DOLAR 12,49380.73%
EURO 14,09970.38%
STERLIN 16,67350.61%
ALTIN 716,890,56
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7155235,93%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Kim Tezgâh Çeviriyor Acaba?

Kim Tezgâh Çeviriyor Acaba?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ahmet Davutoğlu Bülent Arınç ile temasta mı?

Abdullah Gül’ün bir ekibi mi var?

Bülent Arınç, Abdullah Gül ve Ahmet Davutoğlu saman altından su mu yürütüyorlar? Erdoğan’a karşı bir kumpasın içinde olabilirler mi?

Hamamönü taifesi önümüzdeki dönem için derin bir strateji mi geliştirdi?

Filanca eski bakan ile filanca parti üst düzey yetkilisi ne sıklıkla görüşüyor?

Kimin eli kimin cebinde?…

Kim kiminle tezgâh peşinde?..

Paralel yapı bütün bu alavere dalaverelerle ne derece ilgili?

Ya Ergenekon?

Onlar herhalde boş durmuyorlardır değil mi?

Ya dış mahfiller?

İsrail?…

İngiliz – Yahudi emperyası…

Amerika…

Rusya…

Yunanistan…

İran….

Şu bu…  Bütün ülkeler handiyse bizim düşmanımız?

Kim bilir ne dolaplar çeviriyorlar hakkımızda?

Böyle bir psikolojiyle devlet yönetilebilir mi?

Bu ortamda bir Abdülhamit sendromu teşekkül etmez mi kimi körpecik beyinlerde…

Öyle ya Yeni Osmanlı olabilmek için kırk fırın fodula yemek icap eder…

Eski Osmanlı aklına ve kayıt devleti anlayışına göre körpecik sayılırız.

 

YENİ PROJELER LAZIM

Türkiye’nin dev bölgesel kalkınma projelerine ihtiyaç var.

Bunlardan biri malum GAP idi.

GAP büyük bir heyecan dalgası estirdi ve fakat sürüncemede bırakıldı. Layık-i veçhile nesillere aktarılmadı o heyecan.

Şimdi çürümeye terk edildi.

Oysa GAP ile DAP yani Doğu Anadolu Projesi entegre edilmeliydi, ardından OAP yani Orta Anadolu Projesi ile her ikisi bütünleştirilmeliydi.

Bunlara ilave olarak da Trakya, Akdeniz Havzası, Karadeniz projeleri devreye sokulmalıydı

Türkiye Toprak ve Su Kaynakları Muhafaza ve Geliştirme Projesi peşi sıra hayat bulmalıydı.

Öte yandan Fırat Havzasının bütüncül bir kalkınma projesi… Ülke sınırlarını da aşacak bir kırsal kalkınma projesi dünya barışı için itici güç olurdu.

Fırat Havzası Fırat’ın doğdu Erzincan ve Erzurum yaylalarından başlar Basra’ya kadar uzanır.

Bu nehrin daha doğrusu iki nehrin arası medeniyetimizin yeniden ihyası ve ibdası için de zengin ve akla hayale gelmedik imkânlar bahşeder, bu havzada muhik ülke ve toplumlara…

Ulus devletlerden şikayetçi olanların ezbere konuşmaması lazım. Ulus devletlerden şikayetçi olanların uluslarüstü birlik kurabilme yetilerinin olması icap eder.

Uluslarüstü birlikler kurabilme cehdi, aşkı ve bilgisi kuru bir ulus devlet düşmanlığı ile mümkün değildir.

Bir de tarihteki övünç vesilelerine dayanarak da tek başına mümkün değildir.

Onlar tarihte kaldı zira…

Yeni üst birlikler kurabilmenin yolu yeni akıllar inşa etmekle olur.

Yeni projelerle…

Tuna ile Fırat’ı buluşturacak bir akıl lazım bize…

Sadece edebiyatı değil…

 

ÖZGÜVEN ŞART

Millete bakıyorum bir özgüven bunalımı yaşıyor.

