Köşe yazısında ev kavramı, fiziksel bir sığınaktan öte kültür, medeniyet ve aidiyetin merkezindeki kutsal bir mekan olarak ele alınmaktadır. Türk edebiyatı ve düşünce dünyasında evin anlamı şairlerin eserleriyle irdelenirken, etimolojik kökeni ve dildeki yeri kapsamlı bir şekilde tartışılmaktadır. Ayrıca Batı düşüncesindeki intihar ve varoluş bağlamı ile ev arasındaki ilişki sorgulanarak, dilin yabancı kelimeleri sahiplenme süreci vurgulanmaktadır. Nihayetinde Türkçenin zenginliği, kelime alışverişi ve dilin milli kimliğin korunmasındaki hayati rolü eleştirel bir perspektifle savunulmaktadır.
Türkler fethettikleri ülkelerin dillerinden çekinmeden kelime alıp onu Türkçe söyleyişe katmışlardır. Ne diyor Arif Nihat Asya:
“Ben ki ateşle konuşurdum
Selle konuşurdum
İdil’le, Tuna’yla, Nil’le konuşurdum
Sangaryos’u Sakarya yapan
İkonyum’u Konya yapan
Dille konuşurdum”
Fetihçi toplumlar fethettikleri ülkelerin dillerini de, evlerini de, insanlarını da kendilerinin kuşatıcılığında yaşatırlar, tamgalarını vururlar… Vururlar, ancak; boğmadan; hayat vererek, ruh katarak yaşatırlar…
‘Ev’i anlatmak istiyorum; hani onu da yabancıdır diye dilimizden kovmaya cüret edenler çıkar diye…
Ev, sığınağımızdır, yaşam alanımız, sevgi yumağımız, yurdumuz…
İstiklal Marşı’nda Âkif; “Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak / Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak” derken de millî marşımızın mayası sayılabilecek Berlin Hatıraları’nda geçen “Korkma / Cehennem olsa gelen göğsümüzde söndürürüz / Bu yol ki Hak yoludur, dönme bilmeyiz, yürürüz / Düşer mi tek taşı sandın harim-i namusun…”
Ocak ve harim-i namus sözcükleri şüphesiz ki evimiz anlamında kullanılmıştır.
Yahya Kemal, Eve Dönen Adam olarak tarif edilirken, Beşir Ayvazoğlu’nun kastettiği ev de o geniş yurt ve medeniyetin hayat bulduğu mekândır. Beşir Ayvazoğlu Eve Dönen Adam’ı kitaplaştırmadan çok önce Divan dergimizde Yahya Kemal özel sayısına yazdığı yazıya Eve Dönen Adam başlığı atmıştı. Özellikle onun eve dönüşünün simgesi şiir Süleymaniye’de Bir Bayram Sabahı’dır. Bir miktar medeniyetine yabancılaşan insanın o bayram sabahında kendisini bulması…
Behçet Necatigil aslında Yahya Kemal’den daha çok ev(ler) şairi olarak anılır. Çünkü onun Evler şiiri, evi, modern çağın insanının daha somut yaşama ortamı olarak yansıtır.
“İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar
İrili ufaklı, birbirinden farklı
Ahşap evler, kâgir evler yaptılar
Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu
Evlerin içi devir devir değişti
Evlerin dışı pencere, duvar
Vurulmuş vurgunların yücelttiği evlerde
Kalbi kara insanlar oturdu
Gündelik korkuların çökerttiği evlerde
O fukara insanlar oturdu
Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi
Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi
Kimi hayata doymuş göründü
Bazıları zamana uydular
Evlerin içi oda üzüntü
Evlerin dışı pencere, duvar
…
İnananların kaderi besbelli evlere bağlı
Zengin evler fakirlere çok yüksekten baktılar
Kendi seviyesinde evler kız verdi, kız aldı
Bazıları özlediler daha yüksek hayatı
Çırpındılar daha üste çıkmaya
Evler bırakmadı
…”
Ne güzeldi Necatigil devrinde ev sahibi olmak, olabilmek, mazbut bir hayatı sürdürmek, yükselmek adına da tevazu göstermek…
Ya şimdi nasıl olur da iki odalı bir evin kirasını bile ödeme zorluğu çeken bir siyasetçi bir iki yılda 600 gayrimenkul sahibi olur? Ve toplum bunu nasıl normal bir şeymiş gibi algılar?
Oysa biz bir zamanlar ev ile ocağı aynı biliyorduk. Sönmez ocaklardı onlar…
Ev ile aynı çevrede mahalle kahvesi, meyhane, cami de aslında Âkif açısından yurdun; ev gibi hayatımızdaki sığınaklarıdır.
Birçok şiirinde geçen yıkılmış hanümanlar ise, yıkılmış evler barklar manasındadır.
