1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Feridun Yıldız
  4. Çerçeve Yasa Değil, Cumhuriyetin Çerçevesini Değiştirme Planı!

Çerçeve Yasa Değil, Cumhuriyetin Çerçevesini Değiştirme Planı!

featured

Feridun Yıldız’ın bu yazısı, Türkiye’de gündeme gelen “çerçeve yasa” hazırlıklarını ve bu sürecin arkasındaki olası siyasi sonuçları eleştirel bir perspektifle analiz etmektedir. Yazar, bu düzenlemenin sadece terör örgütü mensuplarının silah bırakmasıyla sınırlı kalmayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını ve anayasal temel ilkelerini hedef alan daha geniş bir planın parçası olduğunu savunmaktadır. Düzenlemenin içeriğine dair belirsizliklere dikkat çekilirken, terörle mücadelenin kazanımlarının siyasi pazarlıklar neticesinde demokratikleşme kılıfı altında feda edilebileceği uyarısı yapılmaktadır. Metinde, hukuki imtiyazların adalete zarar vereceği ve devletin kurucu felsefesinden ödün verilmesinin millî birlik açısından büyük riskler taşıdığı vurgulanmaktadır. Sonuç olarak kaynak, meselenin basit bir kanun teklifi değil, Türk milletinin ve devletinin geleceğini belirleyecek stratejik bir dönemeç olduğunu ifade etmektedir.

 

Türkiye’nin önüne yeniden bir “çözüm”, “barış”, “kardeşlik” paketi konuluyor.

Adına bu defa “çerçeve yasa” deniliyor.

İktidar, bu düzenlemenin yalnızca silah bırakan PKK mensuplarının hukuki durumunu belirleyecek geçici ve sınırlı bir kanun olduğunu söylüyor. DEM Parti ise bunun bir sonuç değil, “yeni başlangıcın ilk adımı” olduğunu açıkça ilan ediyor.

İmralı’dan gelen açıklama ise tartışmanın gerçek boyutunu ortaya koyuyor:

“Demokratik cumhuriyete sonuna kadar kapı aralanmaktadır.”

Demek ki mesele yalnızca birkaç teröristin dağdan indirilmesi değildir.

Mesele yalnızca silahların teslim edilmesi değildir.

Mesele yalnızca bir örgütün kendisini feshettiğini açıklaması da değildir.

Asıl mesele, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi esaslar üzerinde yaşamaya devam edeceğidir.

Çerçeve denilen şey, aslında Cumhuriyetin çerçevesidir.

Önce gerçeği ortaya koyalım

3 Ağustos 2026 tarihi itibarıyla kanun teklifinin tam metni kamuoyuna açıklanmış ve TBMM’ye resmen sunulmuş değildir. Kamuoyuna yansıyan bilgiler, iktidar temsilcilerinin açıklamalarına, siyasi partiler arasındaki görüşmelere ve Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun Şubat 2026 tarihli raporuna dayanmaktadır.

Dolayısıyla millet, henüz maddelerini bile görmediği bir kanunun psikolojik kabul sürecine sokulmaktadır.

Önce “terörsüzlük” deniliyor.

Ardından “kardeşlik” deniliyor.

Sonra “demokratik entegrasyon” kavramı ortaya atılıyor.

En sonunda da Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş esaslarını tartışmaya açabilecek kapsamlı değişikliklerin kapısı aralanıyor.

TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş’un açıkladığı çerçeveye göre yasa, yalnızca feshedildiği kabul edilen terör örgütünün mensuplarına uygulanacak, belirli bir süre yürürlükte kalacak ve genel af niteliği taşımayacaktır. Silahını bırakan ve örgütsel faaliyetten vazgeçtiğini açıklayan kişilerin düzenlemeden yararlanması öngörülmektedir. Süre konusunda altı ay, sekiz ay veya bir yıl gibi seçenekler konuşulmaktadır.[1]

Kulislerde konuşulan taslağın ise şu başlıkları düzenlemesi beklenmektedir:

  • Terör örgütünün feshedildiğinin ve silah bıraktığının hangi devlet kurumu tarafından tespit edileceği…
  • Silahların kime, nerede ve hangi usulle teslim edileceği…
  • Türkiye’ye dönecek örgüt mensupları hakkında soruşturma ve kovuşturmaların nasıl yürütüleceği…
  • Cezaevlerindeki hükümlülerin durumlarının hangi ölçütlerle yeniden değerlendirileceği…
  • Örgüt yöneticileriyle suça doğrudan karışmamış kişiler arasında nasıl bir ayrım yapılacağı…

Ancak henüz silahların tamamının teslim edilip edilmediği, teslim edilen silahların balistik incelemelerinin yapılıp yapılmadığı ve örgütün bütün unsurlarıyla sona erdiğinin hangi resmî makam tarafından doğrulandığı açıklanmış değildir.

Böyle bir ortamda yasa çıkarmak, sonucu görülmüş bir teslimiyetin hukuki işlemlerini yapmak değildir.

Tam tersine, sonucu belirsiz bir siyasi sürece peşinen hukuki güvence vermektir.

Af değilse nedir?

İktidar, ısrarla “Bu bir af değildir” diyor.

Fakat bir kişinin örgüt üyeliğinden doğan soruşturması durdurulacaksa, hakkındaki kovuşturma kaldırılacaksa, cezası azaltılacaksa veya infaz rejimi değiştirilecekse bunun hukuki sonucunun ne olduğunu millete açıklamak gerekir.

Adına af denilmemesi, sonucunu değiştirmez.

Kanunların adı değil, doğurduğu netice önemlidir.

Terör örgütüne katılmış bir kişi yalnızca “Silah bıraktım, örgütsel faaliyetten vazgeçtim” dediği için farklı bir ceza hukuku rejimine alınacaksa burada eşitlik ilkesi tartışması doğar.

Devletine bağlı yaşayan, eline silah almayan, dağa çıkmayan vatandaş hangi hukuk düzenine tabi olacaktır?

Silah kullanan için özel kanun çıkarılırken kanuna bağlı kalan vatandaşın hakkı nasıl korunacaktır?

Silaha başvurmanın sonunda siyasi ve hukuki ayrıcalık elde edildiği kanaati toplumda yerleşirse bundan sonra ortaya çıkacak örgütlere hangi mesaj verilmiş olur?

Mesaj şudur:

“Yeterince uzun süre silahlı mücadele yürütürseniz devlet bir gün sizin için özel kanun çıkarabilir.”

İşte asıl tehlike budur.

Terörü sona erdirmek isterken terör yönteminin sonuç alıcı olduğu düşüncesini meşrulaştırmak…

Muhatap millet mi, İmralı mı?

Demokratik bir hukuk devletinde kanunlar milletin ihtiyaçlarına göre hazırlanır.

Kanunların muhatabı vatandaşlardır.

Kanunların kaynağı millî iradedir.

Fakat bugün yaşanan süreçte, hazırlanacak yasanın İmralı’da değerlendirilmesi ve Abdullah Öcalan’ın yasaya “pozitif” ya da “negatif” yaklaşımının siyasi gündem oluşturması başlı başına bir devlet sorunudur.

Nitekim Öcalan, çıkarılacak yasayı “sürecin önünü açacak anahtar” olarak nitelendirmiş ve bunun “demokratik cumhuriyete” kapı aralayacağını söylemiştir. 3 Ağustos 2026 tarihli açıklama

Türkiye Cumhuriyeti zaten demokratik bir cumhuriyettir.

Anayasamızın ikinci maddesi bunu açıkça ifade etmektedir.

Öyleyse İmralı’nın sözünü ettiği “demokratik cumhuriyet” nedir?

