1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Rıza Tahir Yel
  4. Vitrinde Sıkılık Arka Kapıda Gevşeme: Merkez Ne Yapmak İstiyor?

Vitrinde Sıkılık Arka Kapıda Gevşeme: Merkez Ne Yapmak İstiyor?

featured

Merkez Bankası’nın beş aylık aranın ardından bir hafta vadeli repo ihalelerine geri dönmesi, ekonomi kulislerinde dezenflasyon sürecinden geri adım atıldığı şüphelerini doğurdu. Politika faizini %37’de sabit tutarken arka kapıdan piyasaya ucuz likidite sunan bu manevra, reel sektörün baskısını hafifletme çabası mı yoksa bütçe hedefleri için yapay bir makyaj mı? Para politikasının kendi kurallarını esnettiği bu kritik dönüm noktasının şifrelerini çözüyoruz.

 

Ekonomi kulisleri ve piyasa ekranları son kırk sekiz saattir tek bir soruya kilitlenmiş durumda: Merkez Bankası uzun süredir rafa kaldırdığı geleneksel silahını neden yeniden kınından çıkardı? Hatırlanacağı üzere, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası takvimler 1 Mart 2026’yı gösterdiğinde bir hafta vadeli repo ihalelerine ara vermiş ve sıkı para politikası uygulandığı algısını pekiştirmek için piyasayı fonlama kanalında dar bir patikaya sokmuştu. Ancak 23 ve 24 Ağustos tarihlerinde sıcağı sıcağına atılan yeni adımlarla, haftalık repo ihalelerinin yeniden finansman sistemine dahil edildiğini gördük. Bu hamle, aylardır yüksek faiz yükü altında nefes alamayan ve tıkanma noktasına gelen piyasa aktörlerinde “Acaba o çok beklenen faiz indirim döngüsünün ilk ayak sesleri mi duyuluyor?” beklentisini tetiklemekte gecikmedi. Sokaktaki vatandaştan devasa holdinglerin finans direktörlerine kadar herkesin gözü kulağı haklı olarak bu kararın kodlarında. Fakat büyük resmi görebilmek için, piyasanın bu sabırsız coşkusu ile ekonomi yönetiminin iddia ettiği sahte kararlılık arasındaki o derin tutarsızlığı doğru okumak zorundayız.
Öncelikle şu gerçeğin altını net bir şekilde çizelim: Merkez Bankası politika faizini yüzde 37 gibi oldukça yüksek bir seviyede sabit tutmaya devam ediyor. Resmi söylemde ortada ilan edilmiş bir geri adım, manşet faizde atılmış bir geri vites yok gibi gösterilmek isteniyor. Peki, o halde neden bu kapalı kapı arkası formüllere başvuruluyor? Yaşanan gelişme, faiz koridorunun vitrinine dokunmadan, arka kapıdan piyasaya ucuz likidite enjekte etme gayretinden başka bir şey değildir. Son dönemde piyasada yaşanan ciddi likidite sıkışıklığı ve reel sektörün feryatları, ekonomi yönetimini köşeye sıkıştırmıştı. İşte bu noktada Ankara, “faizi indirdik” diyerek yabancı sermayeyi ürkütmekten korktuğu için, ipleri gevşeterek likidite musluğunu milimetrik bir kurnazlıkla açmayı seçti. Yapılan hamle, iddia edildiği gibi motorun hararetini önlemek adına yapılan küçük bir ayar değil; yapısal krizin altını dolduramayan para politikasının bizzat kendi kurallarını esnetmesidir.
Bağımsız iktisatçıların ve piyasa analistlerinin bu karara yönelik eleştirileri tam da bu noktada büyük bir haklılık kazanıyor. Onların cephesinden bakıldığında; bir hafta vadeli ihaleler yoluyla piyasaya yeniden Türk Lirası pompalanması, bugüne kadar kâğıt üzerinde yürütülen dezenflasyon sürecini bizzat Merkez Bankası eliyle baltalama riski taşımaktadır. “Sıkı para politikasından bu erken ve örtülü kopuş, döviz kuru üzerinde yeni bir spekülatif baskı yaratmaz mı?” sorusu, ekonomi yönetiminin körü körüne göz yumduğu en büyük tehlikedir. Eğer bu ihaleler piyasada kalıcı bir fon bolluğuna ve dolayısıyla tüketim eğiliminde erken bir canlanmaya yol açarsa, bugüne kadar faturası tamamen halka kesilen enflasyon karşıtı duvarın tamamen yıkılması işten bile değil. Karşımızdaki acı gerçek, Merkez’in bu ihaleleri geçici bir dengeleyici olarak değil, sıkışan çarkları döndürebilmek için çaresiz bir can simidi olarak kurgulamış olmasıdır.
Meselenin mali disiplin ve devlet bütçesi ayağına baktığımızda ise karşımıza rasyonellikten uzak bir makyaj stratejisi çıkıyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın 2026 yılı bütçe projeksiyonlarında, faiz giderlerinin milli gelire oranını yüzde 3,5 seviyesine düşürme hedefi bulunuyor. Bu iddialı hedefe ulaşabilmek, bütçe üzerindeki faiz kamburunu kâğıt üzerinde hafifletebilmek adına şimdi piyasa faizleri yapay müdahalelerle baskılanmak isteniyor. Eğer bankacılık sisteminde likidite yönetimi şeffaf yapılmaz ve borçlanma maliyetleri suni hamlelerle aşağı çekilirse, Hazine belki günü kurtaracaktır ama enflasyon faturası yine halkın sırtında kalacaktır. Dolayısıyla Merkez Bankası’nın son repo adımı, bağımsız bir para politikasının gereği değil, bütçe açıklarını gizlemek isteyen maliye yönetiminin elini rahatlatma operasyonudur. Para ve maliye politikasının bu senkronize hareketi, ekonomi yönetiminin hala ortak bir akılla değil, günübirlik kurtarma planlarıyla hareket ettiğinin en somut kanıtıdır.
Netice itibarıyla, 23-24 Ağustos kararlarını teknik bir “likidite ayarı” olarak hafifletmeye çalışmak halkın aklıyla alay etmektir. Karşımızda, enflasyonu düşürme kararlılığından sessizce ödün veren, yapısal sorunları çözmek yerine finansal sistemin makyajını tazelemeyi amaçlayan siyasi bir manevra var. Merkez Bankası, piyasaya “Sizi yüksek faizin kuralları altında eziyor gibi görüneceğim ama arka kapıdan can suyu vermeye devam edeceğim” mesajı veriyor. Bu tutarsız denge oyununda başarının şansı ise sıfıra yakındır. Eğer bu likidite muslukları popülist baskılarla açık tutulursa, Türkiye ekonomisi bu zorlu dezenflasyon virajında tamamen savrulacaktır. Piyasanın bu yönlendirilmiş iyimserliğinin girdabına kapılmak, bizi yeniden en başa, o tanıdık hiper enflasyonist sarmalın tam ortasına fırlatacaktır. Maalesef bu hamle, fırtınalı denizde gemiyi limana yanaştırmak isteyen kaptanın ustalığı değil; pusulasını kaybetmiş bir yönetimin dümendeki çaresiz çırpınışından ibarettir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!