Bir avuç toprak, mezar da ebedi evdir birçok şiirinde…
“Hanümanlar çöküyor, zelzele yalnız bana mı…”
“Dam çökük, arsa rehin, bahçeyi ‘icra’ ister”
“Yurdu baştanbaşa viraneye dönmüş Türk’ün
Dünkü şen şatır ocaklar yatıyor yerde bugün”
“Birer mezâr-ı müebbed kesilmiş evlere bak:
Beş ayda kırk bini sönmüş ki yanmıyor tek ocak”
Başka bir yerde (Vaiz Kürsüde)
“Bina-yı milleti ilâ eden temel sağlam” demektedir.
Âkif’in evinde problem yoktur, o yüzden barış ve normal dönemlerinin şairleri gibi kendi evinin içinden bahsetmez. O hanümanları ele alırken bütün Türk ve İslâm dünyasındaki yıkılmış evleri kasteder. Direnç gösteren ve emperyalizme boyun eğmeyen evler ise en son ocaklardır ki asla teslim olmayacaktır.
Bir de ev anlamına geçen yerler genellikle dost meclisleridir.
Millî şair, “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım” gibi ‘ben’ ifadesinin bulunduğu şiirlerinde bile egosundan, kendinden bahsetmemektedir. O ben, millî ruhun birinci tekil şahısla çığlığıdır âdeta…
Tıpkı Ziya Gökalp gibi:
Üç kızı için Malta’dan mektuplar yazan Ziya Gökalp’in o mektupları okunduğunda görülecektir ki, büyük Türkçü bu mektuplarında sanki bir ilahiyat hocası gibi kızlarına açık öğretimle ilahiyat dersleri vermektedir. Ve evin kutsallığı üzerinde durmaktadır. Evin ve ailenin…
Ev ona göre bir barınak değil, eş ve çocukların sevgiyle oluşturduğu bir birlik, bir kutsal mabettir.
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere ne Türkistan
Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir, Turan”
derken mümkün olan en büyük birliği ve ülkesini tarif ederken, Köy şiirinde ise köy Türkoğlu için hür bir yuvadır. Ve orada her köylünün vardır bir çifti, tarlası…
Ev Kadınında ise Türk kadınına şöyle söyletir:
“Benim evim bir cennet
Ben onun hurisiyim
Ocağımın saadet
Getiren perisiyim
Evimde ben her akşam
Bir ziyafet yaparım
İşinden gelir kocam
Mektepten çocuklarım
Sütunları somâki
Zümrüt kubbesindeki
Yüzlerce kandillerden
Yeşil nurlar dökülen
Bir çiçekli odada
Bizi toplar soframız
Bir mabettir bu oda
Sevişmemiz duamız”
Türkçülüğün Esasları’nda bir Etnografya Müzesi ihtiyacından bahseder ve orada köy hayatı, binlerce yıldan süzülüp gelen ev eşyaları sergilenecektir. Aile hayatı, ev hayatı yansıtılacaktır. Ayakkabıdan çarıktan başlayarak…
“Evlerin vesair aynen nakli kabil olmayan büyük binaların küçük modelleri yapılacaktır. Köy, şehir, köprü, cami gibi manzaraların fotografileri aldırılacaktır.” (Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Hazırlayan: Mehmet Kaplan, İstanbul 1976)
Her iki şair, yazar ve meslektaşın öngördüğü ev kutsallık içermektedir. Sonra bozulur evler. Üç katlı ahşap evin her katında ayrı bir âlem meydana çıkmaya başlar. Necip Fazıl’ın Muhasebe şiirinde olduğu gibi:
“Üç katlı ahşap evin her katı ayrı âlem
Üst kat: elinde tesbih, ağlıyor babaannem
Orta kat: mavs oynayan annem ve âşıkları
Alt kat: kızkardeşimin tamtamda çığlıkları
Bir kurtlu peynir gibi ortasından kestiğim
Buyrun ve maktaından seyredin işte evim!”

Ev ve İntihar
Eric Volant’ın İntiharlar Sözlüğünün en önemli sözcükleri arasında ‘ev’ geliyor. Ev kaçtığımız ya da kavuştuğumuz mekândır. Hayatın içinde bir insanın onsuz ne kadar evresi olabilir ki?
Yurt, yuva, ocak, yaşam alanı, aile, eş, anne, baba, çocuklar, büyükanneler, büyükbabalar ve dahası komşular, sokak, mahalle, şehir, memleket, vatan…
“Bedenin, yaşamın, cemaatin, dünyanın, kosmosun eğretilemesi olan sözcük…
İnsan varoluşunun temel belirleyicisi ikamet olgusudur.
Ölümlü dünyada bir yeri olmak.” İntiharlar Sözlüğü’ndeki evin özeti bu aslında: Ölümlü dünyada bir yeri olmak…” (Eric Volant, İntiharlar Sözlüğü, çev. Turhan Ilgaz, Sel Yayıncılık, İstanbul 2005)
Aslında burada kastettiği, yaşama tutunurken de yaşamdan koparken de sığınılması ya da yıkılması gereken mekândır; ev’in mazmunu ona göre…
Örnek verdiği birçok düşün ve yazın kaleminin yazdığı karamsar bir ev tablosudur.
