Ankara’daki siyasi gündem ile halkın günlük yaşamda yaşadığı ekonomik sıkıntılar arasındaki derin uçuruma dikkat çeken bu metin, yöneticilerin toplumun gerçek dertlerinden uzaklaştığını vurgulamaktadır. Vatandaşlar artan enflasyon, geçim derdi ve barınma sorunları nedeniyle belirsizlikten yorulmuş olup, yöneticilerden şeffaflık ve somut yanıtlar talep etmektedir. Özellikle sığınmacı politikaları ve terörle mücadele gibi kritik konularda toplumun haklı sorularının geçiştirilmesi huzursuzluğu artırmaktadır. Ayrıca kamu kaynaklarının kullanımı ve ortaya atılan mali iddialar karşısında yetkililerin sessiz kalması halkın tepkisini çekmektedir. Sonuç olarak, siyasilerin kısır çekişmeler yerine halkın mutfaktaki gerçekliğiyle yüzleşmesi gerektiği, aksi takdirde sandık başında asıl değerlendirmenin yaşanan hayatlar üzerinden yapılacağı ifade edilmektedir.
Ankara’da siyaset kendi hesabını yaparken, sokağın hesabı her geçen gün biraz daha ağırlaşıyor. Televizyonlarda her akşam anketler, adaylar, erken seçim senaryoları konuşuluyor. Siyasetçiler birbirlerinin oy hesabını yapıyor, ekranlar pembe tablolarla doluyor. Fakat sokağın hesabı anket şirketlerinin tablolarına sığmıyor. Pazara çıkanın, kira ödeyenin, çocuğunun geleceğini düşünenin hesabı başka.
İktidarından muhalefetine siyasetin önemli bir bölümü kendi gündemine kapanmış durumda. Oysa vatandaş artık uzun nutuklardan çok açık cevap istiyor. Geçinemiyorsa neden geçinemediğini, devletin kaynakları kullanılıyorsa nereye kullanıldığını, sınır güvenliği ve göç politikası konusunda ne yapıldığını, terörle mücadelede hangi adımların hangi hukuki zeminde atıldığını bilmek istiyor.
İşte siyasetin asıl sınavı burada başlıyor.
Sığınmacı ve düzensiz göç meselesini yıllarca küçümseyerek, toplumsal kaygıları yalnızca siyasi polemik olarak görerek bu meseleyi yönetemezsiniz. Vatandaş kendi mahallesindeki değişimi görüyor. Hastanede, okulda, kirada, iş piyasasında bunun sonuçlarıyla karşılaşıyor. Böyle bir ortamda Ankara’nın görevi topluma tepeden bakmak değil, sorunun büyüklüğünü kabul edip açık, ölçülebilir ve uygulanabilir bir politika ortaya koymaktır.
Terörle mücadelede de aynı ciddiyet gerekiyor. Meclis’ten geçen 12 maddelik çerçeve yasa, iktidarın yürüttüğü sürecin artık yalnızca siyasi söylem olmaktan çıkıp hukuki bir zemine taşındığını gösteriyor. Kanun 467 oyla kabul edildi ve kapsamı PKK/KCK ile bağlantılı süreçlere ilişkin çeşitli hukuki sonuçlar öngörüyor. Böyle bir düzenleme söz konusu olduğunda toplumun soru sorması kadar doğal bir şey yok. Devlet hangi şartları kabul ediyor? Hangi sınırlar korunuyor? Hangi güvenceler var? Terörle mücadele ile anayasal düzen arasındaki çizgi nasıl korunacak?
Bunların cevabı kapalı kapılar ardında yapılan siyasi hesaplarda değil, milletin önünde açıkça verilmelidir.

Üstelik mesele yalnızca güvenlik politikası da değil. İktidar millete tasarruf diyor. Emekliye sabır, asgari ücretliye dayanma gücü, esnafa fedakârlık telkin ediliyor. Fakat vatandaşın devletten beklediği şey fedakârlığın yalnızca kendisinden istenmemesi. Kamu harcamalarında şeffaflık, denetim ve hesap verme konusunda aynı hassasiyetin yukarıda da gösterilmesi.
Fon meselesi tam da bu nedenle önemlidir.
Ümit Özdağ, 25 Eylül’de yaptığı açıklamada İsviçre’de bir bankaya Türkiye’den bir devlet görevlisine ait olduğu belirtilen yüklü miktarda paranın yatırılmak istendiğini, paranın kaynağının “fon geliri” olarak gösterilmesi üzerine işlemin şüpheli bulunduğunu ve konunun Morgan Stanley’e iletildiğini öne sürdü.
Şimdi sorulması gereken soru son derece basit: Eğer ortada böyle bir para hareketi ve böyle bir şüphe varsa, devletin ilgili kurumları ne yapıyor?
Çünkü vatandaşın asıl öfkesi yalnızca paranın miktarına değil, devletin bu tür iddialar karşısındaki sessizliğine yöneliyor. İnsanlar kendi hayatlarında en küçük bir harcamanın hesabını yapmak zorunda bırakılırken, kamu yönetimi hakkında ortaya atılan ciddi iddiaların üzerinin tartışmayla, polemikle veya suskunlukla örtülmesini kabul etmek istemiyor.
Devletin itibarı, soru sordurmamakla değil, sorulan sorulara açık cevap vermekle güçlenir.
Bugün üniversite bitirdiği halde kuryelik yapan genç, kirayı denkleştiremeyen aile, emekli maaşıyla ay sonunu getirmeye çalışan insan artık kendisine anlatılan büyük siyasi hikâyelerle yetinmiyor. Hayatının gerçeğini görmek istiyor. Çünkü mutfakta tencere kaynamıyorsa televizyon ekranındaki suni siyasi başarı hikayelerinin toplumdaki karşılığı sınırlı kalıyor.
Siyasetçiler bunu anlamak zorunda.
Ankara’da yapılan her hesabın karşısında sokağın da kendi hesabı var. O hesap ne televizyon anketleriyle tutuluyor ne de parti merkezlerinde hazırlanıyor. O hesap pazarda, mutfakta, kirada, iş arayan gençte, emeklinin cüzdanında ve devletin adaletine duyulan güvende tutuluyor.
Bugün iktidarın önündeki asıl mesele muhalefetin ne söylediği kadar, kendi yönetimi sonucu ortaya çıkan sorulara ne cevap vereceğidir.
Çünkü toplumun sabrı sınırsız değildir.
Siyaset kendi hesaplarını yapabilir. Fakat sandık geldiğinde vatandaşın değerlendireceği şey siyasi senaryolar değil, yönetimi süresince iktidarın ortaya koyduğu bilançodur. O bilançoda ekonomi de vardır, göç politikası da vardır, terörle mücadele de vardır, hukuk da vardır, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı da.
Seçim günü Türk milleti, kendisine anlatılan hikâyelere değil, yaşadığı hayata bakacak, iktidarın yıllardır verdiği sözlerle ortaya çıkan sonuç arasındaki farkı da ona göre değerlendirecektir.