Gençlere bakıyorum onlar da derin bir özgüven bunalımı içinde…

Okullar derseniz öyle…

Sadece orta mektep okulları değil… Üniversiteler de…

Gazeteler de…

Dernekler bile…

Dava iddiasında olan mahfiller de…

Herkes çaresizlik içinde. Yaygınlaştırılmış ve alışkanlık haline getirilmiş ortak bir çaresizlik var.

Bizden adam olmaz psikolojisi…

Bu çok vahim bir durumdur bir ülke için…

Türkiye’nin bir an evvel bu alıştırılmış suçluluk psikozundan ve yaygınlaştırılmış çaresizlik batağından çıkması şart.

Gençler eskisinden daha bilgili, daha yetenekli, daha imkân ve kabiliyet sahibi iken eskisine oranla daha az cesur, daha az kendine özgüven duyuyor.

Bu olmaz…

Eğitim kurumlarımız neredeyse tamamına yakını “senden bir şey olmaz” empozesi içinde… Aileler de maalesef buna katkı sunuyor.

Evlatları korkak, çekimser, özgüvensiz kılmada pek maharetli analar, babalar…

Onu bir kahraman olarak yetiştirmek istemiyor.

Aman oğlum, bakın kızım…

Böyle olmaz… Bu ülke batar böyle giderse…

Özgüven esastır.

 

KİBİR YIKAR

Özgüven olmazsa olmaz dedik.

Özgüven şart, bu çaresizlikten bu korkaklıktan bu suçluluk psikolojisinden çıkmak için…

Ama tekebbür de iyi değil…

Özgüveni yenmek için asla kibirli olmak gerekmez.

Tevazu da şart…

Alçakgönüllülük alçaklığın önüne geçer.

Hoca Ahmet Yesevi pirimiz şöyle derdi:

“Tekebbür ve benlik ile heva kılan

Halk içinde her ne kılsa riya kılar.”

Dikkat edin, kibirli olanların, kendini aşırı beğenenlerin, kendini Tanrı-kral sananların yapıp ettikleri hep riya işidir.

Böyle toplumlarda riya alır başını gider.

Liderler yalakalığı sadakat sanmaya başlar böyle toplumlarda.

Kibirlerinin esiri olduklarından yöneticiler daha güçlü riyakarların oyuncağı haline gelirler.

Giderek insanlar onlara doğruyu söylememeye başlarlar.

Doğru söyleyebilecek olanlar ise artık onlardan uzaklaşırlar.

Böylece kendi kendi mağarasındaki ışıksızlığa alışır mütekebbir.

Sadece Allah’a ait olanı bile istemeye başlar.

Maazallah…

Devamını Oku

Ayyıldız Hareketi’nden Zafer Partisi’ne

Ayyıldız Hareketi’nden Zafer Partisi’ne
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Prof. Dr. Ümit Özdağ küresel stratejilerin tezgâhlarını en iyi tahlil eden bir akademisyen olarak yıllar boyu millî stratejiler üretmeye çalıştı. Baktı ki bu mücadele sadece akademik çalışmalar üretmekle olmuyor davasına inananlarla birlikte Ayyıldız Hareketi’ni başlattı. Ayyıldız Hareketi gençliğe büyük heyecan kattı. Millî ülküsünün idrakinde olanlar bu harekete katıldılar. Polatlı’da düşmanı püskürttüğümüz yerde Ümit Özdağ ve gençler el ele verdiler.

Ayyıldız Hareketi giderek bir siyasî parti olarak hizmet edilmesine ihtiyaç olduğu taleplerini ileten milletimizin desteğiyle partiye dönüştü. Ümit Özdağ, Türk milletinin Türk devletini geri istediğini fark etti ve devlet çarkının çıkan çivisini yerine takma yolunda diğer vatan sevdalılarına derdini tek tek açtı. Bu sorumluluktan kaçmayanlar onun samimiyeti etrafında kenetlendiler. Çünkü büyük dava iddiasında olanlarda samimiyet ve mesuliyet çizgisi bundan önce çok kötü sınav vermişti.