“Ethos sözcüğünün esas anlamına uygun olarak ‘etik’ terimi bu disiplinin insanın yeryüzündeki günlerini düşündüğünü göstermek zorundadır.
Düşünce varlığın evini inşa etmeye çalışır, o ev aracılığıyla bağlayan şey olarak varlık, kadere uygun olarak insanın özüne varlığın gerçekliği içinde ikamet etmesini buyurur. Bu ikamet etmek ‘dünyada olmak’ın özüdür.”
“Varlığın evinden söz etmek, hiçbir şekilde varlığın üzerine evin imgesini taşımak değildir. Bundan daha çok, varlığın, olduğu şeye göre düşünülmüş özünden itibarendir ki, biz bir evin ne olduğunu ve ikamet etmenin ne olduğunu bir gün düşünebiliriz” (M. Heidegger, Lettre sur l’humanisme [İnsanlık Üzerine Mektup], Paris, Aubier, 1964, s. 151-157).
İkamet etmek, yaşamdan pay almanın klasik formudur aslında. İnsan gerçekte ruhani atmosferiyle gezgincidir, hareket halindedir; ve bu vasfıyla tarihsel olandan önceki doğal yaşamının bir rüknünü gerçekleştirir. Ancak bir sığınma ihtiyacı içinde eve mahkûm olan insan onunla hayatı güzelleştirmeye, onun içinde ve çevresinde bir ilişkiler ağı kurmaya veya kurulmuş bir ağın içinde hayatını idame ettirmeye çalışacaktır.
İntihar ile ev bizim dünyamıza ve kültürel kodlarımıza uymasa da Eric Volant yurt ve ev arasındaki ilişkiden yola çıkarak sonuçta Hiroşima şehrinin ve Auschwitz kampının ölen insanların yurdu-evi olduğu gerçeğini hatırlatarak eve girenin bir anlamda kendi ölümünü de bezediğini, senaryolaştırdığını düşünüyor.
“İnsanlar, varlıklarının bizatihi kökeninde, ikamet bunalımı içindedirler. Ekonomik konjonktür yüzünden konut bunalımı içinde olabilmekle kalmazlar, ama daha radikal bir şekilde, varlıklar ve şeyler arasında daha iyi bir şekilde yaşamak arayışı içindedirler. İntiharlar, başka insanlar tarafından esasen işgal edilmiş olan ve onları öncelleyen yasalarla yönetilen bir toprak üzerinde varoluşlarını düzenleyecekleri bir yer arayan insanların duyumsadıkları bu ‘ikamet etme sıkıntısı’nın açıklayıcı işaretleridir. Bir dilin içine kendilerinden önce inşa edilmiş olan bir eve girer gibi girerler ve bu dille, seçmiş olmadıkları örflerin ve âdetlerin içine, erkeğe ya da kadına ilişkin imgelerine uymayan kültürel ve antropolojik modellerin içine girerler. İnsanların dünyasının evi daha başka türlü ve daha iyi inşa edilmiş olabilirdi, ama maalesef tarih yeni baştan inşa edilememektedir. Hiroşima ve Auschwitz birtakım yerlerdir ve olmuşlardır, elimizden bir şey gelemez. Ve ne yazık ki, yine yineleneceklerdir. İsterseniz bunu yirminci yüzyılın sonunda Kosovalılara, Ruandalılara sorun.”
“Bununla birlikte, her halk, her dönem ve her kültür bir olmak eksikliğinden, bir ikamet sıkıntısından muzdariptir. Bu ikamet sıkıntısı bütün zamanların ve bütün yerlerin insanlarıyla çağdaştır, çünkü insanın bizatihi varlığına bağlıdır. Beri yanda, bazı kişileri, örneğin Avrupa içindeki gezinmelerini ara vermeden, dinlenmeden sürdüren hiçbir yerde ‘at home’ olamayan o Almanı, Klaus Mann’ı daha belirleyici bir şekilde etkiler görünmektedir. Jean Cocteau onun hakkında, ‘yeryüzünde kötü ikamet eden genç bir adam’ diyecektir. Kendisi de bu dünyada rahatsız olduğundan, onu yurttaşı olarak adlandıracaktır. Ünlü Thomas Mann’ın oğlu, ‘yazar malzemesini ve taşınabilir küçük kitaplığını’ boşaltarak ve onları ‘bir parça nevrotik bir manyaklıkla’ yerleştirerek, yazı mesleğinde geçici bir sığınak bulur.” (K. Mann, Le tournant, Malakoff, Solin, s. 288-289).
