Feridun Yıldız bu yazısıyla, Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın getirebileceği stratejik riskleri ve belirsizlikleri eleştirel bir perspektifle analiz etmektedir. Yazar, kamuoyuna bir “İslam NATO’su” gibi sunulan bu ortaklığın, Türkiye’yi kendi milli çıkarlarıyla örtüşmeyen bölgesel çatışmalara ve mezhepsel kutuplaşmalara sürükleme potansiyeline dikkat çekmektedir. Anlaşmanın içeriğindeki muğlaklıklar; nükleer şemsiye vaatleri, teknoloji transferi ve NATO yükümlülükleriyle yaşanabilecek olası çelişkiler üzerinden sorgulanmaktadır. Metin boyunca, Türk askerinin başka devletlerin siyasi hesapları için bir güvence haline getirilmemesi gerektiği ve milli güvenliğin hamasetle değil, somut metinler ve meclis denetimiyle korunması gerektiği vurgulanmaktadır. Sonuç olarak, belgenin tam metninin açıklanması çağrısı yapılarak, dış politikada mütekabiliyet ve egemenlik ilkelerinden ödün verilmemesi gerektiği savunulmaktadır.
Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026 tarihinde “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” imzalandı.
Anlaşmanın kamuoyuna açıklanan en önemli hükmü şu: Taraflardan birine yapılacak silahlı saldırı, üç ülkeye birden yapılmış sayılacak.
Bu cümle üzerinden hemen büyük bir propaganda faaliyeti başlatıldı:
- “İslam NATO’su kuruldu.”
- “Türkiye yeni dünyanın lideri oldu.”
- “Pakistan’ın nükleer gücü artık Türkiye’yi de koruyacak.”
- “Batı’ya bağımlılık sona erdi.”
- “İslam dünyası ilk defa birleşti.”
Kulağa hoş geliyor; millî duygulara hitap ediyor. Fakat devlet yönetimi sloganlarla değil, metinlerle yürütülür. Dış politika alkışla değil, çıkar hesabıyla yapılır. Savunma anlaşmaları ise hamasetle değil; tehdit, yükümlülük, yetki ve maliyet hesabıyla değerlendirilir.
Bugün cevaplanması gereken soru şudur: Bu anlaşma Türkiye’yi mi koruyacak, yoksa Türkiye’yi Suudi Arabistan ve Pakistan’ın bölgesel hesaplarının askerî güvencesi hâline mi getirecek?
ORTADA “NATO” YOK, NATO BENZETMESİ VAR
Anlaşmanın NATO’ya benzetilmesinin sebebi, bir üyeye yapılan saldırının bütün üyelere yapılmış sayılacağı yönündeki hükümdür. Ancak NATO yalnızca bu cümleden ibaret değildir. NATO’nun kurumsal organları, karar alma usulleri, ortak komuta yapısı, savunma planları, coğrafi sınırları, müşterek standartları ve yıllar içinde oluşmuş bir hukuk düzeni vardır.
Mekke Anlaşması’nda ise kamuoyunun bildiği kadarıyla bunların hiçbiri henüz açık değildir:
- “Saldırı” ne demektir?
- Sınır çatışması saldırı sayılacak mıdır?
- Bir vekil güç tarafından düzenlenen eylem saldırı kabul edilecek midir?
- Siber saldırı ortak savunmayı harekete geçirecek midir?
- Bir tarafın önce gerçekleştirdiği askerî harekâta verilen karşılık da saldırı sayılacak mıdır?
- Kararı kim verecektir? Oy birliği mi aranacaktır?
- Türkiye’nin savaşa katılmama hakkı bulunacak mıdır?
- Üslerimiz, hava sahamız ve limanlarımız diğer tarafların kullanımına açılabilecek midir?
Bu soruların cevabı açıklanmadan “NATO kurduk” demek, devlet ciddiyeti değil, algı yönetimidir. Üstelik NATO’nun 5. maddesi bile her üyeyi otomatik olarak savaş ilan etmeye mecbur bırakmaz; her devlet, gerekli gördüğü tedbiri kendi anayasal süreçleri içinde belirler. Mekke Anlaşması’nın Türkiye’ye nasıl bir mecburiyet yüklediğini ise bilmiyoruz. Çünkü milletin önüne anlaşmanın tamamı değil, yalnızca parlak ambalajı konulmuştur.
TÜRKİYE’YE AÇIK ÇEK İMZALATILAMAZ
Suudi Arabistan’ın temel güvenlik sorunları İran, Yemen’deki Husiler, petrol tesisleri, Kızıldeniz ve Körfez’deki enerji güzergâhlarıdır. Pakistan’ın temel güvenlik sorunu ise Hindistan’dır; Keşmir meselesi, iki nükleer güç arasında her an tırmanabilecek tarihî bir çatışma alanıdır.
