1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Rıza Tahir Yel
  4. Silahlar Susarsa Barış Mı Gelir?

Silahlar Susarsa Barış Mı Gelir?

featured

TBMM’de görüşülen “Millî Dayanışma” teklifi, sadece bir kanun değil; Türkiye’nin üniter yapısını, vatandaşlık anlayışını ve geleceğini ilgilendiren tarihi bir eşik. IRA ve ETA örnekleri gösteriyor ki silahların susması tek başına barış anlamına gelmiyor — asıl soru, susan silahların yerini siyasi çatışmanın alıp almayacağı.
Türkiye bir kez daha, yalnızca bugünü değil, önümüzdeki birkaç on yılı belirleyebilecek tarihi bir tartışmanın içinde.

 

TBMM’de görüşülen “Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi”, adından da anlaşılacağı üzere toplumsal bütünleşme ve terör sorununun sona erdirilmesi iddiasını taşıyor. Fakat bu teklifin gerçek anlamı, birkaç maddelik bir kanun metninin sınırlarını çoktan aşmış durumda. Tartışılan mesele; Türkiye’nin devlet yapısı, üniter bütünlüğü, vatandaşlık anlayışı, terörle mücadele politikası, hukuk düzeni ve gelecek nesillerin nasıl bir Türkiye’de yaşayacağıdır.
Bu nedenle bugün sorulması gereken soru sadece “Terör bitecek mi?” değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye terör sorununu gerçekten sona mı erdiriyor, yoksa silahların bırakılması karşılığında yeni ve daha uzun süreli bir siyasi tartışmanın kapısını mı açıyor?
İşte mesele tam burada düğümleniyor.
Bu sürece Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin güvenlik, üniter devlet ve milli egemenlik merkezli perspektifinden bakıldığında ortaya çıkan temel endişe açıktır: Türkiye’nin terörü bitirmesi başka şeydir, terör örgütünün siyasi taleplerinin devlet tarafından müzakere edilmesi başka şey.
Bu ayrım kaybolduğu anda “çözüm” kavramı, Türkiye açısından yeni bir çözümsüzlük döneminin başlangıcına dönüşebilir.
ÖNCEKİ DENEYİM NEDEN UNUTULMAMALI?
Türkiye daha önce de “tarihi fırsat”, “barış” ve “çözüm” kavramları etrafında benzer bir süreç yaşadı.
2013-2015 dönemindeki çözüm sürecinin ardından yaşanan hendek çatışmaları, Cizre, Sur ve diğer yerleşimlerdeki ağır güvenlik olayları ve ortaya çıkan yıkım, devlet ile PKK arasındaki güven ilişkisinin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. İkinci metinde de vurgulandığı gibi, geçmişte verilen sözlerin ve yürütülen müzakerelerin Türkiye’yi yeni bir güvenlik krizinden koruyamadığı yönünde güçlü bir toplumsal hafıza oluştu.
Dolayısıyla bugün “Bu kez farklı olacak” denildiğinde, milletin doğal olarak şu soruyu sorması gerekir:
Neden farklı olacak?
Hangi mekanizma bu kez sürecin yeniden silahlı çatışmaya dönmesini engelleyecek?
Silahlar gerçekten tamamen teslim edilecek mi?
Örgütün bütün unsurları tasfiye edilecek mi?
Yurt dışındaki yapılanmalar ne olacak?
Ve en önemlisi, taraflardan biri anlaşmanın şartlarını yerine getirmezse devletin elinde hangi açık ve bağlayıcı mekanizmalar bulunacak?
Bunların cevabı verilmeden “tarihi barış” söylemiyle topluma güven verilmesi kolay değildir.
Çünkü barış, yalnızca iyi niyetle değil, kurallarla ve karşılıklı denetlenebilir yükümlülüklerle ayakta durur.
IRA ÖRNEĞİ TÜRKİYE’YE NEDEN BİREBİR UYMAZ?
Çözüm sürecini savunanların sıkça başvurduğu örneklerden biri IRA’dır.
Gerçekten de IRA süreci dünyadaki en önemli çatışma çözümü örneklerinden biridir. Ancak Türkiye ile Kuzey İrlanda arasındaki farklar göz ardı edilirse bu örnek yanlış okunur.
1998 Good Friday Agreement yalnızca IRA’nın silah bırakmasını sağlamadı. Siyasi temsil, güç paylaşımı, Kuzey İrlanda’nın anayasal statüsü, İngiltere-İrlanda ilişkileri, güvenlik ve demokratik kurumların yeniden yapılandırılması gibi çok sayıda alanı aynı çerçevede ele aldı. Sinn Féin’in silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçişi de bu büyük siyasi mimarinin bir parçasıydı.