Bir entelektüel için yazar malzemesi olan ev ve kütüphanesi önemlidir bir insan için ne kadar nevrotik olursa olsun… Yine de ‘ev’dir ufkunun açılıp kapandığı çerçeve… Bunalımlı insan, muzdarip insan evden önce çağa karşı ‘yabancı’dır zaten. Bir ömür geçireceği ev-dünya, sığındığı kapalı ortamın içi ve dışı huzur peşinde ama sürekli huzursuzluk bilincini onunla paylaşır. Tasavvufta ve Seneca’nın temsil ettiği sofistike yaşamda bu hayatın ruhi tatmini gerçekleştiremeyeceği ama yaşanması zaruri bir kafes tanımı, bu yabancılaşmanın anlaşılabilmesi için önemli ipuçları taşır.
“Gönüllü ölümden başkaca hiçbir yerde bulamayacağı bir huzur arayacaktır. ‘Peki sonra?’ diye sormaktadır kendi kendine. Birçok eski filozof, insan bedenini ya da insan yaşamını anlatmak için ev eğretilemesinden yararlanır. Nitekim Seneca yaşamı kapısı açık duran bir ev olarak gösterir ve intihar da içinde ikamet edilen evin bir tür terk edilmesidir.” (Eric Volant, a.g.e.)
Doğaldır ki hemen bütün dinlerde o evin ilahi kudretin inisiyatifi dışında terk edilmesi, gidilen yerde bir ceza müessesesi de başlatır. İntihar eden kişi, kaderi ve kendine ikram edilen hayatı –şöyle ya da böyle– yaşaması gereken senaryoyu terk ettiği için yapımcı tarafından buradakinden çok daha büyük bir işkenceye veya ödüllendirmeye tabi olacaktır. Ödüllendirmedir evet, çünkü o zaten bunalımın, ıstırabın nüvesidir. Böyle bir cezalandırma belki de onun için ödüllendirmedir. Vicdanını ancak o şekilde dindirebilecektir. Ebedi olarak…
Ruh bağlantıları koptuğu ya da koparıldığında da ev, huzur vermiş olsa da hayatının bir döneminde, sonrasında cehennem hayatı yaşatır muhatabına… Ruh konutundan zaten dünyaya inmekle terk edilmiştir; tekrar o benimsediği konut da terk edince onu, yeni bir bunalım başlayacaktır…
“Yeni Platoncu Ambroise Macrobe, Pythagoras’ın sayılar kuramını serimlerken, zamanından önce bedeni terk eden ruhu ‘konutundan zorla kovulmuş’ olarak betimler ve şöyle der: Zincirleri çözülmüş değil de kopartılmış durumda, zorunluluğa karşı bu başkaldırının nedeni bir tutkudur; şu halde ruh bağlarını kırdığı andan itibaren lekeleniyor. Ev, kadının yeridir, silinmenin ve sessizliğin yeri, bekleyişin ve acının yeridir, söylentilerin ya da dramatik mesajların ulaştığı yerdir. Örneğin, Yunan trajedisinde kocasının savaş alanında öldüğü haberini alan yürekli kadın, utancın darbesi altında ‘iyice kapalı konutunun içinde’ kendini öldürür.” (N. Loraux, Façons tragiques de tuer une femme, s. 32).
Onların ürkütücü ölümleri özel alanda gerçekleşmiştir ve gizlenmek zorundadır. Voltaire, Dictionnaire philosophique’inin ‘Cato ve İntihara Dair’ başlıklı maddesinde, incelik ve mizahla şöyle yazar: “İntiharın havarileri, bize, yorgun düştükte insanın evini terk etmesine izin verildiğini söylüyorlar. Kabul, ama insanların çoğu çirkin bir evde yatmayı geceyi yıldızların altında geçirmekten daha çok sever.” Buna karşılık, Memmius’un Cicero’ya yazdığı ve Lucretius’un intiharını onayladığı bir mektuptan bir bölüm alıntılar: “Istırap çekmiş olmalıydı ve artık ıstırap çekmiyor. Yıkılacak hale geldiği zaman evinden çıkma hakkını kullandı. Doğru bir umudun olduğu sürece yaşa; umudunu yitirdin mi, öl; onun kuralı buydu, benimki de budur” (I. mektup). Lucretius’un kendisi de, *‘taedium vitae’*yi betimlemek üzere kentteki varsıl evini terk edip kırsal alandaki evine yollanan ve orada sıkıntı onu kaplayınca yeniden kente dönen adam imgesine başvurur (La nature des choses, Paris, Arléa, 1992, s. 143-144).
İkamet etmek, varlıklar ve şeyler arasında günlerini geçirmektir. Oysa Stoacılığın başat figürlerinden biri olan Khrisippos, yaşama nedenini bile yitirmiş bir insanın özgürlüğü yaşama yeğleyebileceğini ve ölümü seçebileceğini açıkladığında, ikametçi yaşamı günlerin geçirilmesi olarak gösterir: “Yaşamın içinde, sahip olunan varsıllıklarla orantılı bir şekilde gün geçirilmediği gibi, bizi bunaltan kötülüklerle orantılı olarak da yaşam terk edilemez, ama bizim yaşama nedenimize uygun olan ilgisiz şeylerle orantılı bir şekilde o yaşamda gün geçirilir.” (Plutarkhos, Contre les stoïciens, XVIII). Dante, İlahi Komedya’da, Floransa’daki hemşehrilerinden birini cehennemde bulur, kendisini asmış olan bu kişi eylemini şu sözlerle ona itiraf eder: “Kendi evimi, ben benim darağacım yaptım” (“Cehennem”, on üçüncü ezgi).