Türkiye’nin tehdit öncelikleri ise bambaşkadır: PKK ve türevleri, Suriye’nin kuzeyindeki terör yapılanması, Doğu Akdeniz, Ege, Kıbrıs, Karadeniz ve ülkemizin sınır güvenliği…
Peki bu üç farklı tehdit haritası nasıl tek bir ortak savunma haritasına dönüştürülecektir?
- Pakistan ile Hindistan arasında Keşmir merkezli bir savaş çıkarsa Türkiye otomatik olarak taraf mı olacaktır?
- Suudi Arabistan ile İran arasında petrol tesisleri veya Yemen üzerinden çatışma yaşanırsa Türk askeri Körfez’e mi gönderilecektir?
- Suudi Arabistan’ın Yemen siyasetinin maliyetini Türk milleti mi üstlenecektir?
- Pakistan’ın Hindistan politikasına verilen koşulsuz destek, Türkiye’nin Hindistan ile ekonomik ve diplomatik ilişkilerini nasıl etkileyecektir?
Daha da önemlisi: Suudi Arabistan veya Pakistan, Türkiye’nin terörle mücadelesini aynı açıklıkla kendi meselesi sayacak mıdır? Yoksa Türk askeri Körfez ve Güney Asya için güvence olurken, Türkiye kendi hayatî meselelerinde yine yalnız mı bırakılacaktır?
Karşılıklı savunma, ancak karşılıklı çıkar ve eşit yükümlülük varsa anlamlıdır. Türkiye koruma görevlisi değildir; Türk Silahlı Kuvvetleri, başka devletlerin yanlış politikalarının sigortası hiç değildir.
“NÜKLEER ŞEMSİYE” SÖYLEMİ BÜYÜK BİR ALGI OPERASYONUDUR
Anlaşmayı pazarlayanların kullandığı en tehlikeli söylemlerden biri de Pakistan’ın nükleer silahlarıdır. “Pakistan’ın nükleer gücü Türkiye’nin de gücü oldu” deniliyor. Bunun anlaşmada açık bir karşılığı bulunduğuna ilişkin kamuoyuna sunulmuş hiçbir hüküm yoktur.
Pakistan daha önce Suudi Arabistan’la yaptığı savunma anlaşması için de nükleer silahların gündemde olmadığını açıklamıştı. Mekke Anlaşması’nın nükleer bir güvence oluşturduğu resmen ilan edilmiş değildir. Öyleyse bu sözleri kim, hangi yetkiyle söylüyor?
Nükleer caydırıcılık sosyal medya afişi değildir; kullanım doktrini, emir-komuta zinciri, hedefleme sistemi ve siyasî karar mekanizması gerektirir.
- Pakistan, Türkiye için Hindistan’la nükleer savaşı göze alacak mıdır?
- Türkiye, Pakistan’ın nükleer stratejisinin parçası hâline gelecek midir?
- Suudi Arabistan bu anlaşmayı gelecekte kendi nükleer programına siyasî gerekçe olarak kullanacak mıdır?
Bu sorular cevapsızken “nükleer şemsiye” diyerek sevinmek, caydırıcılık üretmez. Aksine Türkiye’yi nükleer rekabetin ve uluslararası baskının hedefi hâline getirebilir. Millî güvenlik hayalle değil, gerçek kapasiteyle korunur.

TÜRKİYE YENİ BİR MEZHEP BLOKUNA SÜRÜKLENMEMELİDİR
Her üç ülkenin de Sünni çoğunluklu olması sebebiyle anlaşma dış basında “Sünni NATO’su” veya “İslam NATO’su” olarak sunuluyor. İşte en tehlikeli algı yönetimlerinden biri de budur.
Türkiye Cumhuriyeti mezhep devleti değildir. Türkiye’nin dış politikası Sünnilik-Şiilik eksenine oturtulamaz. Türkiye; İran’la rekabet eder, gerektiğinde mücadele eder, fakat başka ülkelerin mezhep merkezli hesaplarının askeri hâline gelemez.
Anlaşmanın İran’a karşı kurulmadığı söyleniyor. Buna karşılık imzalandığı bölgesel ortam, Suudi Arabistan’ın güvenlik kaygıları ve yapılan açıklamalar sürekli İran tehdidine işaret ediyor. Öyleyse açık konuşulmalıdır: Bu anlaşmanın muhtemel düşmanı kimdir? İran mı? İsrail mi? Hindistan mı? Husiler mi? Yoksa tehdit tanımı, şartlara ve Suudi Arabistan’ın ihtiyaçlarına göre mi değişecektir?
