Prof. Dr. Fuat Gürdoğan tarafından kaleme alınan bu metin, mevcut siyasi aktörlerin halkın gerçek sorunlarından kopuk olduğunu ve toplumsal bir değişimin kapıda olduğunu vurgulamaktadır. Yazar, siyasetçilerin yapay gündemlerle uğraşırken vatandaşın ekonomik dar boğaz ve gelecek kaygısıyla baş başa bırakıldığını savunur. Tarihteki 1950 seçimlerine atıfta bulunarak, sessiz çoğunluğun biriken öfkesinin ilk seçimde demokratik bir patlamaya dönüşeceğine dair güçlü bir öngörü paylaşılır. Ankara’daki koltuk hesaplarının aksine, sokağın asıl önceliğinin liyakat, refah ve onurlu bir yaşam olduğu ifade edilir. Metin, halkın sabrının tükendiğini ve sandık başına gidildiğinde mevcut siyasi yapının büyük bir sarsıntıyla değişeceğini öne süren sert bir uyarı niteliğindedir.
Ankara’da klimalı odalarda koltuk hesabı yapanlar duymuyor.
Sokaktaki fırtına, sandığa doğru sessizce yaklaşıyor.
Parti genel merkezlerinde hep aynı bayat, miladı dolmuş ezberler.
Kimin kiminle yan yana duracağı…
Kimin hangi delegeyi ikna edeceği…
Tiyatro dekoru aynı.
Sadece oyuncuların makyajı tazeleniyor.
Oysa dışarıda, o yapay kavgaların tamamen uzağında başka bir Türkiye var.
Mutfaktaki yangını istatistik oyunlarıyla gizlemeye çalışıyorlar.
Meydanlardaki o derin, sessiz ve öfkeli dalgayı göremiyorlar.
Sosyal medya hesaplarıyla kamuoyu dizayn ettiğini düşünen modern zaman siyasetçileri, sosyolojinin temel kurallarını ıskalıyor.
Tarih, sessiz çoğunluğun sandıkta yazdığı destanları anlatır.
Arşive bakıyoruz.
14 Mayıs 1950.
Cumhuriyet tarihinin en kırılgan dönemiydi.
Tek parti döneminin kurmayları, fildişi kulelerinden bakıp sokağın ne hissettiğini anlamaktan çok uzaktı.
Gazeteler başka yazıyor, devlet bürokrasisi başka konuşuyordu.
Ama o gün sandık milletin önüne geldiğinde, kimsenin tahmin edemediği bir sarsıntı yaşandı.
Sessiz çoğunluk, tek bir satır bile kavga etmeden…
Tek bir camı bile kırmadan…
Sadece sessizce mührü eline aldı.
Ve o mühür, kibirli koltukları bir günde alaşağı etti.

Bugün de tarih tekerrür ediyor.
Çünkü bu topraklarda insan olmak, her sabah kaygıyla uyanmak demek hâline geldi.
Mutfakta tencereyi nasıl kaynatacağını düşünmekten saçları ağaran annelerin sessiz gözyaşları var bu ülkede.
Sabahın kör karanlığında, dolmuş parası cebini yakmasın diye kilometrelerce yürüyen babaların onurlu omuzlarındaki o ağır yük var.
Akşam eve eli boş dönmemek için dükkânının ışığını kapatmaya korkan, veresiye defterinin sayfaları arasında ezilen esnafın gururu kırılıyor her gün.
Diplomalı evladının yüzüne bakarken içi sızlayan, “Biz nerede hata yaptık?” diye gizli gizli ağlayan anne babaların çaresizliği bu ülkenin asıl gerçeğidir.
Siz hangi suni gündemin kavgasını veriyorsunuz?
İnsanlar artık liyakat istiyor, nefes almak istiyor.
Çocuklarının bu topraklarda bir geleceği, bir neşesi, bir hayali olsun istiyor.
Ne iktidarın duymak istemediği feryatlar ne de muhalefetin vaat etmekten öteye geçemediği sığ yaklaşımlar bu kalbi kırık milletin yarasını sarmaya yetiyor.
Bu ülkenin sağduyulu, namuslu ve vatansever çoğunluğu bir köşede sessizce seçimi bekliyor.
Ama bu bekleyiş bir kabulleniş veya bir sokak hareketi değil.
Demokratik, sarsıcı ve büyük bir vicdan patlamasıdır.
Fikirsel derinlikten yoksun, vizyonsuz, sadece günü kurtarmaya endeksli bu mevcut siyaset anlayışı, önümüzdeki ilk seçimde un ufak olacak.
Sarsıntı dipten, insanımızın haysiyetinden ve seçmenin iradesinden geliyor.
Sokağın sesine, o kırılan kalplerin feryadına kulak vermezseniz, o fikirsel çöküşünüzün altında kalacaksınız.
Çünkü bu milletin sabrı sandığınızdan daha derin.
Ama sandık önüne geldiğinde yapacağı hamle çok daha büyük olur.
Mesele budur.
Yazın bir kenara.
Çok yakındır.
Sandıkta yer yerinden oynayacak.