Saray rejimi ile sarı muhalefet handiyse gizli pazarlıkların içindeydiler. Millet muhalefetten umduğunu bulamamıştı. Mevcut gidişattan memnun değildi Türk milleti, ama iktidarın yerine mevcut muhalefeti de koyamıyor, yeterince güvenemiyordu. Bunda da haksız değildi. Çünkü ne yapacakları hakkında en ufak bir fikirleri yoktu.

Millet, devlet gemisini yürütebilecek ehliyetli kadrolar ve kararlı lider arıyordu.

Partileşme sürecinde Prof. Dr. Ümit Özdağ ve arkadaşları ilk icazeti milletten alsalar da tarihî bilinç olarak Yesevi Dergâhına koştular. Türklüğün Türkistan’dan esen maneviyatını Anadolu’da devam ettiren Hacı Bektaş’a uğradılar sonra. Türkistan’da Hoca Ahmet Yesevi’nin kabrinden aldıkları toprağı Hacı Bektaş’a getirdikten sonra Zafer Partisi’ni Türkiye’nin ehliyet ve liyakat sahibi insanları ile birlikte kurdular.

Zafer Partisi Kurucular Kurulunda yaptığı konuşmada Özdağ: “Galip et çünkü bu son ordusudur İslâm’ın” diyen Yahya Kemal’in mısraları ile de mesajını, aslında sadece Türklüğün mukadderatı üzerine kurmadığını daha geniş bir perspektife sahip olduklarını göstermiş oldu.

Küresel emperyalizm, özellikle İslâm âleminde devşirdiği kukla yönetimler sayesinde yeni bir göç mühendisliği inşa ediyor ve Türkiye gibi ülkeleri istila programıyla uluslararası göçmen kampı yapmaya çalışıyordu.

Bu plana karşı çıkan ise ne iktidar, ne de muhalefet cenahı idi. Sadece Zafer Partisi bu planı bozacak kudreti gösteriyordu. Kudreti ve kararlılığı

Özdağ: “El freni çekik bir arabanın yürütülmesi nasıl mümkün değilse, sığınmacı sorununu çözmeden kim, hangi parti Türk milletine kalkınma programı öneriyorsa yalan söylüyordur.” Diyerek açık bir gerçeğin altını çiziyordu.

Pekiyi Zafer Partisi sadece bu sorun üzerine mi iddia sahibiydi? Elbette hayır! Zafer Partisi programına ve kadrosuna baktığınız zaman da görüleceği gibi özgürlüklerden yargının bağımsızlığına, tarımdan sanayiye, şehirleşmeden engellilere, kadın ve çocukların yaşayacağı huzurlu bir düzen teklifine kadar en zengin ve kapsamlı bir program bugüne kadar hiçbir parti ve kadronun aklına gelmeyen EYLEM Planlarını da gündeme getiriyor.

Bu eylem planlarının, iklim değişikliği ve küresel ısınma yanında tamamen çevreci ve sürdürülebilir bir plancılık tekniği ile hazırlanmış olduğu anlaşılıyor.

Zafer Partisi milletle ittifak etmede kararlı olduğunu; ne saray rejiminden ne de sarı muhalefetten yana olmadığını göstermiştir.

Geçen zamana nispetle ne yazık ki siyasi partiler eliyle, cemaatler marifetiyle Türk milletinin sadece sosyal psikolojisiyle oynanmamış, davranış kodları değiştirilmemiş, bunlara ilave olarak alıştırılmış çaresizlikle halkımız sadaka kültürüne ram edilmiştir.

Türkiye’nin sorunlarını çözmek için yola çıkma iddiasındaki siyasi partiler maateessüf icazetlerini doğrudan doğruya Türk milletinden almaları icap ederken mutlaka dış bağlantıların güvencesine teslim olarak vazifeye koyuluyorlar. Bunda da İngiliz-Yahudi medeniyetinin çarkları işletiliyor el’an.