Bu kavramla kastedilen; Türk millî kimliğinin geri çekildiği, millet tanımının etnik topluluklara ayrıldığı, üniter yapının yerel özerklik talepleri karşısında aşındırıldığı yeni bir devlet modeli midir?

Bu sorular cevapsız bırakılamaz.

Çünkü terör örgütünün kullandığı kavramların hiçbirisi masum değildir. “Demokratik ulus”, “demokratik özerklik”, “yerel demokrasi”, “eşit yurttaşlık” ve “demokratik cumhuriyet” ifadeleri yıllardır aynı siyasi projenin farklı ambalajları olarak kullanılmaktadır.

Bu proje, Türk milletini ortak millî kimlik olmaktan çıkarmayı ve Türkiye Cumhuriyeti’ni etnik toplulukların ortaklığına dayalı bir yapıya dönüştürmeyi hedeflemektedir.

Çerçeve yasanın arkasındaki geniş program

Millî Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunun raporu incelendiğinde, meselenin yalnızca terör örgütü mensuplarının dönüşünden ibaret olmadığı açıkça görülmektedir.

Raporda;

  • AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması için yeni mekanizmalar kurulması,
  • İnfaz mevzuatı ile koşullu salıverilme şartlarının yeniden ele alınması,
  • Hasta ve yaşlı hükümlüler bakımından infaz ertelemesinin değerlendirilmesi,
  • Terörle Mücadele Kanunu ile Türk Ceza Kanunu’nun değiştirilmesi,
  • “Şiddet içermeyen” fiillerin terör suçu sayılmaması,
  • Siyasi Partiler Kanunu ile seçim kanunlarının yeniden hazırlanması,
  • Yerel yönetimlere ilişkin idari vesayet uygulamalarının değiştirilmesi,
  • Görevden alınan belediye başkanlarının yerine yapılacak görevlendirmelerde belediye meclisinin yetkili kılınması

önerilmektedir.[2]

Bu önerilerin her biri ayrı ayrı tartışılabilir.

Hukuk devleti güçlendirilmeli, ifade özgürlüğü korunmalı ve infaz adaleti sağlanmalıdır. Buna kimsenin itirazı olamaz.

Ancak evrensel hukuk reformları, bir terör örgütüyle yürütülen süreç üzerinden gündeme getirilemez.

Türkiye’de demokratikleşme ihtiyacı varsa bu, PKK istediği için değil Türk Milleti hak ettiği için yapılmalıdır.

Hukuk reformu bütün vatandaşlar için yapılır.

Terör örgütü mensupları için hazırlanmış özel bir siyasi takvimin parçası hâline getirilemez.

Aksi takdirde terör örgütü, yalnızca kendi mensuplarına hukuki kolaylık sağlayan bir yapı olmaktan çıkar; Türkiye’nin ceza hukukunu, yerel yönetim sistemini, siyasi partiler düzenini ve vatandaşlık anlayışını değiştiren kurucu bir aktör konumuna yükseltilir.

“Geçici yasa” kalıcı sonuçlar doğurabilir

Yasanın geçici olması sık sık güvence gibi sunuluyor.

Oysa bir kanunun yürürlük süresi geçici, doğurduğu sonuçlar kalıcı olabilir.

Dağdan inen binlerce örgüt mensubunun hangi bölgelerde yaşayacağı, nasıl takip edileceği ve eski örgütsel bağlarının kopup kopmadığının nasıl denetleneceği bilinmemektedir.

Bu kişilerin siyasi faaliyetlere katılması hâlinde örgütün silahlı kadrolarının siyasi kadrolara dönüştürülmesi riski bulunmaktadır.

Silahlı yapı ortadan kalkarken ideolojik ve örgütsel yapı korunursa terör sona ermiş olmaz.

Yalnızca yöntem değiştirmiş olur.

Dağ kadrosu belediyelere, derneklere, vakıflara ve siyasi yapılara aktarılırsa devlet, kendi eliyle örgütün kadro dönüşümünü finanse etmiş hâle gelir.

