Kınamak Yetiyor mu?

featured

Gencehan Tunay yazısında, Türkiye’nin yaklaşık yarım asırdır süregelen terörle mücadelesini ve son dönemde hız kazanan siyasi çözüm arayışlarını eleştirel bir perspektifle değerlendirmektedir. Yazar, terör saldırılarına karşı gösterilen sözel kınamaların caydırıcılık noktasında yetersiz kaldığını ve örgütün geçmişteki taleplerinin günümüzde meşru siyasi başlıklar haline geldiğini savunmaktadır. 2024 ve 2026 yılları arasındaki olası gelişmeleri bir kronoloji üzerinden sunarak, devletin kırmızı çizgilerinden verilen tavizlerin gelecekte daha ağır sonuçlar doğurabileceğine dikkat çekmektedir. Metin boyunca, millî hassasiyetlerin korunması adına sadece tepki göstermenin ötesine geçilmesi gerektiği vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, Türk milletine tarihî bir bilinçle özüne dönme ve toplumsal bütünlüğü tehdit eden bu sürece karşı daha etkili bir duruş sergileme çağrısı yapılmaktadır.

 

Eğer yalnızca sert kınamalarla sorunlar çözülebilseydi, bugün ne PKK terörü hâlâ Türkiye’nin gündeminde olurdu ne de “Terörsüz Türkiye” adı altında yeni bir süreç tartışılırdı.

Yaklaşık yarım asırdır PKK terörüyle mücadele ediyoruz. Askerimizi, polisimizi, öğretmenimizi ve vatandaşlarımızı kaybettik. Şehirlerimiz bombalandı, köyler basıldı, ocaklar söndü.

Her saldırının ardından devletin en üst makamlarından vatandaşına kadar hepimiz kınadık, lanetledik, meydanlara çıktık. Elbette yapılması gereken buydu. Fakat yarım asrın sonunda artık şu soruyu sormamız gerekiyor:

Kınamak tek başına ne kadar caydırıcı oldu?

Türk milletinin hafızasında kalan saldırılardan yalnızca bazılarını hatırlayalım:

1984 – Eruh ve Şemdinli saldırıları

1987 – Milan Köyü katliamı

1993 – Bingöl-Elazığ yolunda 33 erin katledilmesi

1993 ve sonrası – Öğretmenlere yönelik saldırılar

1995 – Hamzalı Köyü katliamı

2007 – Dağlıca saldırısı

2008 – Aktütün Karakolu saldırısı

2011 – Çukurca saldırıları

2012 – Gaziantep bombalı saldırısı

2016 – Ankara Merasim Sokak saldırısı

2016 – İstanbul Beşiktaş saldırısı

2016 – Kayseri saldırısı

2017Eren Bülbül ve Astsubay Ferhat Gedik’in öldürülmesi

2017 – Öğretmen Necmettin Yılmaz’ın öldürülmesi

2017 – Öğretmen Şenay Aybüke Yalçın’ın öldürülmesi

2021 – Gara’da 13 Türk vatandaşının öldürülmesi

2024 – TUSAŞ saldırısı

Ve yüzlerce saldırı daha…

Ne acıdır ki bunca acının ardından, dün terör örgütünün silah ve şiddetle dile getirdiği bazı siyasi başlıklar bugün devlet ve siyaset düzeyinde tartışılır, komisyonların ve hukuki düzenlemelerin konusu hâline gelmiştir.

Şimdi bir de nereden nereye geldiğimize bakalım:

1 Ekim 2024 – Bahçeli’nin DEM Parti milletvekilleriyle tokalaşması

22 Ekim 2024 – Öcalan’ın Meclis’te konuşması ve “umut hakkı” çağrısının gündeme gelmesi

23 Ekim–28 Aralık 2024 – Öcalan’la görüşmelerin başlaması

Ocak–Şubat 2025 – İmralı heyetinin siyasi parti temasları

27 Şubat 2025 – Öcalan’ın PKK’ya silah bırakma ve fesih çağrısı

Mayıs 2025 – PKK’nın kongresi, fesih ve silah bırakma açıklaması

9 Temmuz 2025 – Öcalan’ın videolu mesajı

11 Temmuz 2025 – PKK mensuplarının sembolik silah bırakması

5 Ağustos 2025 – TBMM’de Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun kurulması

21 Kasım 2025 – Komisyonun Öcalan’ı İmralı’da dinleme kararı

24 Kasım 2025 – TBMM Komisyonu heyetinin İmralı’da Öcalan’la görüşmesi

2026 – Komisyon raporu ve hukuki düzenleme süreci

5 Ağustos 2026 – Çerçeve yasa teklifinin TBMM’ye sunulması

10 Ağustos 20267595 sayılı çerçeve yasanın TBMM’de kabul edilmesi

Dün terör saldırılarını, şehitlerimizin kanı yerde kalmasın diye kınıyorduk. Bugün ise aynı örgütle ilgili süreçte taviz olarak gördüğümüz siyasi ve hukuki adımları kınıyoruz.

PEKİ BUNDAN SONRA NELERİ KINAYACAĞIZ?

Yıllarca bebek katili olarak nitelendirilen Abdullah Öcalan’ın serbest bırakılmasını, kendisine siyasi haklar tanınmasını ve TBMM’de siyasi bir rol üstlenmesinin önünün açılmasını mı kınayacağız?

Ana dilde eğitim ve Kürtçeye yeni hukuki statüler getirilmesini mi?

Anayasanın bu talepler doğrultusunda değiştirilmesini mi?

Özerkliğe giden siyasi ve idari düzenlemelerin önünün açılmasını mı?

KGM gibi devlet kurumlarının, millî hassasiyetler açısından taviz olarak gördüğümüz uygulamalara yenilerini eklemesini mi?

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun devletin resmî makamları tarafından terör örgütünün kullandığı siyasi ve coğrafi kavramlarla tanımlanmasını mı?

Türkiye’nin bir bölümünde, ülkenin bütününden farklı bir siyasi ve coğrafi aidiyet algısının oluşturulmasını mı?

Yoksa bugün öngöremediğimiz daha ileri talepler yarın birer birer karşımıza çıktığında onları da birkaç cümleyle kınayıp geçecek miyiz?

 

KINAMAK YETMİYOR

Kınamak demokratik bir tepkidir; ancak yarım asrın tecrübesi göstermiştir ki arkasından demokratik, siyasi ve hukuki sonuç gelmeyen kınamanın caydırıcı gücü yoktur.

Bugün terörün yöntemi ve mücadele zemini değişmiş, bazı talepler siyasetin gündemine taşınmıştır. KGM’nin yol levhalarındaki uygulamaları da bizim açımızdan bu değişimin en görünür örneklerinden biridir.

“Terörsüz Türkiye” taraftarları taleplerini adım adım dayatırken biz yalnızca kınamakla yetiniyoruz.

Son sözü, Bilge Kağan’ın asırlar öncesinden Türk milletine seslenen kutlu çağrısına bırakıyorum:

“Ey Türk! Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe; Türk milleti, ilini ve töreni kim bozabilir?”

Ve o kadim çağrının bugüne ulaşan mesajıyla:

“Ey Türk! Titre ve kendine dön!”

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!