Bu köşe yazısı, Alparslan Türkeş tarafından temelleri atılan ve ağır bedeller ödenerek inşa edilen ülkücü hareketin tarihsel gelişimini ve güncel dönüşümünü ele almaktadır. Yazar, Devlet Bahçeli liderliğindeki mevcut yönetimin geçmişteki kırmızı çizgilerinden saparak terör örgütü liderine yönelik yaptığı çağrıları sert bir biçimde eleştirmektedir. Bozkurt ve mankurt simgeleri üzerinden yapılan karşılaştırmayla, siyasi lidere sorgusuz bağlılık yerine millî ilkelere ve şehitlerin mirasına sadık kalınması gerektiği vurgulanmaktadır. Makale, Türk milliyetçilerini hafızalarını koruyarak savundukları değerler ile güncel politik çelişkiler arasında bir tercih yapmaya davet eder. Sonuç olarak, hiçbir şahsi ikbalin veya siyasi hesabın Türk milletinin bağımsızlığından ve hareketin temel doktrinlerinden daha üstün olamayacağı savunulmaktadır.
Bozkurt, Türk milletinin hafızasında yalnızca bir sembol değildir. Bağımsızlığın, mücadele azminin ve esareti reddeden millî iradenin ifadesidir. Mankurt ise hafızasını ve kimliğini kaybederek kendisine söylenenleri sorgulamadan benimseyen insanı anlatan edebî bir kavramdır.
Alparslan Türkeş’in öncülüğünde siyasi bir harekete dönüşen Türk milliyetçiliği kolay şartlarda büyümedi. Türkeş ve dava arkadaşları, güçlü ve bağımsız bir Türkiye ülküsüyle yola çıktı. Dokuz Işık öğretisi etrafında teşkilatlar kuruldu, Ülkü Ocaklarında gençler yetişti ve Türk dünyasının geleceğine uzanan büyük bir ülkü inşa edildi.
Bu uğurda nice insan hayatını kaybetti, nice aile evladını toprağa verdi. Binlerce ülkücü cezaevlerinden ve mahkeme salonlarından geçti; baskı ve işkence iddialarıyla anılan ağır dönemler yaşadı. Bu mücadeleyi verenler arasında idam sehpasında can veren ülkücüler de vardı. Hareketin lideri Alparslan Türkeş de 12 Eylül 1980 darbesinin ardından yaklaşık dört buçuk yıl tutuklu kaldı.
O yıllarda yalnızca insanlar değil, ülkücü hareketin temsil ettiği siyasi düşünce de yargılanmak istendi. Buna rağmen hareket ayakta kaldı. Yasakların sona ermesinin ardından teşkilatlar yeniden kuruldu ve ülkücü hareket Türk siyasetindeki yerini tekrar aldı.
Alparslan Türkeş, 4 Nisan 1997’de vefat ettiğinde arkasında yalnızca bir siyasi parti bırakmadı. Türkiye’nin dört bir yanına ve Türk dünyasına yayılan, uğruna ağır bedeller ödenmiş büyük bir siyasi miras bıraktı.
18 Nisan 1999 seçimleri, Türk milliyetçilerine ülke yönetiminde söz sahibi olabilecekleri tarihî bir fırsat sundu. MHP yaklaşık yüzde 18 oy aldı ve 129 milletvekiliyle Türkiye’nin ikinci büyük partisi oldu.
Bu başarıyı yalnızca Devlet Bahçeli’ye mal etmek doğru değildir. 1999’da ulaşılan siyasi başarı; Alparslan Türkeş’in bıraktığı mirasın, cezaevlerinde çile çekenlerin, şehitlerin, idam sehpasında can verenlerin ve işkenceye uğrayanların ödediği bedellerin siyasi karşılığıydı. Gücünü Türkiye’nin ve Türk dünyasının tarihinden, kültüründen ve ülkülerinden alan bu yükseliş, en zor şartlarda bile davasından vazgeçmeyen adsız ülkücülerin emeğiyle gerçekleşmişti.

Devlet Bahçeli, Türk milliyetçiliğinin siyasette güç kazandığı bir dönemde bu mirasın yönetimini devraldı. Başlangıçta millî ve manevi değerleri öne çıkaran bir dil kullandı. “Önce ülkem” dedi. Abdullah Öcalan’ın idam edilmesini savundu. Üniter devlet yapısının korunmasından ekonomik kalkınmaya kadar ülkücü camianın hassasiyetlerine seslendi ve camianın güvenini kazandı.
Ancak zaman içinde Bahçeli ve mevcut MHP yönetimi, geçmişteki söylemleriyle belirgin biçimde çelişen farklı bir siyasi çizgi benimsedi. Bir dönem Öcalan’ın idamını savunan Bahçeli’nin; terörün sona erdiğini ve örgütün dağıtıldığını açıklaması şartıyla Öcalan’ı TBMM’deki DEM Parti grubunda konuşmaya çağırması, “umut hakkından” yararlanabileceğini söylemesi ve silah bırakan örgüt mensuplarına yönelik hukuki düzenlemeler içeren çerçeve yasaya tam destek çağrısında bulunmasının ciddi bir siyasi yön değişikliği olduğu kanaatindeyiz.
Bir siyasi liderin zaman içinde görüşlerini değiştirmesi mümkündür. Ancak bu değişim, partinin kuruluş ilkeleri ve tabanın yıllarca savunduğu değerlerle çelişiyorsa sorgulanması doğaldır. Buradaki asıl mesele Bahçeli’nin siyasi çizgisindeki değişimden çok, ülkücü camianın kişilerle ilkeler arasındaki tercihini açıkça ortaya koyup koyamayacağıdır.
İşte bu noktada bozkurt ile mankurt kavramları arasındaki sembolik ayrım belirginleşir. Bozkurt; davasını, ülkesini ve milletini her türlü makamın üzerinde tutar. Yanlış kendi partisinden veya liderinden gelse bile susmaz. Sorgular, itiraz eder ve ilkelerinden vazgeçmez. Çünkü onun sadakati kişilere değil; Türk milletine, Türk vatanına ve şehitlerin hatırasınadır.
Mankurt kavramı ise geçmişte savunulan değerlerle bugün benimsenen politikalar arasındaki çelişkinin sorgulanmadan kabul edilmesini anlatır. Dün yanlış bulunan bir düşüncenin, yalnızca siyasi yönetim yön değiştirdiği için bugün doğru kabul edilmesi; hafızanın ve bağımsız iradenin terk edilmesi anlamına gelir.
İlkelerle çeliştiği düşünülen bir siyasete tepki göstermek davaya karşı çıkmak değildir. Aksine, siyasi makamları ve kişisel çıkarları ilkelerin üzerinde tutmamak, demokratik sorgulamanın bir gereğidir. Hiçbir kişi Türk milletinden, hiçbir makam Türkiye Cumhuriyeti’nden ve hiçbir siyasi hesap şehitlerin hatırasından üstün değildir.
Bugün Türk milliyetçilerinin önündeki soru açıktır:
İnançlarımızı, hafızamızı ve ilkelerimizi koruyan bozkurtlar olarak mı kalacağız, yoksa siyasi yön değişiklikleri karşısında kendi doğrularımızdan vazgeçerek mankurtlaşmayı mı kabul edeceğiz?
Haksızlık ve ilkelerden uzaklaşma karşısındaki sessizlik, her zaman sadakat değildir.