Düşmanı belli olmayan ittifakın sınırı da belli olmaz. Sınırı belli olmayan askerî yükümlülük ise milletin önüne bırakılmış imzasız bir savaş tezkeresidir.
NATO ÜYELİĞİYLE ÇATIŞMA İHTİMALİ
Türkiye NATO üyesidir. Mekke Anlaşması’nın mevcut ittifakların yerine geçmediği ve önceki yükümlülükleri ortadan kaldırmadığı açıklanmıştır. Fakat “yerine geçmiyor” demek, çelişki doğurmayacağı anlamına gelmez.
- Pakistan ile Hindistan arasında çıkabilecek bir çatışmada NATO ülkeleri Hindistan’a yakın bir tutum alırsa Türkiye ne yapacaktır?
- Suudi Arabistan ile İran arasındaki bir çatışmada Amerika Birleşik Devletleri farklı, Mekke Anlaşması farklı bir strateji izlerse hangi yükümlülük esas alınacaktır?
- Bir NATO üyesi olan Türkiye’nin askerî planları, istihbaratı ve savunma teknolojileri yeni üçlü mekanizma içinde hangi ölçüde paylaşılacaktır?
- NATO sistemlerinden elde edilen bilgiler üçüncü ülkelere aktarılabilecek midir?
- Pakistan’ın Çin’le yakın askerî ilişkileri düşünüldüğünde NATO teknolojisinin ve askerî bilgisinin güvenliği nasıl sağlanacaktır?
Bunlar ayrıntı değildir; devlet güvenliğinin esas meseleleridir. Türkiye, bir ittifakın içinde bulunurken yükümlülükleri tam açıklanmayan ikinci bir askerî sisteme bağlanamaz.
SAVUNMA SANAYİİ İŞ BİRLİĞİ Mİ, TEKNOLOJİ DEVRİ Mİ?
Anlaşma kapsamında insansız sistemler, elektronik harp, yapay zekâ, ortak üretim, teknoloji iş birliği, bakım ve lojistik desteğin geliştirilmesi planlanıyor. Bu alanlarda iş birliği Türkiye için ekonomik ve stratejik fırsatlar doğurabilir. Ancak fırsat denilen şeyin şartları açıklanmalıdır:
- Türkiye’nin yıllarca ambargolar altında geliştirdiği teknolojiler hangi şartlarla paylaşılacaktır?
- Fikrî mülkiyet kime ait olacaktır?
- Suudi sermayesi, Türk savunma şirketleri üzerinde ne ölçüde söz sahibi olacaktır?
- Pakistan ve Suudi Arabistan’a aktarılan sistemlerin üçüncü ülkelere devri nasıl engellenecektir?
- Ortak üretim adı altında Türkiye’nin kritik teknolojileri ve yetişmiş insan kaynağı dışarıya mı taşınacaktır?
Türkiye yalnızca silah satan değil, teknoloji üreten bir devlettir. Para bulunur, fakat kaybedilen teknoloji üstünlüğü kolay kazanılmaz. Savunma sanayii iş birliği karşılıklılık temelinde yürütülmelidir. Türkiye teknoloji deposu, Suudi Arabistan kasa, Pakistan da nükleer vitrin olarak görülemez.
Devletler arasında kardeşlik olabilir; fakat savunma sanayiinde hesap vardır, sözleşme vardır, millî menfaat vardır.
TBMM DEVRE DIŞI BIRAKILAMAZ
Anayasa’nın 90. maddesine göre Türkiye Cumhuriyeti adına yapılan milletlerarası anlaşmaların onaylanması, kural olarak TBMM’nin bunu bir kanunla uygun bulmasına bağlıdır. Anayasa’nın 92. maddesi ise Türk Silahlı Kuvvetlerinin yabancı ülkelere gönderilmesi ve yabancı kuvvetlerin Türkiye’de bulunması konusunda yetkiyi TBMM’ye vermektedir.
Fakat aynı maddede, Türkiye’nin taraf olduğu milletlerarası anlaşmaların gerektirdiği hâller için bir istisna bulunmaktadır. İşte Mekke Anlaşması’nın en ciddi anayasal sakıncalarından biri burada ortaya çıkabilir: Eğer anlaşma, asker gönderme ve yabancı asker kabul etme konusunda doğrudan bir hukukî dayanak gibi yorumlanırsa TBMM’nin savaş ve asker kullanımı üzerindeki yetkisi fiilen daraltılabilir.
