Feridun Yıldız’ın kaleminden çıkan bu metin, Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilen bir çerçeve yasayı, tarihi Sevr Antlaşması ile kıyaslayarak sert bir dille eleştirmektedir. Yazar, güncel yasal düzenlemelerin terör örgütü mensuplarına özel imtiyazlar tanıdığını ve bunun hukuk önündeki eşitlik ilkesine aykırı olduğunu savunmaktadır. Belgeye göre, görünürde barış vaat eden bu adımlar, aslında devletin üniter yapısını ve milli egemenliğini aşama aşama zayıflatma riskini taşımaktadır. Metin boyunca, terörle mücadelenin taviz verilmeden yürütülmesi gerektiği vurgulanırken, hukuki düzenlemelerin siyasi bir pazarlık aracına dönüştürülmesine karşı çıkılmaktadır. Sonuç olarak kaynak, Türk milletini geçmişteki bağımsızlık iradesini korumaya ve Cumhuriyet hukukuna sahip çıkmaya davet eden bir manifesto niteliğindedir.
Tarih bazen aynı sahneyi aynı dekorla kurmaz.
Oyuncular değişir. Kavramlar değiştirilir. İşgal ordularının yerini diplomatik baskılar, haritaların yerini kanun maddeleri, yabancı komiserlerin yerini özel yetkili kurullar alır.
Fakat hedef aynıysa kullanılan kelimelerin değişmesi sonucu değiştirmez.
10 Ağustos 1920’de Osmanlı Devleti’ne dayatılan Sevr Antlaşması ile bugün “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi” adı altında kabul edilen Çerçeve Yasa, elbette hukuken aynı nitelikte metinler değildir.
Biri uluslararası bir antlaşmadır, diğeri Türkiye Büyük Millet Meclisinde kabul edilmiş bir kanundur.
Sevr Antlaşması’nda açıkça toprak devri, özerklik ve bağımsızlık düzenlemeleri vardır. Çerçeve Yasa’da ise doğrudan özerklik, federasyon veya toprak devri yazmamaktadır.
Ancak tarih yalnızca metinlerin başlığına bakılarak okunmaz.
Bir metnin ne söylediği kadar, hangi siyasi sürecin kapısını açtığına da bakılır.
İşte benzerlik tam da burada başlamaktadır.
SEVR’DE ÖNCE “ÖZERKLİK”, SONRA “BAĞIMSIZLIK” VARDI
Sevr Antlaşması’nın 62. maddesi, Fırat’ın doğusunda ve Türkiye’nin güney sınırlarının kuzeyinde kalan, Kürt nüfusun yoğun olduğu bölgeler için bir “yerel özerklik planı” hazırlanmasını öngörüyordu.
Bu planı kim hazırlayacaktı?
Türk milleti mi?
Ankara’daki Büyük Millet Meclisi mi?
Hayır!
İngiltere, Fransa ve İtalya tarafından görevlendirilecek üç kişilik bir komisyon!
- madde, Osmanlı Hükûmetinin bu komisyonun kararlarını kabul edip uygulamasını emrediyordu.
- madde ise bundan da ileri gidiyor, özerklikten sonra bağımsızlığın yolunu açıyordu. Belirlenen bölgelerde yaşayanların Milletler Cemiyetine başvurması ve çoğunluğun bağımsızlık istediğinin kabul edilmesi hâlinde Türkiye, bu topraklar üzerindeki bütün haklarından vazgeçecekti.
Yani süreç tek adımda tamamlanmıyordu.
Önce bir komisyon…
Sonra özel bir statü…
Ardından özerklik…
En sonunda bağımsızlık…
Sevr’in yöntemi buydu.
Bugün bize “Çerçeve Yasa’da özerklik yazmıyor” diyenler, tarihin süreçler üzerinden ilerlediğini görmezden geliyorlar.
Elbette yazmıyor!
Çünkü hiçbir büyük siyasi dönüşüm ilk maddede nihai hedefini ilan etmez.
Önce hukukta bir gedik açılır. Sonra bu gedik genişletilir. Ardından geçici denilen istisna kalıcı bir siyasi kazanıma dönüştürülür.
BİR TERÖR ÖRGÜTÜNE ÖZEL HUKUK
Çerçeve Yasa, PKK/KCK terör örgütü ve onunla bağlantılı oluşumlar için hazırlanmış özel ve istisnai bir hukuk düzenidir.
Kanunun kapsamına yalnızca örgüt üyeliği veya propaganda suçları girmemektedir.
Örgüt kurmak veya yönetmek, örgüte bilerek ve isteyerek yardım etmek, terörizmi finanse etmek ve örgüt faaliyeti kapsamında işlenen çeşitli suçlar da düzenlemenin kapsamına alınmaktadır.
Soruşturmalar ve kovuşturmalar suçun ağırlığına göre beş veya on yıl ertelenebilecektir.
Kesinleşmiş mahkûmiyet hükümlerinin infazı da beş ya da on yıl süreyle ertelenebilecektir.