Améry’nin insan yaşamına ilişkin imgeseli de ev arketipinden esinlenir. Yaşamak, bir ev inşa etmektir; ölmek, onu tahrip etmek ya da tahrip olmuş görmektir. İnsan, “evini inşa ederken, bir yandan da şantiyenin kalkışının kutlanacağı andan itibaren o evin yıkılacağını bilen bir varlıktır […] Evini alnının teriyle inşa eder, birbiri ardından tuğla koyar, doğramalarını yerleştirir –bütün bunlar beyhude yere yapılacaktır” (Porter la main sur soi, s. 49-50). Gerçekten de insan bir gün gelip onu kapacak olan ölümün artan bilgisi içinde yaşar. Yapabileceği tek şey, hakkından geleceğini bile bile, sözün dolambaçlarıyla yapabildiğince iyi bir şekilde ondan korunmaktır. Doğaya karşı bir olayken, ölüm böylece aşama aşama “doğal” olan şey olarak düşünülür olmuştur. İntihar için de bu böyledir. İnsan varoluşunun belli bir anında, intiharı, başına gelebilecek bir şey olarak sonuçta her zaman düşünür. “Buğday tacirinin inşa etmiş olduğu ev, şantiye bittiğinde yıkılmadı, onu, kendine karşı kötü niyetli bir edimle, düşünüp taşınarak tahrip eden kendisi oldu; evet, yapıtına iyi bir şekilde göz kulak olamama noktasına gelmişti, bunun için istenci ve cesareti vardı” (s. 52). İntiharın “doğal” bir edim olarak yorumlanışı yaşamdaki başarısızlığın kabul edilmesine ya da “evin tahrip edileceğine ilişkin inanca” (s. 58) fazlasıyla bağlıdır. İntiharın doğal boyutunun bu kabulü yalnızca intihara eğilimli kişiye özgü değildir.
“Ölüm düşüncesiyle, onu ciddiye almasa bile yüzleşen her kim olursa olsun, Max Frisch’in doğruladığı gibi, bir gün kendi kendine şöyle diyecektir: ‘Mademki her türlü şıkta ancak ölmek için yaşıyorum, evimi şantiyenin sonunda yıkılmak üzere inşa ediyorum, ölümden önce ölüme kaçmam daha iyi olur’, ya da eğer düşüncesini derinleştirir ve kesinleştirirse şöyle diyecektir: ‘Hiçliğin saçmalığına dalmak için varoluşun saçmalığını terk edeyim.’”
Ev kadınla ve yaşamla özdeşleştirilmiştir. Evin birinci işlevi bir çatı sunmak ve ikamet edenleri kötü havalardan ve ölümden korumaktır. Kimi zaman ev bir tahrik ya da suç mekânı halinde yozlaşır. O zaman, bedenleri kırılganlıkları içinde muhafaza etmek olan görevine yönelik tehdit altında, o bedenler için ölüm tehdidi haline gelir. Oysa sevgilinin yaşadığı bir evde, nefretin silahı susar ve kan silinir. Artık orada öldürülmez; en çoğu, ötekinin dikkatli mevcudiyeti altında ölünür. Henri de Montherlant, “Tehdit Altındaki Ev” isimli şiirinde evin bu arkaik imgesini mükemmel bir şekilde dile getirir: “Gelsin, gelsin o sevgili, tehdit altındaki eve,/Tabancanın vurduğu, insanın kanının fışkırdığı o yere./Gözlerim, tıpkı atlarınki gibi, hâlâ yanlara bakıyor./Gözlerim tıpkı son kez parlayan şeylerin parladığı gibi parlıyor./Oturunuz, sevgili, aşağıda, yemek odasında./Ayakkabınızın bağını tutayım parmaklarımın arasında./Bir parmağım ayakkabınızla çorabınızın arasına kayıp orada kalsa./Sevgili o şeydir ki ölünmez onun yanında./Ve eğer orada ölünüyorsa, ölünsün varsın, değil mi ki yanında/Varsın ölünsün, sevincinin kocaman sabit gözleri karşıda.” Bkz. Etik
Yazar ev maddesinden etik maddesine boşa geçilsin istememektedir. Vardır bir sebebi. Çünkü etik olmadan ev, intiharlar, cinayetler durağı da olabilir a…
İntihar ile ev ilişkisi bunalımlı Batı toplumunun işidir diye kestirip atabiliriz. Ama artık öyle olmadığını biliyoruz. Ancak bize kadim ‘ev’i anlatan ve dilimizin en güzel sözcüğünü kurtaran bir edebiyat dersleri yazarımız var: Nihat Sami Banarlı; ondaki eve insan ister istemez hürmet eder.
