Pilav Üstü Gerçekler

featured

Prof. Dr. Fuat Gürdoğan’ın bu yazısı, Türkiye’nin güncel sosyo-ekonomik krizini ve halkın yaşadığı geçim sıkıntısını sarsıcı bir dille ele almaktadır. Metin, resmi makamların sunduğu iyimser tablolar ile pazar yerindeki acı gerçekler arasındaki derin uçurumu gözler önüne sermektedir. Yazar, fahiş kira artışları ve düşen alım gücü gibi sorunların yanı sıra, liyakatsizlik nedeniyle yetişmiş gençlerin yurt dışına gitmek zorunda kalmasını eleştirmektedir. Siyasetçilerin içi boş vaatlerine ve suni tartışmalarına tepki gösteren eser, ülkenin asıl sorununun kaynaksızlık değil, adaletsiz paylaşım olduğunu savunmaktadır. Nihayetinde bu düzende, alınan yanlış kararların faturasını her zaman dürüst çalışan vatandaşın ödediği vurgulanmaktadır.

 

Bir yanda süslü laflar, cilalı kelimeler… Diğer yanda tencerenin dibi.

Masada hesaplar tutuyor. Kâğıt üstünde enflasyon düşüyor. Ankara’daki beyler televizyona çıkıp anlatıyor: “Uyguladığımız kararlı adımlar…”, “Dengelenme dönemi…”, “Işık göründü…”

Gerçek hayat öyle demiyor.

Gidin pazara bakın. Biberin, domatesin etiketine bakın. Cilalı kelimeler orada söküyor mu?

Fileler dolmuyor. Poşetler hafifliyor, cepler boşalıyor. Eskiden gramla altın alınırdı bu ülkede, şimdi gramla kıyma alınıyor.

Kira öder gibi değil, taksitle ev alır gibi aidat ödeniyor bu ülkede. İnsanlar kendi doğduğu, büyüdüğü kentte kiracı bile olamıyor artık.

Ev sahibi evden çıkarmak için fırsat kolluyor, kiracı mahkeme kapılarında çare arıyor. Ev sahibi ile kiracıyı birbirine düşürdüler.

Dünya neyi tartışıyor? Yapay zekâyı, teknolojiyi, yeni nesil üretimi.

Biz neyi tartışıyoruz? TÜİK’in açıkladığı rakamları.

Hangi sepete neyi koyduklarını, enflasyonu nasıl hesapladıklarını konuşuyoruz. Aynı sepete baksak da pazardaki fiyatla hesap ettiğimiz fiyat birbirini tutmuyor.

Okumuş, yetişmiş, pırıl pırıl gençlerimiz ne yapıyor? Geleceğini bu topraklarda aramak yerine, bavulunu toplayıp gitmenin yolunu arıyor. Çünkü biliyorlar: Emeğin, bilginin, yeteneğin karşılığı kalmadı. Kimin kimi tanıdığı ön plana geçti.

Mühendis garsonluk yapıyor, doktor yurt dışı sınavı için gece gündüz Almanca çalışıyor. Anasının babasının gözünden sakınıp okuttuğu evlatlar, elin memleketine hizmet etmek zorunda kalıyor.

Siyasetçilere bakıyorsun… Ekrana çıkıp gün boyu birbirleriyle kavga ediyorlar. Aynı laflar, aynı çekişmeler, aynı gündem. Vatandaşa gelince ne diyorlar? “Biraz daha sabredin.”

Okyanusu geçtiklerini söylüyorlar, derede boğulan insanları görmüyorlar. “Aynı gemideyiz” diyorlar ama fırtına çıktığında hep aynı taraf su alıyor.

Peki bu sabrın sonu neresi?

İşin aslı şudur:

Bu ülke yoksul bir ülke değil. Toprağı bereketsiz değil. İnsanı tembel değil.

Fabrikaları çalışan, tarlası sürülen, taşı sıksa suyunu çıkaracak insanı olan bir memleket burası.

Sorun, üretilen değerin kime bölüştürüldüğünde. Sorun, kuralın kişiye göre değişmesinde.

Siyasetçiler uzun uzun nutuklar atar. Anlaşılması zor kelimelerin arkasına saklanır. Ama değişmeyen tek bir kural vardır bu topraklarda:

Kararı onlar verir. Hesabı onlar bozar.

Faturayı ise… Her zaman bu ülkenin namusuyla çalışan insanı öder.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!