Bu süre içerisinde yeni bir terör suçu işlenmezse dosyalar düşebilecek, verilen cezalar infaz edilmiş sayılabilecektir.
Şimdi eğri oturup doğru konuşalım:
Bir ceza kâğıt üzerinde durduğu hâlde uygulanmıyorsa, belli bir sürenin sonunda infaz edilmiş sayılıyorsa ve yargılama düşüyorsa bunun siyasi sonucu nedir?
Adına “genel af” denilmemesi, ortaya çıkan neticeyi değiştirir mi?
Af kelimesini kanundan çıkarınca affın sonucu da ortadan kalkmış mı olur?
Türk milletinin çocuklarını öldüren, askerimize ve polisimize kurşun sıkan, öğretmenleri katleden, köyleri basan, şehirlerimizi kana bulayan bir örgütün mensupları için ayrı bir hukuk oluşturulmaktadır.
Peki aynı ayrıcalık, terör örgütüne hiç katılmamış ve ömrü boyunca kanunlara bağlı yaşamış vatandaşa neden tanınmamaktadır?
Silaha sarılan kazanacak, devlete sadık kalan bekleyecek midir?
Bu, hukuk önünde eşitlik midir?
Yoksa terörün siyasi getiriye dönüştürülmesi midir?
YARGININ ÖNÜNE SİYASİ İZİN DUVARI
Kanunun en dikkat çekici hükümlerinden biri de soruşturma yetkisinin Kurul iznine bağlanmasıdır.
Millî Güvenlik Kurulu kararının yayımlanmasından önce işlenen ve kanunun kapsamına giren suçlar hakkında daha sonra soruşturma başlatılması, oluşturulan Kurulun iznine bağlı olacaktır.
Bu ne demektir?
Cumhuriyet savcısı, önüne gelen delile dayanarak doğrudan soruşturma başlatamayabilecektir.
Önce yürütme ağırlıklı bir Kurulun iznini bekleyecektir.
Kurulun başında Cumhurbaşkanı Yardımcısı bulunacak; Adalet, Dışişleri, İçişleri ve Millî Savunma bakanlarıyla MİT Başkanı ve diğer üst düzey görevliler Kurulda yer alacaktır.
Üstelik Kurul, sürecin örgüt nezdindeki ilerlemesini sağlamak üzere alt komisyonlarda görevlendirme yapabilecek; gerekli gördüğü kişileri toplantılara çağırabilecek ve yeni adli, idari veya yasal düzenlemeler talep edebilecektir.
Sevr Antlaşması’nda yabancı devletlerin temsilcilerinden oluşan komisyonlar vardı.
Bugün ise Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi kurumlarından oluşan bir Kurul vardır.
Aradaki hukuki ve siyasi fark açıktır.
Ancak ortak bir yöntem de ortadadır: Türk milletinin tamamına uygulanan genel hukuk yerine, belirli bir mesele ve belirli bir yapı için özel mekanizma kurulmaktadır.
Daha da önemlisi, bu mekanizmanın görevi yalnızca mevcut kanunu uygulamak değildir. Kurula yeni düzenlemeler talep edebilme imkânı da tanınmaktadır.
Öyleyse sormak hakkımız değil midir?
Bu yasa bir sonuç mudur, yoksa yeni tavizlerin başlangıç belgesi midir?

SEVR DE BİR GÜNDE GELMEDİ
Sevr Antlaşması, 10 Ağustos 1920 sabahı ansızın ortaya çıkmadı.
Mondros’la ordunun eli bağlandı. İşgaller başladı. Osmanlı’nın egemenlik yetkileri aşama aşama sınırlandırıldı. Devletin kendisini savunma gücü ortadan kaldırıldı. Ardından parçalanmayı hukuki bir zemine oturtan Sevr Antlaşması masaya konuldu.
Bugünkü süreçte de önce terör örgütünün başı siyasi muhatap hâline getirildi.
Sonra örgütün açıklamaları “tarihî çağrı” olarak sunuldu.
Ardından silah bırakma görüntüleri üzerinden bir başarı hikâyesi oluşturuldu.
Daha sonra örgüt mensupları için özel ceza ve infaz hükümleri hazırlandı.
Şimdi de bütün bunların yalnızca “terörün tasfiyesi” için yapıldığı söyleniyor.
Peki örgütün siyasi talepleri ortadan kalktı mı?
Anayasa’nın ilk dört maddesine, 42. maddesine ve Türk vatandaşlığını düzenleyen 66. maddesine yönelik tartışmalar sona mı erdi?
“Yerel demokrasi”, “demokratik özerklik”, “ana dilde eğitim”, “eşit vatandaşlık” ve “yeni vatandaşlık tanımı” adı altında yıllardır dile getirilen talepler geri mi çekildi?
Hayır!
Tam tersine, bu düzenlemeyi savunan bazı çevreler Çerçeve Yasa’yı açıkça bir “başlangıç” olarak tarif etmektedir.
Öyleyse başlangıçsa devamında ne vardır?
Türk milletinin bunu sorması suç mudur?