Nihat Sami Banarlı ‘ev’ hakkında en güzel yazıyı yazan adamdır.
“Güzel Evin Hikâyesi / Göçer Evlü’ler”
“Vaktiyle EV kelimesinin öztürkçe oluşu, beni bir evim olmuş gibi mesut ederdi. Bu kelimenin dilimizde alev gibi, sıcak bir sesi vardır. Hiç yakmayan, fakat ısıtan bâzan serinleten bir ses. Yazın çok sıcak günlerinde eve gidip serinlemek yahut, kışın çok soğuk günlerinde eve gelip ısınmak… Evde dinlenmek hatta evde çalışmak… Bütün bunları çok güzel yapan tılsımın başında sanki ev sözünün bu ince, sıcak sesi de vardı.
Nice asırlar önce, atalarımızın dilinde ev demek, çadır demekti. Anadolu’ya akın akın gelen Oğuz Türklerinin de göçer evlü oldukları bilinir. Bunlar, çadırlarını dürüp bir yerden bir yere çok kolay göçebilen aşiret ve kabile halindeki Türklerdi. XVI. asırda manzum bir Târîh-i Âl-i Osmân yazan şâir Hadidî, Anadolu fâtihi Süleyman Şah’tan bahsederken:
“Süleyman Şâh o kavmin Hânı îmiş
Göçer evlû-lerin Sultanı îmiş”
mısralarını söyler. Aynı söz, Âşık Paşazâde Târîhi’nde: “(Kâfir) beğleri ittifak ettiler kim bu göçer evlü Türk’ü kendülerin üzerinden irâğ edeler.” cümlesiyle söylenir. Bu göçer evlü Türk de yine Kutalmış Oğlu Süleyman Şah ordusudur.
Neşrî ise Kitâb-ı Cihan-Nümâ’sında aynı Türklerden:
“Göçer evlü etrâkin (Türklerin) cümlesi ellibin hâne, reisleri Süleyman Şah’a uyub gelüp Rum’a döküldüler” şeklinde bahseder.
Bütün bunlar, bir ordu millet halindeki Türklüğün, bugünkü Türkiye topraklarına fethe geldiği devrin çizgileridir. Gerçi onlar çadırda yaşar ve çadırlarıyla birlikte göçerlerdi ama bu çadır hayâtı, Türk tarihinde bir göçebe hayat olduğu kadar, orijinal bir çadır medeniyeti yüceliğinde idi.
Çadır, Türkün aziz eviydi. Onu en iyi ipek kumaşlarla yapardı. İçini, dışını üstün bir sanatla ve altından, gümüşten, ipekten yapılmış türlü sanat eserleriyle süslerdi. Büyük, çok büyük çadırları vardı. Bunlara ban ev denirdi. Ban ev, ulu ev yâni büyük çadır demekti. Bu çadırlar altın başlı olur, pencerelerinin pervazları altından yapılır, içlerine yüzlerce ipek halı döşenirdi. Orta direklerin tepesine, Gök-Türkler çağında altından bir bozkurt başı ve Müslümanlıktan sonra başka başlık konurdu. Sonra, Türkler, yeni vatana yerleşip ahşaptan ve kerpiçten yerli meskenler yapmaya başlayınca bunlara ev dediler.
Ev… Çocukluğumda ve bugün hâlâ bir yere gitmek için daha kapısından ayrılırken hasretini duyduğum bu aziz yuvanın adıydı. Ev hasreti, vatan hasreti gibi bir şeydi. Büyük Fatih yangınında, içindeyken o kadar mesut olduğum kocaman evimizin yanışını gören çocuk gözlerim buna âdeta inanmak istememişti. Tutuşan, ayrılan, çatırdayıp yıkılan çatıların, odaların bize bir oyun oynadıklarını; az sonra bu sihirbaz dumanları dağılırken tekrar birleşip yine bizim evimiz olacaklarını vehmetmiştim.
Türk yazısında ev
İşte bunun için ev kelimesi bence dilimizin Kâbe gibi aziz sözlerindendi. Eski Türk (Gök-Türk) yazısının birçok harfleriyle Türk icadı olduğunu düşündüğüm ve ispatlamaya çalıştığım zamanlarda, evvelce söylenmişlere ilâveten, ev harfi de benim sevgili delîlimdi. Bu Türk yazısında ok birleşik harfi ok biçiminde; ya harfi yay şeklinde; se, sü harfi süngü çizgisindeydi. Göktürkler tarafından eb (ev) diye seslendirilen ince b harfi de tıpkı çadıra benziyordu. Şu halde bu eb-be harfi de bir Türk icadıdır, diyordum.
