Bir yanda Bişkek’te Putin’le aynı masa, öbür yanda İstanbul’da NATO’nun 5. maddesine benzeyen yeni bir savunma paktı. Hürmüz’de petrol 100 dolara dayanmışken Ankara, tek bir eksene bağlı kalmadan kendi çok kutuplu satrancını kuruyor — peki bu hamlenin faturası kime çıkacak?
Aynı haftanın içine sığan iki fotoğrafa bakın. Birinde Cumhurbaşkanı Erdoğan, Bişkek’te Şanghay İş birliği Teşkilatı’nın genişletilmiş zirve masasında, Şi Cinping ile Putin’in arasında bir koltukta. Ötekinde İstanbul’da, Çırağan Sarayı’nın salonlarından birinde Türk, Suudi ve Pakistanlı dışişleri bakanları, savunma bakanları ve genelkurmay başkanları aynı masaya oturmuş, imzaları çoktan atılmış bir savunma paktının işleyiş kurallarını yazıyor. Bu iki kare, tesadüfen aynı haftaya denk gelmiş görüntüler değil; Ankara’nın son birkaç yıldır sabırla ördüğü, tek bir eksene bağlı kalmama stratejisinin aynı anda iki koldan sahneye çıkışı.
Bişkek’te Doğu Rüzgârı
31 Ağustos-1 Eylül günlerinde Kırgızistan’ın başkentinde toplanan Şanghay İş birliği Teşkilatı Zirvesi’ne Türkiye, tam üye değil, “diyalog ortağı” sıfatıyla katıldı; ama bu yıl ev sahibi Kırgız Cumhurbaşkanı Sadır Caparov’un davetiyle şeref konuğu statüsündeydi. Erdoğan, zirve marjında Putin’le Rusya-Ukrayna savaşını, bölge liderleriyle de iklim değişikliği ve enerji güvenliğini konuştu. Yurda dönüş uçağında gazetecilere yaptığı açıklamalarda ise tek bir cümlede Şanghay’dan Mekke’ye, Suriye’den F-35 ve S-400 meselesine kadar uzanan geniş bir harita çizdi.
Bu tablo şaşırtıcı değil. Türkiye yıllardır NATO üyeliğini terk etmeden Şanghay İş birliği Teşkilatı’nın kapısını da aralık tutan bir çizgi izliyor. Ancak son dönemde bu çizginin tonu değişti: Artık “ihtiyat payı” olarak sunulan bir açık kapı değil, kendi başına bir dış politika ekseni olarak işleniyor. Batı ile ilişkilerin gerginleştiği her dönemde Ankara’nın masaya koyduğu bu alternatif, artık daha kalıcı kurumsal adımlarla destekleniyor.
Bişkek’teki zirvenin bir başka boyutu da dönüş yolunda ortaya çıktı. Erdoğan, uçakta gazetecilere Yunanistan’a yönelik sert bir uyarıda bulunarak Türkiye’nin haklarını hiçbir masada çiğnetmeyeceğini söyledi. Yani Ankara’nın doğuya açılan bu kapısı, batı komşularıyla yaşanan gerilimleri yumuşatan değil, tam tersine Türkiye’nin elini güçlendirdiğini düşündüğü bir manevra alanı olarak sunuluyor. Şanghay masasında oturmak, Ankara’nın gözünde Ege’de veya Doğu Akdeniz’de daha az taviz vermek anlamına geliyor.
Çırağan’da Yeni Bir Mimari: Mekke Savunma İttifakı
Asıl dikkat çekici gelişme ise İstanbul’da yaşandı. 7 Ağustos’ta Mekke’de imzalanan Türkiye-Suudi Arabistan-Pakistan Ortak Savunma Anlaşması, 31 Ağustos’ta Çırağan Sarayı’ndaki toplantıyla ilk kurumsal adımını attı. Türkiye’yi Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler ve Genelkurmay Başkanı temsil ederken, Suudi Arabistan’dan Dışişleri Bakanı Prens Faysal bin Ferhan ile Savunma Bakanı Prens Halid bin Selman, Pakistan’dan ise Dışişleri Bakanı İshak Dar ve Genelkurmay Başkanı Asım Munir toplantıdaydı. Diplomatik ve askeri karar mekanizmalarının aynı masada buluşması, anlaşmanın sadece bir niyet beyanı olmadığının, üç ülkenin bunu işletilebilir bir yapıya dönüştürmek istediğinin göstergesiydi.
Anlaşmanın çekirdeği, üç imzacıdan birine yönelecek silahlı saldırının üçüne birden yapılmış sayılacağı hükmü — yani NATO’nun 5. maddesine çok benzeyen bir kolektif savunma taahhüdü. Buna ek olarak Riyad’da bir sekretarya kuruluyor; ilk genel sekreteri üç yıllığına Pakistan’dan atanacak. Gündemde savunma sanayiinde ortak üretim, orduların birlikte çalışabilirliği ve olası ortak tatbikatlar var.