ORTAK NOKTA: SİLAHLI TALEBİN HUKUKİ STATÜYE DÖNÜŞMESİ
Sevr’in temel mantığı, Osmanlı Devleti’nin askerî yenilgisini siyasi ve hukuki parçalanmaya dönüştürmekti.
Çerçeve Yasa’nın doğurduğu en büyük tehlike ise kırk yılı aşkın süredir silahla dayatılan taleplerin siyasi ve hukuki kazanıma dönüştürülmesidir.
Bir terör örgütü silah kullanarak devletin hukuk düzenini kendisi için değiştirebiliyorsa burada yalnızca suçluların topluma kazandırılmasından söz edilemez.
Burada silahın siyaset üzerindeki etkisinden söz edilir.
Devlet, silah bırakmayı elbette sağlamalıdır.
Terör örgütünü elbette tasfiye etmelidir.
Ancak devlet, terörü tasfiye ederken terörün taleplerini meşrulaştıramaz.
Silahların bırakılması, örgütün devlete şart ileri sürmesinin karşılığı olamaz.
Çünkü hukuk pazarlık konusu değildir.
Egemenlik pazarlık konusu değildir.
Türk milletinin adı pazarlık konusu değildir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısı pazarlık konusu değildir.
TBMM BİR TESCİL MAKAMI DEĞİLDİR
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Meclisi, herhangi bir siyasi pazarlığın noterliği değildir.
TBMM’nin görevi, başka yerlerde hazırlanan mutabakatları kanuna dönüştürmek değil, Türk milletinin egemenliğini kayıtsız ve şartsız korumaktır.
Anayasa’nın 6. maddesi açıktır:
“Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir.”
Bu egemenlik, hiçbir kişiye, sınıfa, zümreye veya örgüte bırakılamaz.
Anayasa’nın 10. maddesi de herkesin kanun önünde eşit olduğunu söyler.
O hâlde bir terör örgütünün mensupları için özel soruşturma, kovuşturma ve infaz rejimi oluşturulması yalnızca ceza hukuku meselesi değildir.
Bu, millî egemenlik ve hukuk önünde eşitlik meselesidir.
Şehit annesine “adalet”, terör örgütü mensubuna “erteleme” anlatamazsınız.
Gaziye sabır tavsiye edip silahlı örgüte hukuk düzenini değiştirme gücü veremezsiniz.
Bunun adı toplumsal bütünleşme olmaz.
Bunun adı, Cumhuriyet hukukunun terör karşısında geri çekilmesi olur.
SEVR’İN KADERİNİ TÜRK MİLLETİ BELİRLEDİ
Sevr imzalandı ama uygulanamadı.
Çünkü Türk milleti kabul etmedi.
Anadolu işgal altındayken Ankara’da açılan Büyük Millet Meclisi, İstanbul’daki teslimiyetçi iradeyi reddetti.
Mustafa Kemal Atatürk ve silah arkadaşları, millete çizilen esaret haritasını yırtıp attılar.
Lozan, yalnızca bir barış antlaşması değildir.
Lozan; Sevr’i reddeden millî iradenin hukuk belgesidir.
Atatürk’ün ifadesiyle Lozan, Türk milletinin aleyhine yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr’le tamamlandığı sanılmış büyük bir suikastın sonuçsuz kaldığını gösteren belgedir.
Bugün bize düşen görev de aynıdır:
Kavramların parıltısına değil, düzenlemelerin sonucuna bakmak…
“Barış”, “kardeşlik”, “bütünleşme” ve “demokrasi” kelimelerinin arkasına gizlenebilecek egemenlik kayıplarını görmek…
Terörün bitmesini isterken Cumhuriyet’in hukukunun tasfiye edilmesine izin vermemek…
Çünkü mesele yalnızca cezaevinden kimin çıkacağı değildir.
Mesele, silah kullanan bir örgütün Türk devletinin hukukunu değiştirme gücü kazanıp kazanmayacağıdır.
Mesele yalnızca bugünkü yasa değildir.
Mesele, yarın bu yasanın üzerine hangi siyasi taleplerin inşa edileceğidir.
Sevr’in haritası bugün masada olmayabilir.
Fakat Sevr’in yöntemi; Türk milletini parçalar hâlinde ele almak, terör ve dış baskı yoluyla özel statüler oluşturmak ve millî egemenliği aşama aşama geriletmek şeklinde yeniden karşımıza çıkabilir.
Bu nedenle Çerçeve Yasa’ya karşı çıkmak terörün devamını istemek değildir.
Tam tersine, terörü taviz vermeden ve Cumhuriyet’in hukukunu çiğnemeden bitirmeyi istemektir.
Terör örgütü tasfiye edilmelidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin millî ve üniter yapısı korunmalıdır.
Şehitlerin hukuku hiçbir siyasi pazarlığa feda edilmemelidir.
Ve herkes bilmelidir:
Bu millet Sevr’i bir kez yırtıp atmıştır.
Millî egemenliğini hedef alan her yeni girişim karşısında aynı iradeyi gösterecek kudrete de sahiptir.
Ne mutlu Türküm diyene!