Fakat Türkiye, Kuzey İrlanda değildir.
Türkiye bir federasyon değildir. Türkiye’nin anayasal sistemi Kuzey İrlanda’daki gibi iki toplumlu bir statü düzenine dayanmamaktadır. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel siyasal yapısı üniter devlet ve eşit vatandaşlık esasına dayanmaktadır.
Dolayısıyla IRA modelinin Türkiye’ye “silah bırakma karşılığında siyasi statü” şeklinde aktarılması mümkün değildir.
Burada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Silah bırakan insanların demokratik hayata dönmesine imkân tanımak başka, devletin anayasal yapısını ve egemenlik alanını terör örgütünün talepleri doğrultusunda yeniden şekillendirmek başkadır.
Birincisi demokratik hukuk devletinin içinde tartışılabilir.
İkincisi ise Türkiye’nin temel anayasal düzenini ilgilendirir.
ETA ÖRNEĞİ DAHA FARKLI BİR DERS VERİYOR
İspanya’daki ETA deneyimi ise Türkiye açısından başka bir pencere açıyor.
ETA’nın sona ermesi, İspanya’nın anayasal düzeninden vazgeçmesi anlamına gelmedi. Terör örgütünün silahlı mücadelesinin sona ermesiyle siyasi mücadele demokratik zemine taşındı.
Buradaki temel ders şudur:
Silah bırakmak, devletin teslim olması değildir.
Devlet, silah bırakanların topluma yeniden kazandırılması için hukuki mekanizmalar geliştirebilir. Fakat bunu yaparken hukuk devletinden, anayasal düzenden ve vatandaşlar arasındaki eşitlik ilkesinden vazgeçmek zorunda değildir.
Türkiye’nin önünde de esasen böyle bir denge kurulması gerekiyor.
Terör sona erebilir.
Silah bırakanlar topluma dönebilir.
Demokratik siyaset güçlenebilir.
Kürt vatandaşların bireysel ve demokratik hakları eksiksiz korunabilir.
Ama bütün bunlar yapılırken Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısının ve vatandaşlık hukukunun korunması da mümkündür.
Mesele tam olarak bu dengeyi kurabilmektir.
“PKK BİTTİ” DEMEK, “SORUN BİTTİ” DEMEK DEĞİLDİR
Burada başka bir tehlikeye de dikkat etmek gerekiyor.
PKK’nın silah bırakması halinde Türkiye önemli bir güvenlik sorununu geride bırakabilir. Fakat bir örgütün ortadan kalkması, o örgütün yıllarca istismar ettiği veya temsil ettiğini iddia ettiği bütün siyasi ve toplumsal meselelerin kendiliğinden ortadan kalkacağı anlamına gelmez.
Kimlik tartışmaları devam edebilir.
Demokratik temsil tartışmaları devam edebilir.
Ekonomik ve sosyal sorunlar devam edebilir.
Yerel yönetimler konusunda tartışmalar devam edebilir.
Dolayısıyla “PKK bitti, mesele de bitti” yaklaşımı da doğru değildir.
Fakat bunun tersi de doğru değildir.
“PKK silah bıraktı, şimdi örgütün siyasi taleplerinin tamamı karşılanmalıdır” yaklaşımı da demokratik hukuk devleti açısından kabul edilebilir bir zorunluluk değildir.
Türkiye’de bireysel vatandaşlık hakları ile etnik temelli kolektif siyasi statü arasında açık bir ayrım yapılmalıdır.
Çünkü bir kesimin “demokratikleşme” dediği yerde başka bir kesim “anayasal dönüşüm” anlayabilir.
Bu kavram karmaşası çözümsüzlüğün ilk kaynağı olabilir.
ASIL RİSK: SİLAHLAR SUSAR, SİYASİ ÇATIŞMA BAŞLARSA…
Türkiye açısından en tehlikeli senaryolardan biri budur.
PKK silah bırakır.
Devlet hukuki düzenlemeleri yapar.
Örgüt mensuplarının bir bölümü topluma döner.
Fakat ardından yeni siyasi talepler gündeme gelir.
“Silah bıraktık, şimdi siyasi taleplerimizi yerine getirin” denir.
Devlet ise “Silah bırakmak, Türkiye’nin anayasal düzenini yeniden müzakere etmek anlamına gelmez” der.
İşte o zaman silahlı çatışma bitmiş, fakat siyasi çatışma başlamış olur.
Bu kez silahların yerini sert siyasi kutuplaşma alabilir.
Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı sadece bir kanun değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı açık, yazılı, şeffaf ve sınırları önceden belirlenmiş bir devlet politikasıdır.
“AF DEĞİL” DENİYORSA, TOPLUMA DAHA AÇIK ANLATILMALI
Bugünkü tartışmanın en hassas başlıklarından biri de hukuki düzenlemenin niteliği.
Hükümet ve sürecin savunucuları bunun af değil, belirli şartlara bağlı hukuki bir geçiş ve ceza erteleme mekanizması olduğunu ifade ediyor.
Ancak toplumun önemli bir bölümü açısından mesele yalnızca terminoloji değildir.
Vatandaşın sorduğu soru çok daha basittir:
Terör suçlarından hüküm giymiş veya bu örgütle bağlantılı kişiler hangi şartlarda, hangi suçlar bakımından ve hangi hukuki sonuçlarla topluma dönecek?
Bu sorunun cevabı açık değilse “af değil” demek toplumdaki endişeyi ortadan kaldırmaz.
Şehit aileleri, gaziler ve terörle mücadelede görev yapan güvenlik güçleri açısından adalet duygusunun korunması, sürecin meşruiyeti açısından hayati önemdedir.
İkinci metinde de vurgulanan temel itirazlardan biri budur: Hukuki düzenlemenin kapsamı, kimleri kapsadığı ve hangi şartlarda uygulanacağı konusunda kamuoyunun tam bir açıklığa ihtiyacı vardır.
DEVLET Mİ ÖNCE ADIM ATACAK, ÖRGÜT MÜ?
Buradaki en kritik meselelerden biri de sıralama.
Önce silah mı bırakılacak, sonra hukuki güvence mi verilecek?
Yoksa:
Önce hukuki güvence mi verilecek, sonra silah mı bırakılacak?
Bu sorunun cevabı sürecin güvenilirliği açısından belirleyicidir.
Çünkü devlet, örgüt silah bırakmadan kapsamlı hukuki sonuçlar doğuracak adımlar atarsa elindeki pazarlık gücünü zayıflatabilir.
Buna karşılık örgüt de hiçbir hukuki güvence olmadan silah bırakmayı kabul etmek istemeyebilir.
İşte burada gerçek bir güven sorunu ortaya çıkıyor.
Bu nedenle süreç, “kim önce adım atacak?” tartışmasından çıkarılıp eş zamanlı fakat doğrulanabilir yükümlülükler sistemine dönüştürülmelidir.
Bir tarafın taahhüdü diğer tarafın denetlenebilir taahhüdüne bağlanmalıdır.
IRA VE ETA İLE KIYASLAMADA EN ÖNEMLİ NOKTA: DOĞRULAMA
Türkiye’nin IRA ve ETA deneyimlerinden çıkarabileceği en önemli derslerden biri de silahsızlanmanın nasıl doğrulanacağıdır.
Silah bırakmanın “ilan edilmesi” ile gerçekten gerçekleşmesi aynı şey değildir.
Kaç silah teslim edildi?
Kaç silah imha edildi?
Örgütsel yapı tamamen tasfiye edildi mi?
Gizli depolar var mı?
Sınır ötesindeki yapılanmalar ne olacak?
Yeni bir silahlı yapılanmanın oluşması nasıl engellenecek?
Bu soruların bağımsız ve güvenilir biçimde cevaplanması gerekir.
İkinci metinde IRA ve ETA süreçlerindeki doğrulama mekanizmalarının Türkiye açısından tartışılması gerektiği vurgulanıyor.
Türkiye’nin kendi güvenlik kurumlarına güvenmesi elbette doğaldır. Fakat süreçte karşılıklı güven yaratılması için doğrulama mekanizmasının taraflar açısından da ikna edici olması gerekir.
Aksi halde yarın bir taraf “silahlar tamamen bırakılmadı” dediğinde, diğer taraf “bırakıldı” diyebilir.
Ve süreç yeniden kriz üretebilir.
TÜRKİYE’NİN EN BÜYÜK RİSKİ: BÖLGESEL BOYUT
Türkiye’yi IRA ve ETA örneklerinden ayıran en önemli unsurlardan biri de coğrafyadır.
Türkiye’nin terör sorunu yalnızca Türkiye sınırları içerisindeki bir güvenlik meselesi değildir.
Irak ve Suriye’deki gelişmeler, bölgedeki silahlı yapılanmalar, büyük devletlerin bölgesel politikaları ve sınır ötesindeki askeri-siyasi dengeler, Türkiye’nin önündeki tabloyu çok daha karmaşık hale getiriyor.