İktidarlara yol verilirken seçmenin tercihi ikinci planda kalıyor. Bugün de 2000’li yıllara doğru yaşanan kriz sonrası, dizayn edilmiş bir 28 Şubat darbesi akabinde cemaat ittifakıyla iktidara geliş süreci yine benzer bir senaryo ile milletimizin önüne getiriliyor. Geçen dönemin tüm vebalini taşıması gerekenler halkın karşısına hiçbir şey olmamış gibi çıkabiliyorlar.

Saray rejimine ve tayin edilmiş muhalefete rağmen Türk milleti makus talihini yenecektir.

Çünkü…

Türk milletine hezimet değil, ZAFER yaraşır.

Kutlu olsun Zafer Partisi’nin şanlı iktidarı.

21. Yüzyılı Türk Asrı yapma irade, kudret, kararlılık ve bilgisi ancak Zafer Partisi’ndedir.

Devamını Oku

Sahip ve Eşek

Sahip ve Eşek
0

BEĞENDİM

ABONE OL
EŞEKLER KİMİ ZAMAN MESLEĞİNDEN HOŞLANMAZ
HEP BİR BAŞKA HAYATA ÖZENİRMİŞ KENDİNCE
SÜSLÜ EV KÖPEĞİNİ HANGİ HAYVAN KISKANMAZ
SAHİBİNİ ONUNLA OYNAŞIRKEN GÖRÜNCE
 
YİNE BİR GÜN BİR EŞEK SAMANI BOL OLSA DA
AHIRIN KAPISINDAN EVE DOĞRU BAKARMIŞ
DAHA DÜNDEN ÜSTÜNDEN SEMERİNİ ALSA DA
SAHİBİNİ HEP SIRTINDA OTURUYOR SANIRMIŞ
 
SAHİP İSE O SÜSLÜ KÖPEĞİ ŞIMARTIYOR
HEM NE DESE YAPIYOR, HEM DE HİÇ KIZMIYORMUŞ
KÖPEĞİN İTİBARI GÜNDEN GÜNE ARTIYOR
ONUN KADAR ÇİFTLİKTE HİÇ KİMSE AZMIYORMUŞ
 
EŞEK DE GİRMEK İÇİN CAN ATARMIŞ GÖZÜNE
KÖPEĞİYLE PEK CANDAN OYNAŞAN SAHİBİNİN
HER CANLI, ‘KÖPEK NEFSİ’ GÖRÜR BAKSA ÖZÜNE
EŞEK DE BUYRUĞUNA UYMUŞ İÇERİSİNİN
 
SANMIŞ Kİ O SÜSLÜNÜN YAPTIĞINI YAPARSA
SAHİBİYLE EVİNDE OYNAYIP ZIPLAYACAK
ONUN GİBİ YANAŞIP KUYRUĞUNU SALLARSA
KUCAĞINA OTURUP NEŞ’EYLE HOPLAYACAK
 
BU DUYGU, DÜŞÜNCEYLE ÖZGE KIVANÇLI EŞEK
KOPARIP YULARINI DALMIŞ EVİN İÇİNE
HOPLAYIP ZIPLAYARAK KIRMIŞ CAM, MASA, DÖŞEK
VE MAKAM KOLTUĞUNU DİKİVERMİŞ GÖZÜNE
 
SAHİBİNİN ÜSTÜNE OTURMUŞ KOCA HAYVAN
HEM SIKI KUCAKLAYIP HEM YÜZÜNÜ YALAMIŞ
BU KORKUNÇ HÂLİ GÖREN KÂHYA İLE BAHÇIVAN
HADNAŞİNAS EŞEĞİ URGANLARLA BAĞLAMIŞ
 
ÇİFTLİĞİN HER GELENİ, HER GİDENİ EŞEĞİ
SAATTE BİR DÖVERMİŞ SOPALARLA GÜN BE GÜN
KIRILMADIK YANLARI KALMAYINCA BELLEĞİ
BİN BİR PİŞMANLIKLARLA SIZLANIR ÖLGÜN ÖLGÜN
 