Bu sebeple anlaşmanın tam metni derhâl açıklanmalıdır:
- Gizli ekleri var mıdır?
- Otomatik askerî yardım yükümlülüğü bulunmakta mıdır?
- Türk askerinin gönderilmesine kim karar verecektir?
- TBMM’nin her olay için ayrı karar verme hakkı korunmuş mudur?
- Müşterek komuta kurulacak mıdır? Kurulacaksa Türk askerine yabancı bir komutan emir verebilecek midir?
- Üs, liman, hava sahası ve istihbarat paylaşımı konusunda ne taahhüt edilmiştir?
Millet adına egemenlik yetkisini kullanan Meclis, imzalanmış bir metni yalnızca onaylayan noter makamına dönüştürülemez. TBMM bir tescil makamı değildir. Türk askerinin nerede, kimin için ve hangi şartlarda savaşacağına kapalı kapılar ardında karar verilemez.
İTTİFAK KÖTÜ DEĞİLDİR, ŞARTSIZ İTTİFAK TEHLİKELİDİR
Türkiye’nin Pakistan ve Suudi Arabistan’la savunma iş birliği yapmasına ilke olarak karşı çıkılamaz. Türkiye bölgesel yalnızlığa mahkûm değildir; yeni ittifaklar kurmalı, savunma sanayiini geliştirmeli, enerji yollarının güvenliğinde söz sahibi olmalı, İsrail’in saldırganlığına ve bölgede dayatılmak istenen yeni düzene karşı güçlü bir caydırıcılık oluşturmalıdır.
Ancak ittifak kurmak başka, Türkiye’ye içeriği belirsiz bir askerî çek imzalatmak başkadır. Türkiye bu yapıya girecekse şartlarını kendisi koymalıdır:
- Her askerî müdahale için TBMM’nin ayrıca karar vermesi güvence altına alınmalıdır.
- Terör örgütleri ve bunların uzantıları ortak tehdit olarak açıkça tanımlanmalıdır.
- Türkiye’nin Ege, Doğu Akdeniz, Kıbrıs ve Suriye’deki hayatî çıkarlarının anlaşma kapsamındaki yeri belirlenmelidir.
- Nükleer silahlarla ilgili belirsizlik ortadan kaldırılmalıdır.
- Savunma teknolojilerinin mülkiyeti ve üçüncü ülkelere aktarılması kesin kurallara bağlanmalıdır.
- Bir tarafın başlattığı savaşın diğer ülkeler için otomatik yükümlülük doğurmayacağı yazılmalıdır.
- Ortak komuta mekanizmasının Türk ordusunun millî emir-komuta zincirine müdahale edemeyeceği güvence altına alınmalıdır.
- Anlaşmadan çekilme şartları açıkça belirtilmelidir.
- Ve en önemlisi, anlaşmanın tam metni Türk milletinden saklanmamalıdır.
MEKKE’DE İMZA ATILDI, FATURASI ANKARA’YA ÇIKMASIN
Türkiye’nin dostlara ihtiyacı vardır; ama Türkiye’nin efendiye de, vasiliğe de, başkalarının savaşına da ihtiyacı yoktur.
Pakistan’ın nükleer silahları, Suudi Arabistan’ın parası ve Türkiye’nin ordusu yan yana yazıldığında ortaya etkileyici bir propaganda afişi çıkabilir. Fakat devlet politikası afiş değildir. Pakistan nükleer gücünü paylaşmaz, Suudi Arabistan servetini karşılıksız vermez, Türkiye de evlatlarını başkalarının sınırlarını ve saraylarını korumak için gönderemez.
Önce metni göreceğiz. Sonra yükümlülüğü bileceğiz. Sonra maliyetini hesaplayacağız. Ve kararı milletin Meclisi verecek.
Egemenlik pazarlık konusu değildir. Türk askerinin kanı pazarlık konusu değildir. Türkiye Cumhuriyeti’nin dış politikası mezhep dayanışmasına, kişisel dostluklara veya geçici bölgesel hesaplara teslim edilemez.
Umarım bu anlaşma Türkiye’nin güvenliğini güçlendiren, karşılıklı ve dengeli bir iş birliği olarak kalır. Umarım kaygılarımız yersiz çıkar. Ancak tarih, anlaşmaların isimlerini değil, milletlere ödettiği bedelleri yazar.
Ve herkes bilmelidir: Türkiye müttefik olur; ama hiçbir devletin muhafızı, hiçbir hanedanın askeri, hiçbir yabancı hesabın cephe ülkesi olmaz.
Ne mutlu Türk’üm diyene!