Bu nedenle Türkiye açısından “örgüt Türkiye’de silah bıraktı” cümlesi tek başına yeterli değildir.
Türkiye’nin sorması gereken soru şudur:
Silahlı yapı gerçekten sona mı erdi, yoksa yalnızca biçim mi değiştirdi?
Örgüt Türkiye’de silah bırakırken başka bir coğrafyada farklı bir isim, farklı bir yapı veya farklı bir siyasi-askeri mekanizma altında varlığını sürdürecekse, Türkiye’nin güvenlik sorunu tamamen çözülmüş sayılabilir mi?
İşte bu soru cevapsız kalmamalıdır.
TÜRKİYE NE IRA OLMALI NE ETA’YI KOPYALAMALI
Türkiye’nin IRA’yı kopyalaması mümkün değildir.
ETA modelini olduğu gibi uygulaması da mümkün değildir.
Türkiye’nin kendi modelini oluşturması gerekir.
Bu modelin temel sütunları ise açık olmalıdır:
Bir: Kesin ve doğrulanabilir silahsızlanma.
İki: Örgütsel yapının tasfiyesi.
Üç: Sınır ötesindeki silahlı yapılanmalar konusunda açık güvenlik politikası.
Dört: Silah bırakanların hukuk içinde topluma kazandırılması.
Beş: Demokratik siyasetin güçlendirilmesi.
Altı: Tüm vatandaşların eşit haklarının güvence altına alınması.
Yedi: Üniter devlet ve anayasal düzen konusunda belirsizliğe izin verilmemesi.
Sekiz: Şehit aileleri ve mağdurların adalet duygusunun korunması.
Dokuz: Sürecin TBMM ve kamuoyu tarafından şeffaf biçimde denetlenmesi.
On: Taraflardan birinin yükümlülüklerini ihlal etmesi halinde ne olacağının önceden belirlenmesi.
Bunlar sağlanırsa Türkiye gerçekten tarihi bir fırsatı değerlendirebilir.
Sağlanmazsa “çözüm süreci” adı altında yeni bir belirsizlik dönemi başlayabilir.
SON SÖZ: MİLLETİN GÜVENLİĞİ PAZARLIK KONUSU OLAMAZ
Türkiye’nin terörsüz bir ülke olması herkesin ortak arzusudur.
Hiçbir anne çocuğunu teröre kurban vermek istemez.
Hiçbir asker, polis veya güvenlik görevlisi terörle mücadele içinde hayatını kaybetmek istemez.
Hiçbir vatandaş şehirlerinin hendeklerle bölünmesini, bombalarla yıkılmasını istemez.
Bu nedenle terörün sona ermesi Türkiye için büyük bir kazanım olur.
Fakat kalıcı barış ile geçici suskunluk arasındaki farkı görmek zorundayız.
Silahların susması tek başına barış değildir.
Barış; silahların yerine hukukun, tehdidin yerine siyasetin, şiddetin yerine demokratik müzakerenin geçmesidir.
Fakat bunun gerçekleşebilmesi için demokratik müzakerenin tarafı olan hiç kimsenin silahı yeniden masaya koyamayacağını bilmesi gerekir.
Türkiye’nin ihtiyacı ne teröre taviz vermektir ne de toplumsal sorunları inkâr etmektir.
Türkiye’nin ihtiyacı:
güçlü devlet, güçlü hukuk, eşit vatandaşlık, demokratik siyaset ve kesin silahsızlanmadır.
Ümit Özdağ perspektifinden bakıldığında en kritik uyarı da burada ortaya çıkıyor:
Türkiye terör sorununu çözerken Türkiye’nin kendisini bir “çözüm projesi” haline getirmemelidir.
Devlet, terör örgütüyle pazarlık yaptığı görüntüsünü vermeden terörü sona erdirebilir.
Vatandaşların demokratik haklarını güçlendirebilir.
Silah bırakanları hukuk içinde topluma kazandırabilir.
Ama devletin üniter yapısı, milli egemenliği ve vatandaşlık bağı pazarlık konusu haline getirilmemelidir.
Çünkü gerçek başarı, sadece PKK’nın silah bırakması değildir.
Gerçek başarı, Türkiye’nin bir daha aynı sorunu başka bir örgütün, başka bir ismin ve başka bir siyasi ambalajın altında yaşamamasıdır.
Aksi halde bugün “çözüm” diye başlayan süreç, yarın Türkiye’nin önüne başka bir ad altında yeniden çözümsüzlük olarak gelebilir.
Ve tarihin en ağır sorusu o zaman şu olacaktır:
Biz terörü mü bitirdik, yoksa sadece bir sonraki krizin zeminini mi hazırladık?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!