“NEDEN KENDİM OLMADIM, ÖZÜMCE DAVRANMADIM
HİÇBİR İŞE YARAMAZ BİR SÜSLÜYE ÖYKÜNDÜM
NİYE SAHİP OLDUĞUM ŞEYLERLE YETİNMEDİM
AH BENİM EŞEK AKLIM, SUÇLU VARSA; O, KENDİM”
Devamını Oku

Telaşa Mahal Yok

Telaşa Mahal Yok
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Savunma sanayinde Türkiye’de birtakım gelişmelerin olduğu inkâr edilemez. Selçuk Bayraktar diğer damada göre daha yerinde işler yapıyor.

Mehmet Acet, köşesinde savunma sanayindeki gelişmelerin 2023’te bir iktidar değişikliği olduğunda akıbetini sorgulayan bir yazı yazdı.

Hemen söyleyelim.

2023’te olacak iktidar değişikliği, elbette ki ‘al gülüm ver gülüm’ faslından öte gitmez de sığınmacı entegrasyonuna bağlı iktidar ve muhalefet cephesi arasında bir ‘gel-git’ten ibaret olursa elbette ki savunma sanayinde belki bugünü bile aratacak kısırlığa gireriz.

İktidar değişikliği; bir tarafa, iktidarı ve muhalefetiyle İngiliz-Yahudi emperyasının göç mühendisliğine râm olmuş partilerini koyup diğer tarafa da Türkiye’nin uluslararası göçmen kampı yapılmasını önleyecek ciddî projeleri olan Zafer Partisi’ni yerleştirirse; kısacası Türk milleti kendisine yakışanı yaparsa, hezimetten yana tercihini yapmaz Zafer’i işaret ederse elbette ki savunma sanayi bugünkünden kat be kat daha büyük teknolojik gelişmelere imza atabileceğimiz yüksek seviyeyi yakalar.

Neden? Çünkü yatırımların ihtiyaç duyduğu para bugün yok. Beş müteahhide verilen ile sığınmacılara verileni topladığınızda milli gelirin nasıl heba edildiğini gözlemliyorsunuz zaten. Bu artı değere el koyma biçimini değiştirdiğinizde kendiliğinden hem savunma sanayiinde yeni hamlelere zemin hazırlamış, hem de çok iyi yetişmiş genç nüfusumuza çalışıp hünerlerini gösterebilecekleri yeni iş alanları sunmuş oluyorsunuz.

2023’te bir iktidar değişikliği olacağı, iktidar çevrelerinde bile yüksek bir ihtimal olarak kabul edilmişe benziyor.

Medyada ciddî bir telaş var. Bu telaşı, yıllar boyu seçimleri kazanma beceresi göstermiş uzmanlarına artık güvenmeme noktasında da görüyoruz. Tedbirler faslından olmak üzere iki temel alışkanlık, itiraf edilen telaşı kullanarak inançlı taraftarlarını konsolide etmek üzere yine devrede…

Bunlardan biri: her zaman olduğu gibi gerginliği artırarak artık iktidar çevresinden kopmanın zaruri olduğunu idrak edenlere yönelik geleneksel hale gelen dinin araçsallaştırılması – siyasallaştırılması faaliyetlerinin giderek keskinleştirilmesi

İkincisi ise; yerli ve milli söylemlerine sık sık atıf yaparak başta savunma sanayi olmak üzere bir kısım yatırımların akamete uğrayacağı korkusunun paylaştırılması…

İktidar değişikliği ihtimali yüksek elbette.

Bu telaş, eğer samimiyetle savunma sanayi adına duyulan bir telaş ise takdire şayandır. Kim ister, Türkiye’nin çağı yakalamaktan sarfınazar etmesini?

Artık vesayet ve mağdur edebiyatı tutmuyor seçmen nezdinde…

Bu son telaşın mahiyeti tek adama bağlanmış şahsi akıbetler dosyasından başka bir şey içermiyorsa -ki bunu besbelli çok açık ediyorlar- büyük büyük laflar edip de daha fazla işi karikatürize etmeye lüzum yoktur.

