Temiz Taban İllüzyonu

featured

Sunulan metin, Türkiye’deki cemaat yapılarının toplumsal ve siyasi risklerini, güncel Süleymancılartartışması üzerinden eleştirel bir dille analiz etmektedir. Yazar, cemaatlerin “masum taban ve suçlu tavan” şeklinde ayrıştırılmasının, geçmişteki FETÖ tecrübesinde olduğu gibi büyük bir illüzyonyarattığını savunmaktadır. Mevcut liderlik çekişmelerinin yapısal bir sorunu maskelediği belirtilerek, denetimsiz biat kültürünün eninde sonunda bir suç zeminine dönüşeceği vurgulanmaktadır. Sadece kişilerin değişmesinin yeterli olmadığı, devlet içinde paralel bir otorite kurmaya çalışan bu köhne zihniyetin tamamen tasfiye edilmesi gerektiği ifade edilmektedir. Kaynak, dini duyguların holdingleşme ve güç devşirme amacıyla kullanılmasının hukuk devleti için kalıcı bir tehdit oluşturduğuna dikkat çekmektedir. Sonuç olarak, toplumsal hafızanın tazelenmesi ve cemaat modelinin kendisinin şeffaflık ile hukuk çerçevesinde sorgulanması gerektiği üzerinde durulmaktadır.

Türkiye’nin yakın tarihi, ucu nereye varırsa varsın “cemaat” adı verilen denetimsiz dikey yapıların, eninde sonunda devlet içinde bir ur, toplum içinde ise bir paralel otorite haline geldiğinin en acı tecrübeleriyle doludur.

Bugün Süleymancılar cemaati içinde yaşanan “taht kavgaları”, tasfiyeler ve cinayet suçlamaları karşısında, eski milletvekili Fatih Süleyman Denizolgun’un sergilediği tavır, tam da bu köhne zihniyetin kendisini kurtarma ve yeniden üretme yönündeki tehlikeye kapı aralayabilecek bir yaklaşım olarak değerlendirilebilir.

Denizolgun, amcası Arif Ahmet Denizolgun’un ölümünden ve cemaatteki çürümeden sadece Alihan Kuriş ve etrafındaki dar bir “Kurişiler” kliğini sorumlu tutmakta, genel cemaat tabanını ise “masum, temiz ve ehli kıble” olarak değerlendirmektedir.

Bu yaklaşım, kastını aşarak cemaat gerçeğini örtbas etmeye yönelik tehlikeli bir illüzyona dönüşebilir.

Türkiye toplumu ve devleti olarak biz bu “iyi niyetli cemaat” masalını, tabanı ibadet, ortası ticaret, tavanı ihanet denilerek aklanmaya çalışılan FETÖ terör örgütü ile en acı, en kanlı şekilde tecrübe ettik.

O dönemde de “Hocaefendi iyi ama etrafı kötü”, “Tabandaki insanlar sadece din hizmeti yapıyor” denilerek yapısal tehlike gözlerden kaçırılmış, sonuç ise devletin kılcal damarlarına sızmış şifreli bir ihanet şebekesi ve namlusu millete dönen tanklar olmuştur.

Geçmişin bu devasa yıkımından hiçbir ders çıkarılmamış gibi, bugün hala Süleymancılar bünyesindeki yapısal çürümeyi “lider kadronun hatası” olarak sunmak ve tabanı meşrulaştırarak cemaat olgusunu yaşatmaya çalışmak, aynı delikten bir kez daha ısırılmayı gönüllü olarak kabul etmektir.

Suç örgütü suçlamalarıyla soruşturulan bir yapının sadece kadroları değişti diye, “Kurişilergitti, cemaat temizlendi” diyerek topluma yeniden servis edilmesi, hafızamızla ve devlet aklıyla alay etmektir.

Bir yapının tepesindeki kadrolar hakkında yolsuzluk, mali suçlar ve adam öldürme iddialarıyla soruşturmalar yürütülmesi, o yapının sadece “kötü yönetildiğini” değil, denetimsizliğin ve biat kültürünün suç üreten bir zemine dönüşebileceğini gösterir.

Cemaat tabanı ne kadar “temiz” iddia edilirse edilsin, sorgulamadan, rasyonel akıldan ve hukukun üstünlüğünden uzak bir şekilde bir faniye biat ettiği müddetçe, tepedeki gücün suç işlemesine zemin hazırlayan bir toplumsal mekanizmanın parçası haline gelebilir.

Tepedekiler lüks içinde yaşarken, haklarında kara para aklama, mali suçlar ve devlet içinde paralel yapılanma iddiaları gündeme gelirken ses çıkarmayan ya da bunu “hikmet” sayan bir tabanın bütününü masum ilan etmek mümkün değildir.

Yarın Alihan Kuriş tamamen tasfiye edilip yerine “özür dileyen”, daha ılımlı görünen bir başka isim geçtiğinde, bu illegal holdingleşme ve cemaatleşme iştahının son bulacağını düşünmek saflıktır.

Sorun isimler değil, devletin, hukukun ve şeffaflığın alternatifi olmaya yeltenen cemaat modelinin kendisidir.

Kuşkusuz bu eleştirilerin hedefi, hiçbir siyasi, idari veya ekonomik güç devşirme gayesi gütmeyen, saf bir samimiyetle sadece dini vecibelerini yerine getirmeye ve manevi hayatını yaşamaya çalışan o temiz kitleler değildir. Kendi kabuğunda, yalnızca ibadet ve ahlak ekseninde var olan, devletine ve milletine sadık dindar insanları bu kirli denklemlerden tamamen tenzih etmek hukuki ve vicdani bir görevdir.

Bizim itirazımız ve asıl tehlike, bu saf inancı bir kalkan olarak kullanarak holdingleşen, kamusal alanda paralel otoriteler kurmaya yeltenen ve din kisvesi altında güç zehirlenmesi yaşayan o kurumsallaşmış cemaat aygıtının kendisinedir.

Fatih Süleyman Denizolgun’un söylemlerinin ortaya çıkardığı siyasi sonuç, cemaatin insan kaynağının, ekonomik gücünün ve toplumsal nüfuzunun başka bir liderlik etrafında yeniden konsolide edilmesi riskidir.

“Yönetim zorla başa geçti, taban masum” argümanı, sonuçları itibarıyla cemaat yapısına yeniden hukuki ve toplumsal meşruiyet kazandırabilecek bir zemin oluşturma riski taşımaktadır.

Liderler tutuklansa, maskeler düşse bile, arkadaki devasa finansal gücü ve insan havuzunu kaybetmemek adına hala bir “cemaat oluşumu” peşinde koşulmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir. Hukuk devletinde inanç özgürlüğü güvence altındadır ancak “cemaat” adı altında holdingleşen, devletin yargı ve idare düzeninin dışında fiilî otorite alanları oluşturmaya çalışan, üyeleri üzerinde sorgulanamaz bir bağlılık ilişkisi kuran yapılara alan açılamaz.

Tarihten ders çıkarılmalıdır: Bir cemaati “iyi cemaat-kötü cemaat” ya da “temiz taban-kirli tavan” diye ayırarak yaşatmaya çalışmak, gelecekteki daha büyük paralel yapılanma krizlerine davetiye çıkarmaktır.

Temizlenmesi gereken sadece Alihan Kuriş ve ekibi değildir.

Temizlenmesi gereken kamusal alanı, siyaseti ve ticareti kör taraftarlıkla ele geçirmeye çalışan bu köhne zihniyetin ta kendisidir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!