Burada durup sormak gerekiyor: Bu, gerçekten NATO’ya alternatif bir “Sünni-Müslüman NATO’su” mu, yoksa daha mütevazı, bölgesel bir kriz yönetimi mekanizması mı? İstanbul’daki toplantının ardından konuşan uzmanlar ikinci ihtimale daha yakın duruyor. Suudi Arabistan-Pakistan güvenlik ilişkisi zaten onlarca yıllık bir geçmişe sahip; Türkiye’nin bu ittifaka dahil olması, kendi stratejik özerklik arayışının doğal bir uzantısı. Gerçek sınav ise bölgedeki çatışmalar durduğunda gelecek: Ortak mekanizmalar ve sekretarya, yalnızca kriz anlarında hatırlanan bir kâğıt üzerindeki taahhüt olmaktan çıkıp gerçek bir kurumsal yapıya dönüşebilecek mi?
Üç ülkenin genelkurmay başkanlarının daha ilk toplantıdan itibaren masada olması, bu yapının salt bir diplomatik nezaket ziyareti olmadığını gösteriyor. Ortak tatbikat takvimi, istihbarat paylaşımı ve savunma sanayii projelerinde teknoloji transferi gibi başlıkların önümüzdeki aylarda somutlaşması bekleniyor. Ankara açısından bu, aynı zamanda savunma sanayii ihracatını Körfez ve Güney Asya’ya taşıyacak bir ticari kapı anlamına da geliyor; İstanbul’daki toplantı bu yüzden yalnızca dışişleri koridorlarında değil, savunma sanayii şirketlerinin de yakından izlediği bir gündem maddesiydi.
Sıcak Suların Ortasında Bir Denge Arayışı
Bu hamlelerin zamanlaması tesadüf değil. Dünya, son aylarda ısınan iki hat üzerinden geriliyor: Hürmüz Boğazı’nda altı aya yaklaşan ABD-İran çatışması, petrolü varil başına 100 dolar sınırına dayadı; boğazdan geçen ticari gemi trafiği tarihi düşük seviyelere geriledi. Gazze’de ise ateşkes süreci kâğıt üzerinde devam etse de sahada ihlaller ve can kayıpları kesilmiş değil. Böyle bir tabloda Ankara’nın hem Şanghay eksenine hem Mekke İttifakı’na aynı anda yatırım yapması, “kim kazanırsa kazansın masada bir sandalyemiz olsun” mantığının somutlaşmış hali.
Bunun getirisi açık: Türkiye, Batı’nın onayına muhtaç kalmadan bölgesel krizlerde arabulucu ve denge unsuru rolünü güçlendiriyor; savunma sanayii ihracatı için Körfez ve Güney Asya pazarları büyüyor; enerji ve güvenlik koridorlarında tek bir büyük gücün insafına kalmayan bir manevra alanı yaratılıyor. Ancak riskler de en az fırsatlar kadar somut. Çok kutuplu bir denge politikası, her eksenle “kısmi” ilişki kurduğunuz için hiçbir eksende tam güven inşa edemediğiniz bir sonuca da savrulabilir. NATO içindeki müttefiklerin, Ankara’nın Mekke İttifakı ve Şanghay yakınlaşmasını nasıl okuyacağı; F-35 ve S-400 gibi eski dosyaların bu yeni tablo üzerinden yeniden nasıl yorumlanacağı hâlâ açık sorular. Üstelik “kolektif savunma” taahhüdü, bölgedeki bir krizde Türkiye’yi isteği dışında bir tarafa çekebilecek bir yükümlülük de doğurabilir.
Tarlaya, Sofraya Yansıması
Otuz beş yıldır bu topraklarda dolaşan biri olarak şunu eklemeden geçemeyeceğim: Ankara’nın kurduğu her yeni ittifak, er ya da geç Konya Ovası’ndaki çiftçinin masasına da bir şekilde uğrar. Mekke İttifakı’nın savunma sanayii ortak üretim başlığı, uzun vadede istihdam ve teknoloji transferi getirebilir; ama kısa vadede petrol fiyatlarındaki tırmanış, doğrudan mazot ve gübre maliyeti üzerinden üreticinin sırtına biniyor. Öte yandan Suudi Arabistan ve Pakistan ile kurumsallaşan ilişki, sadece savunma sanayii değil, tarım ürünleri ve gıda ticareti için de yeni kapılar aralayabilir — yeter ki bu fırsat, savunma manşetlerinin gölgesinde kalıp unutulmasın.
Türkiye’nin bu çok kutuplu denge arayışı, gerçekçi bir okumayla hem cesur hem de kırılgan bir hamle. Cesur, çünkü tek bir büyük gücün gölgesinde kalmayı reddeden bir dış politika vizyonu ortaya koyuyor. Kırılgan, çünkü her yeni ittifak, aynı zamanda yeni bir yükümlülük ve yeni bir risk kalemi demek. Mesele, bu satranç tahtasında kaç taş sürdüğümüz değil; her taşın karşılığında ne kazanıp ne kaybettiğimizi soğukkanlılıkla hesaplayabilmek. Sahadan bakan bir gözle söylemek gerekirse: Ankara’nın bu hamleleri, ancak masadaki her sandalyenin sofradaki her tabağa da bir karşılığı olduğunda gerçek anlamda başarılı sayılabilir.