Gerçekten savunma sanayi yatırımlarının akıbeti ise derdiniz ve bunda samimi iseniz üçüncü bir seçenek var:

O da Zafer programına ve programla birlikte ortaya konan eylem planlarına destek vermektir.

Prof. Dr. Ümit Özdağ, mevcut liderler arasında savunma sanayinin önemini elbette ki en iyi idrak eden ve bugüne kadar bunun stratejik veçhelerini yüzlerce kez ortaya koymuş bir akademisyen ve siyaset adamı.

Dolayısıyla sevgili Acet, savunma sanayi yatırımlarının 2023’ten sonra akamete uğrayacağı korkusuna kapılmaya gerek yok demek istiyorum.

Devamını Oku

Entegrasyon Programları Mağlubiyet Psikolojisidir

Entegrasyon Programları Mağlubiyet Psikolojisidir
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu bir suç duyurusudur.

İlkokul kitapları Cumhuriyet Savcılarınca incelenmelidir.

Gen körpe dimağların işgale yatkın hâle getirilmesi vatana ihanet suçudur.

Entegrasyon Programları Mağlubiyet PsikolojisidirBir ilkokul kitabında “Farklılıklara tahammül edebilmeliyiz.” cümleleriyle özellikle sığınmacılar kastedilerek Türk toplumu daha küçük yaştaki insanların beyinleri yıkanarak küresel göç stratejistlerinin işgal senaryolarına sosyo-psikolojik olarak hazır duruma getiriliyor.

Bu mesajlarda sadece farklılıklara tahammül olarak Suriyeliler kastedilse neyse, aynı zamanda subliminal mesajlar da veriliyor ve aynı sayfada Türk çocuğu Efe, tekerlekli sandalyeye mahkûm olarak özellikle gösteriliyor.

‘Efe’ denmesi bile boşuna değil. Ayakları kırılan ve tekerlekli sandalyeye mahkûm hâle getirilen Efe, artık Zeybek oynayamayacak, efelik yapamayacaktır.

Bence Millî Eğitim Bakanlığı’ndaki tüm sorumlular, Talim Terbiye’dekiler sorguya alınmalıdır.

Geçmişlerinde FETÖ’cülük bağları var mı, yok mu ortaya çıkarılmalıdır.

Böyle bir subliminal mesaj hazırlama tekniği, ancak o malum paralel yapının marifetleri arasında sayılabilir.

Türkiye küresel emperyalizm ve emrindeki göç mühendislerinin hazırladığı bir senaryoda figüran kılınmak istenmektedir.

Göç hadisesi sanki deprem, sel, yangın gibi bir afet addedilmekte ve alıştırılmış çaresizlik içinde değerlendirilmektedir. Göç sanki doğal bir afettir ve “Allah’tan geldi ne yapalım?” psikolojisi ile daha baştan ülkemiz teslimiyet psikolojisi içine sokulmaktadır.

En yetkili ağızlardan ‘lansman’ ve ‘finansman’ lakırdılarıyla bile geçiştirilebilmektedir. “Finansmanını verirseniz daha fazla sayıda sığınmacıya kapımızı açarız.” işareti maalesef devletin en yetkili ağzından dile getirilebilmektedir. Bu işaret, yeni savaş teorisyenlerinin iştahını artırmaktadır.

Türkiye örtülü bir istila altındadır, farkında olmadığı bir savaşı rakip cepheden bakarak sürdürmektedir ve üstelik bu mağlubiyetin bütün faturasını kendi ödemekte, maliyetini kendi karşılamaktadır.

Evet, bu tam bir savaş stratejisidir.