Bunun adı toplumsal bütünleşme değildir.

Bunun adı silahlı yapılanmanın siyasallaştırılmasıdır.

Suriye ve Irak boyutu neden yok sayılamaz?

PKK yalnızca Türkiye sınırları içinde faaliyet gösteren bir örgüt değildir.

Irak’taki yapılanması, Suriye’deki PYD/YPG uzantısı, İran’daki PJAK kolu ve Avrupa’daki mali-siyasi ağı varlığını sürdürmektedir.

Türkiye’deki bazı mensupların sembolik biçimde silah bırakması, örgütün bütün unsurlarıyla tasfiye edildiği anlamına gelmez.

Özellikle Suriye’nin kuzeyinde silahlı bir yapılanma varlığını korurken Türkiye’de “örgüt feshedildi” kabulüyle özel yasa çıkarmak büyük bir güvenlik açığı meydana getirebilir.

Örgüt, kadrolarını ve silahlarını sınırın öte tarafına kaydırarak Türkiye içindeki mensuplarını hukuki koruma altına alabilir.

Bugün silah bıraktığını söyleyen kişi, yarın Suriye veya Irak hattındaki yapıyla yeniden ilişki kurarsa ne olacaktır?

Bu kişilerin takibini kim yapacaktır?

Yasa kapsamından yararlanmak için yalnızca beyan yeterli olacak mıdır?

Devletin elinde doğrulanabilir bir teslim, denetim ve takip mekanizması bulunacak mıdır?

Bu sorular cevaplanmadan çıkarılacak her yasa millî güvenlik açısından açık çek niteliğindedir.

Şehit ailelerinin adalet duygusu

Bu ülke terörle mücadelede binlerce evladını şehit verdi.

Askerler, polisler, öğretmenler, doktorlar, işçiler ve daha kundaktaki bebekler PKK terörünün hedefi oldu.

Şimdi hazırlanacak düzenlemede yalnızca terör örgütü mensuplarının geleceği konuşulamaz.

Şehit ailelerinin adalet duygusu görmezden gelinemez.

Hangi suçların kapsam dışında bırakılacağı kesin biçimde belirlenmelidir.

Cinayet, bombalama, yaralama, işkence, adam kaçırma, uyuşturucu ticareti ve çocukların silahlı örgüte katılması gibi suçlara karışanlar hiçbir hukuki kolaylıktan yararlanmamalıdır.

“Örgüt üyesiydi ama doğrudan suça karışmadı” şeklindeki savunma da dikkatle incelenmelidir. Terör örgütleri yalnızca silah kullananlardan oluşmaz. Lojistik sağlayan, istihbarat toplayan, para aktaran ve militan temin eden kişiler de örgütün suç mekanizmasının parçasıdır.

Fail ile fiil arasındaki bağ titizlikle araştırılmadan yapılacak toplu değerlendirmeler, bireysel ceza sorumluluğu ilkesini ortadan kaldırabilir.

Türk Milleti açısından asıl risk

Asıl risk birkaç yüz veya birkaç bin örgüt mensubunun ceza durumundan ibaret değildir.

Asıl risk, Türkiye’nin “Türk Milleti” esasına dayanan kurucu anlayışının müzakereye açılmasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti, etnik toplulukların pazarlığıyla kurulmamıştır.

Türk Milleti’nin Millî Mücadele sonucunda kurduğu üniter ve millî bir devlettir.

Anayasa’nın 66’ncı maddesindeki vatandaşlık tanımı ayrıştırıcı değil, birleştiricidir:

“Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.”

Bu hüküm herhangi bir etnik kökeni inkâr etmez.

Tam tersine bütün vatandaşları hukuk önünde eşit kabul eder ve devletle vatandaş arasına hiçbir aşiret, tarikat, etnik örgüt veya siyasi aracı sokmaz.