Sonra eski Türkçe kelimelerin de çok mühim bir kısmının öztürkçe olmadığına ve dilcilerimizin bu mevzuda büyük hataya düştüklerine dikkat etmek zorunda kaldım. Bir de baktım ki Türk dili daha ilk çağlardan itibaren bir imparatorluk dili hâlinde kurulmuştur. Ondaki kelimelerin pek çoğu eski Türk zaferlerinin hatırasıydı. Hemen bütün Asya milletlerini, asırlarca hatta çağlarca kendi kudretli hâkimiyetleri altında tutan Türkler, fethettikleri veya hüküm yürüttükleri o ülkelerden vergi alır, baç alır gibi kelimeler de almışlardı. Bu kelimeler orta ve uzak Asya medeniyetinde ortak kelimelerdi. Yeryüzünde milletlerarası ortak medeniyetler kurulur da bu medeniyeti kuran veya ona katılan milletler arasında hem de çok sayıda ortak kelimeler olmaz, bu mümkün değildi. Eski Türkler de hem medeni alışverişlerde bulundukları hem hükümleri altında tuttukları bu milletlerin dillerinden kelimeler almış ve onlara kelimeler vermişlerdi. Türkçeye bu mâcerâ içinde Çince’den, Hintçe’den, Kore dilinden, Moğolca ve Soğdakça’dan hatta Yunanca’dan kelimeler girmişti. Bir gün bir de baktım ve öğrendim ki bizim eski ve aziz yuvamız olan çadır’ın Türkçe bildiğimiz ev adı da Türkçe değilmiş. Bu kelime de bir medeniyet hatırası olarak, Türkçeye cenup dillerinden birinden gelmiş. Türkçeye Göktürk yazısının birçok harfleri gibi, bu harfi bu kelimeyi de veren cenup dilleri, en kuvvetli görüşlere göre, Sâmi-râmî dillerdir. Şimdi işte ev sözünün kısa târihini söyleyeceğim:
Evin Tarihi
Şimdi öyle anlaşılıyor ki év kelimesinin de aslı en eski alfabelerdeki B harfidir. Bu harf eski Mısır hiyeroglifinde dört köşe, ev biçiminde bir plan-resimdi. Bugünkü Latin yazısına esas olan Yunan ve Sâmi alfabelerinde de aynı B harfi, bu ev resminin daha stilize edilmiş, iki odalı bir evin planı hâlinde yazılmıştı. Bugün hâlâ Latin yazısındaki büyük B, bu iki odalı ev planından başka bir şey değildir.
Bu harfin adı ise; hepsi de ev mânâsına gelmek şartıyla, Sâmî-râmî dillerde bet, Fenike ve İbrânî dillerinde beth, Yunancada beta’dır. Bu harfin Arapçadaki ilk adı da bugün Türkçede bile ev mânâsında kullanılan beyt-beyittir. Ayrıca eski Sümer çivi yazısında bu harfe çatılı ev biçiminde, yine ev mânâsında ve ab sesiyle rastlanılmıştır.
İşte bizim önce Yenisey-Göktürk yazılarında rastladığımız B=Eb harfi de ev mânâsındadır. Şimdi çok iyi anlaşılıyor ki Eb harfi, diğer bütün alfabelerde olduğu gibi daha hiyeroglifle ve belki daha evvel başlayan milletlerarası B harfiyle tam bir ortaklık halindedir.
Göktürkçe’de mesela at kelimesi, nasıl tek bir kalın T ile yazılır ve at okunursa ev = eb kelimesi de tek bir b harfiyle yazılıyor ve eb = ev okunuyordu. Bu eb kelimesinin ev okunması eski-yeni Türkçede çok rastlanan bir b-v değişiminden başka bir şey değildir. Eski Türkçedeki eb-ev harfinin şekli de yine çizgiye vurulmuş bir çadır biçimiydi. Türklerin bu harfi millileştirirken gösterdikleri milli üslup bu çizgideydi.
Netice
Bu neticeye bundan 25-30 yıl önce varsaydık ev kelimesinin öztürkçe olmayışı beni evsiz kalmışım gibi üzebilirdi.
Çünkü o zaman ben de mektepten ve çevreden aldığım terbiye icabı, aşırı milliyetçiydim. Daha doğrusu milliyetçiliği yalnız biz bize olmakta, içe kapanmakta sanıyordum. Ziya Gökalp’in;
“Aruz sizin olsun, Hece bizimdir”
deyişindeki dar görüş içindeydim. İlk verdiğim edebiyat derslerinde talebeme edebiyat yerine sav erdem dediğim olmuştu. Bir dilin bütün kelimeleriyle özdil olamayacağını biliyor, ama yine de içimin isteğine kapılıyordum. Bunda bir parça da imparatorluğumuzun yıkılışını bize kendi öz milletimize ve öz vatanımıza dönüş diye tanıtan ve yalnız Anadolu topraklarına sığınmamızı bir zafer gibi gösteren zihniyetin tesiri vardı. Bu özdil gibi acayip bir öz vatan anlayışıydı. İyi ama Edirne öz vatandı da Selanik ve Üsküp neden değildi?
“Üsküp ki Yıldırım Beyazıd Han diyarıdır
Evlad-i Fâtihân’a onun yadigarıdır”
diyen şair yanlış mı söylüyordu? Üsküp şehrini hiç yoktan vâr edenler biz Türkler, bizim atalarımız değil miydi?