Entegrasyon Programları Mağlubiyet Psikolojisidir1990’lı yılların ortalarında nasıl ‘Su Savaşları’ senaryolarını[1] ortaya atmış ve Türkiye Ortadoğu Su Barışı[2] projesi ile karşı koymuşsa, sudan petrol gibi bir savaş gerekçesi yaratılamayacağı taraflara öğretilmişse; sonrasında ortaya konan o iğrenç BOP ve Arap Baharı da, Türkiye siyasasında meydana gelen reform etiketiyle de süslenen değişiklikle birlikte hem paralel devlet yapılanmasının hem de Siyasal İslam’ın baş tacı yaptığı stratejik derinlik olarak vasıflandırılabilmiştir.

Bu dönemde Kürt Açılımı, Yeni Osmanlıcılık, Yumuşak İslam, Arap Baharı, vb ne kadar mankurtlaştırıcı proje varsa David Philips, Graham Fuller, Henri Barkey gibi küresel ajanların pohpohlamasıyla Türkiye yönetişimine deklare ettirilmiş; ülkemiz civarındaki bütün komşularını küresel emperyalizmin oyun hâline getirmede pivot ülke rolü üstlenmiştir.

Entegrasyon Programları Mağlubiyet PsikolojisidirŞimdi postmodern darbeler sonrası postmodern bir savaş stratejisi yürürlüğe konmuş gibidir.

O da göç mühendisliği ve Türkiye’nin ULUSLARARASI GÖÇMEN KAMPI yapılması sürecidir.

Kilis’te undan on yılı aşkın bir zaman önce kurulan sığınmacı kampını ziyaret ettiğimizde yetkililer Türkiye’nin ‘kırmızı çizgisi’nin yüz bin olduğunu söylerken kampta henüz 40 bin sığınmacı vardı.

Bendeniz; “Bu sayının 4 milyonu aşabileceğini, dolayısıyla kampın AB sınırında bir yere taşınması gerektiğini…” ısrarla vurgulamıştım.

Şimdi kampların dağıtılıp bütün sığınmacıların yurdun her köşesine dağıldığı hatta yüz binlerce insana vatandaşlık verildiği bir ortamda artık Türk milleti isyana başladı.

Çünkü milli gelirin önemli kısmı beş müteahhide, diğer önemli kısmı da sığınmacılara gidiyor.

Üstelik sırf bu yüzden hükümet, defalarca ilan ettiği 2023 hedeflerinin çok çok uzağında olduğu gibi açıkladığı OVP ile de yirmi yıl önceye döndüğünü açıkça itiraf ederken nedense bu acı gerçeği bir kenara koymaktadır. Bu da göç hadisesinin gerçekten bir savaş stratejisi olduğu kanaatini pekiştirmektedir.

Bu savaşta en tehlikeli olan alıştırılmış çaresizlik psikolojisidir.

İşte bu yüzden ders kitaplarındaki manidar düzenlemeler hiç de masum değildir.

Bütün bu toplum mühendislikleri göç mühendisliğinin bir parçasıdır ve tıpkı CIA güdümündeki Fetö eşbaşkanlığı ya da eşgüdümü gibi ‘MİT tırlarının yakalatılması’ndan daha vahim bir operasyonun mütemmim cüzüdür.

Efe’nin ayağını kıran ders kitabı yazıcılığı bir ihanet üslupsuzluğudur.

Efe’yi çaresiz, Suriyeliyi ise kalıcı gösteren resim, kesinlikle istila programının zihniyetinin açık ve cüretkâr bir ifadesidir.

Evet, Cumhuriyet Savcılarımızı göreve çağırıyorum. Resimleyen, yazan, yönlendiren, talimat verenlerin arkasında ne var?

Ortaya çıkarmak millî bir ödev olduğu kadar kul hakkının gaspını önleme ve Türk milleti adına karar verme mevkiinde bulunan yargımızın vazifesidir.

[1] Adel Darwish, John Bullock, Su Savaşları, çev. Mehmet Harmancı, Altın Kitaplar Yayınevi, İstanbul 1995

[2] Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu, Su Barışı – Türkiye Ortadoğu Su Politikaları, Gümüşmotif Yayınları, İstabul 1997

Devamını Oku