“Eşit yurttaşlık” adı altında mevcut vatandaşlık tanımının değiştirilmesi, Türk kimliğinin anayasal ortak kimlik olmaktan çıkarılması ve etnik kimliklerin siyasi statü kazanması Türkiye’yi birleştirmez. Parçalar.

Yerel yönetimlerin güçlendirilmesi adı altında üniter devletin idari bütünlüğünün zayıflatılması da aynı derecede tehlikelidir.

Demokratik yerel yönetim başka şeydir.

Etnik temelde siyasi egemenlik alanları oluşturmak başka şeydir.

Ne yapılmalıdır?

Terör örgütü bütün silahlarını kayıtsız ve şartsız biçimde Türk Devleti’ne teslim etmelidir.

Silahların balistik incelemeleri yapılmalı ve adli emanete alınmalıdır.

Örgütün Türkiye, Irak, Suriye, İran ve Avrupa’daki bütün yapılarının sona erdiği devlet kurumları tarafından doğrulanmalıdır.

Fesih ve teslim süreci, bağımsız ve denetlenebilir bir devlet mekanizmasıyla kayıt altına alınmalıdır.

Suç işlememiş kişilerle kanlı eylemlere katılanlar arasında somut delillere dayanan bireysel değerlendirme yapılmalıdır.

Cinayet ve insanlığa karşı suçlar kesinlikle kapsam dışında tutulmalıdır.

Yasadan yararlananların yeniden örgütsel faaliyete dönmesi hâlinde sağlanan bütün hakların geri alınacağı açıkça hükme bağlanmalıdır.

Süreç TBMM denetimine açık olmalı, millete düzenli ve doğrulanabilir bilgi verilmelidir.

Kanunun hiçbir maddesi Türk millî kimliği, üniter devlet yapısı, resmî dil ve Anayasa’nın değiştirilemez hükümleri üzerinde pazarlık kapısı açmamalıdır.

En önemlisi de hukuk reformları ile terör örgütüne ilişkin düzenlemeler birbirinden kesin biçimde ayrılmalıdır.

Son söz

Türk Milleti terörün bitmesini herkesten fazla ister.

Çünkü kanı dökülen Türk Milleti’dir.

Evladını toprağa veren Türk Milleti’dir.

Ekonomik ve toplumsal bedeli ödeyen Türk Milleti’dir.

Fakat terörün bitmesi ile terörün taleplerinin devlet politikası hâline getirilmesi aynı şey değildir.

Silah bırakmak bir lütuf değil, zaten yapılması gereken bir teslimiyettir.

Devlet, kendisine silah çekenlerle eşit taraf gibi pazarlık yapmaz.

Devlet teslim alır.

Adaleti uygular.

Vatandaşlarının kardeşliğini güçlendirir.

Türkiye’nin ihtiyacı, İmralı’nın tarif ettiği bir “demokratik cumhuriyet” değildir.

Türkiye’nin ihtiyacı; Atatürk’ün kurduğu laik, üniter, millî ve demokratik Cumhuriyetin hukuk devleti niteliğinin güçlendirilmesidir.

TBMM’nin görevi bir terör örgütünün önünü açmak değil, Türk Milleti’nin geleceğini güvence altına almaktır.

Milletvekilleri ellerini kaldırmadan önce şunu düşünmelidir:

Çıkardıkları kanun yalnızca bugünü değil, yarın kurulacak devlet düzenini de belirleyecektir.

Çerçeve yanlış çizilirse içindeki resim Türkiye Cumhuriyeti olmayabilir.

Türk Milleti bu dili de bu niyeti de çok iyi okumalıdır.

Çünkü mesele bir yasa meselesi değildir.

Mesele vatandır.

Mesele millettir.

Mesele devlettir.

Mesele Türkiye Cumhuriyeti’nin sonsuza kadar Türk kalmasıdır.

 

 


[1] TBMM’nin resmî açıklaması

[2]  TBMM Komisyon Raporu, s. 42-48

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!