Kars, Ardahan öz vatandı da Kerkük neden değildi? Bugün hâlâ yüzde doksanı Türk olan 300.000 nüfuslu bu şehir, Lozan onu hudutlarımızın dışında bıraktı diye artık vatan sayılmayacak mıydı? Ve yıllar ilerledikçe anladım ki bu işlerde yalnız ilmin dediği doğrudur. Kaldı ki ilim benim dilim ve milliyetim adına hem gerçek hem de daha göğüs kabartıcı iftiharlar söylüyordu.
İlim, sen her çağda imparatorluk kurmuş bir milletsin, diyordu. İlk ve orta çağda katıldığın iki büyük medeniyetin de en üstün milletiydin, diyordu. Topraklarında rakipsiz hâkimiyetler kurduğun milletlerle medeniyet alışverişi yaptığın müddetçe dil, yâni kelime alışverişi yapman da tabiidir, diyordu. Bak, II. Dünya Harbi’nden bu yana, eski 125 bin kelimelik İngilizceye yalnız Kore ve Japon dillerinden 4.000 kelime girdiğini en son istatistikler söylüyor; İngiliz kültürü bunu bir zafer gibi îlân ediyor; çünkü bu giren kelimeler, eskiden de şimdi de İngiliz ordu ve donanmalarının veya İngiliz dilinin, üstün medeniyet olarak girdiği yerlerden derlenmiştir. Çünkü bu kelimeler İngilizceye girdikleri gün hemen bütün sesleri ve yapılarıyla İngilizce olurlar. Tıpkı senin asırlar ve çağlar boyunca Türkçeleştirdiğin kelimeler gibi, diyordu.
Artık ev kelimesi ister Türkçe, ister Türkçeleşmiş olsun, bundan ne çıkar, diyebiliyordum. Ev kelimesi öztürkçe olmasa da şu öztürkçe diye uydurulan ilişki sözünden, sözcükten, örneğinden, şu kitap yerine betik demekten, şu hayal yerine görüt demekten bin kez daha güzel ve milli değil midir? Başka dillerin o bet evlerini ev sıcaklığına koyan bizim zevkimiz, bizim medeniyetimiz değil mi?
İstanbul’u Türk yapışımızla ev’i, su’yu, yasa’yı, sıra’yı veya para’yı Türk yapışımız arasındaki fark ne? İş yalnız almakta değil, alınana milli damgayı vurmaktadır. O zaman kelimelerin de İstanbul gibi, bütün Anadolu gibi her şeyden çok Türk olduğu görülür.
Nihayet bizim fethettiğimiz kelimeler de fethettiğimiz ve bugün üzerinde yaşadığımız topraklar gibi bizim büyük günlerimizin ve büyüklük duygularımızın hâtıralarıdır. Şimdi bu kelimeleri kovup bir küçüklük duygusu içinde büzülmeye sebep ne?
Bizim dil konusunda yapacağımız iş, kelime fethinden, hatta kelime ithalinden korkmamaktır. Şu şartla ki onlara İngilizlerin, Fransızların, bilhassa büyük Türk halkının yaptığı gibi derhâl millî damgamızı vurabilelim! Onları Türkçenin sesiyle ve kendi estetiğimizle millileştirelim. Çünkü ortak medeniyetler içinde milletlerin en büyük zaferi işte bunu yapmak, bunu yapabilmektir.
Bizim dilimizi yıkıp mahvetmekle meşgul kişiler, bunu idrak edebilselerdi veya İkinci Dünya Harbi yıllarının aşağılık dil politikası Türkçeyi mahvetmeğe yönelmeseydi, şimdiye kadar hem Türk dili hem de Türk medeniyeti ne kadar yükselmiş olacaktı.”
Dilimizde karmaşa yaratmak isteyenler Türk milletine en büyük kötülüğü yapıyorlar. Türkçe, Türklüğün sonsuza kadar yaşaması ve yaşatılması için biricik araçtır. Elbette duru, anlaşılabilir Türkçe kullanmak, öz Türkçe olan sözcükleri yeğlemek günlük yaşamda gözetmemiz gereken ilkedir. Ancak bunu edebî eserler sayesinde pekiştirebiliriz. Ve Türk’ün o kutlu geçmişinden kopmadan… Bu konuda duyarlılık gösterenleri anlamak, ancak dilimizi karmaşaya sürüklemek isteyenleri onlardan ayrı değerlendirmek gerekir. Dilimizi karmaşaya sürüklemek isteyenler, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni bile anlayamayan nesiller yetişsin istiyorlar. İstiklal Marşı’mızı da…
Ve evden kopsunlar, eve hiç uğramasınlar… Oysa biz ev ile intihar ilişkisi kuran bir Batı düşüncesini anlamaya çalışsak da ondan olamıyoruz. Yani ki intihar etmek istemeyiz; değil mi?
Yaşamak ve yaşatmak dururken…











