bundan önce çok kötü sınav vermişti.

Saray rejimi ile sarı muhalefet handiyse gizli pazarlıkların içindeydiler. Millet muhalefetten umduğunu bulamamıştı. Mevcut gidişattan memnun değildi Türk milleti, ama iktidarın yerine mevcut muhalefeti de koyamıyor, yeterince güvenemiyordu. Bunda da haksız değildi. Çünkü ne yapacakları hakkında en ufak bir fikirleri yoktu.

Millet, devlet gemisini yürütebilecek ehliyetli kadrolar ve kararlı lider arıyordu.

Partileşme sürecinde Prof. Dr. Ümit Özdağ ve arkadaşları ilk icazeti milletten alsalar da tarihî bilinç olarak Yesevi Dergâhına koştular. Türklüğün Türkistan’dan esen maneviyatını Anadolu’da devam ettiren Hacı Bektaş’a uğradılar sonra. Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevi’nin kabrinden aldıkları toprağı Hacı Bektaş’a getirdikten sonra Zafer Partisi’ni Türkiye’nin ehliyet ve liyakat sahibi insanları ile birlikte kurdular.

Zafer Partisi Kurucular Kurulunda yaptığı konuşmada Özdağ: “Galip et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” diyen Yahya Kemal’in mısraları ile de mesajını, aslında sadece Türklüğün mukadderatı üzerine kurmadığını daha geniş bir perspektife sahip olduklarını göstermiş oldu.

Küresel emperyalizm, özellikle İslâm âleminde devşirdiği kukla yönetimler sayesinde yeni bir göç mühendisliği inşa ediyor ve Türkiye gibi ülkeleri istila programıyla uluslararası göçmen kampı yapmaya çalışıyordu.

Bu plana karşı çıkan ise ne iktidar, ne de muhalefet cenahı idi. Sadece Zafer Partisi bu planı bozacak kudreti gösteriyordu. Kudreti ve kararlılığı

Özdağ: “El freni çekik bir arabanın yürütülmesi nasıl mümkün değilse, sığınmacı sorununu çözmeden kim, hangi parti Türk milletine kalkınma programı öneriyorsa yalan söylüyordur.” Diyerek açık bir gerçeğin altını çiziyordu.

Pekiyi Zafer Partisi sadece bu sorun üzerine mi iddia sahibiydi? Elbette hayır! Zafer Partisi programına ve kadrosuna baktığınız zaman da görüleceği gibi özgürlüklerden yargının bağımsızlığına, tarımdan sanayiye, şehirleşmeden engellilere, kadın ve çocukların yaşayacağı huzurlu bir düzen teklifine kadar en zengin ve kapsamlı bir program bugüne kadar hiçbir parti ve kadronun aklına gelmeyen EYLEM Planlarını da gündeme getiriyor.

Bu eylem planlarının, iklim değişikliği ve küresel ısınma yanında tamamen çevreci ve sürdürülebilir bir plancılık tekniği ile hazırlanmış olduğu anlaşılıyor.

Zafer Partisi milletle ittifak etmede kararlı olduğunu; ne saray rejiminden ne de sarı muhalefetten yana olmadığını göstermiştir.

Geçen zamana nispetle ne yazık ki siyasi partiler eliyle, cemaatler marifetiyle Türk milletinin sadece sosyal psikolojisiyle oynanmamış, davranış kodları değiştirilmemiş, bunlara ilave olarak alıştırılmış çaresizlikle halkımız sadaka kültürüne ram edilmiştir.

Türkiye’nin sorunlarını çözmek için yola çıkma iddiasındaki siyasi partiler maateessüf icazetlerini doğrudan doğruya Türk milletinden almaları icap ederken mutlaka dış bağlantıların güvencesine teslim olarak vazifeye koyuluyorlar. Bunda da İngiliz-Yahudi medeniyetinin çarkları işletiliyor el’an.

İktidarlara yol verilirken seçmenin tercihi ikinci planda kalıyor. Bugün de 2000’li yıllara doğru yaşanan kriz sonrası, dizayn edilmiş bir 28 Şubat darbesi akabinde cemaat ittifakıyla iktidara geliş süreci yine benzer bir senaryo ile milletimizin önüne getiriliyor. Geçen dönemin tüm vebalini taşıması gerekenler halkın karşısına hiçbir şey olmamış gibi çıkabiliyorlar.

Saray rejimine ve tayin edilmiş muhalefete rağmen Türk milleti makus talihini yenecektir.

Çünkü…

Türk milletine hezimet değil, ZAFER yaraşır.

Kutlu olsun Zafer Partisi’nin şanlı iktidarı.

21. Yüzyılı Türk Asrı yapma irade, kudret, kararlılık ve bilgisi ancak Zafer Partisi’ndedir.

Devamını Oku