1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Rıza Tahir Yel
  4. Bir Partinin Değil, Bir Muhalefet Modelinin Sonu Mu?

Bir Partinin Değil, Bir Muhalefet Modelinin Sonu Mu?

featured

24 Temmuz Cuma günü Özgür Özel’in imzasıyla resmiyet kazanan istifa dalgası, CHP’yi Meclis’te beşinci sıraya düşürdü ve doksan bir vekille yeni bir “ana muhalefet” doğurdu. Peki bu, sadece bir liderlik krizi mi, yoksa 2017’den bu yana kurulan geniş tabanlı muhalefet modelinin sonu mu? İşte perde arkası ve olası senaryolar.

 

Türkiye siyaseti, kırılma anlarını genellikle bir cuma gününe saklar. 24 Temmuz da öyle bir gün oldu. Cumhuriyet Halk Partisi’nin çatısı altında yıllardır biriken hukuki, siyasi ve kişisel gerilim, Özgür Özel’in imzasıyla resmiyet kazandı: parti tarihinin en kalabalık istifa dalgasıyla birlikte doksan bir milletvekili birden CHP rozetini çıkardı ve Meclis’in yeni ikinci büyük partisi doğdu. Bu yazının iddiası şu: yaşanan şey yalnızca bir liderlik krizi ya da bir parti içi hesaplaşma değil; 2017’den bu yana kurulan “tek çatı altında geniş muhalefet” modelinin fiilen sona erdiğinin ilanıdır.

Olayın hukuki arka planını hatırlamakta fayda var. CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’na yönelik usulsüzlük iddiaları aylardır yargının gündemindeydi. Mutlak butlan davası istinaf sürecinde beklerken, mahkemenin eski yönetimi göreve döndürecek şekilde karar vermesi, partide fiilen iki başlı bir yönetim tablosu ortaya çıkardı. Özel’in aynı hafta içinde grup kürsüsünden veda niteliğinde bir konuşma yapması, ardından Yeni Parti’nin kuruluş evraklarını İçişleri Bakanlığı’na teslim etmesi, bu sürecin aylar öncesinden ısıtılan bir kopuşun son perdesi olduğunu gösteriyor. Yani 24 Temmuz, aniden patlayan değil, uzun süredir fitili yanan bir gerilimin sonucuydu.

Sahnenin sembolik kurgusu da tesadüf değildi. Kuruluş başvurusunun Lozan Antlaşması’nın yüz üçüncü yıl dönümüne denk gelmesi, Özel’in evrakları teslim ettikten sonra Hacı Bayram-ı Veli Camii’nde cuma namazı kılması ve ardından Birinci Meclis binası önünde açıklama yapması, bilinçli bir kurucu anlatı inşa etme çabasının işaretleriydi. Bu, Atatürk’ün Samsun’a çıkışına ve Ankara’daki ilk Meclis’e gönderme yapan bir sahnelemeydi. Bir siyasi hareketin kendini hangi tarihsel çizgiye eklemlemek istediğini görmek için, söylediklerinden çok seçtiği sahneye bakmak bazen daha öğreticidir.

Ancak sembolizmin ötesinde asıl mesele aritmetik ve stratejidir. CHP’nin Meclis’teki sandalye sayısı bir günde 135’ten 44’e düştü ve parti, grup başkanvekilliğini kaybederek beşinci sıraya geriledi. Yeni Parti ise doksan bir vekille ikinci büyük grup oldu ve kendini doğrudan “ana muhalefet” olarak ilan etti. Bu, yalnızca sayısal bir kayma değil; muhalefet cephesinin önümüzdeki dönemde kiminle, hangi çatı altında, hangi liderlikle sahaya çıkacağının da yeniden yazılması demek. Kılıçdaroğlu’nun ayrılığın ardından verdiği ölçülü mesaj -toplumun unutulmuş kesimleriyle yeniden bir araya gelme vurgusu- bu resmin henüz tamamlanmadığının, cephenin kendi içinde de yeni bir konumlanma arayışında olduğunun bir işareti olarak okunabilir.

Bahçeli’nin parti mal varlığı ve hazine yardımı paylaşımına dair çıkışı ise meselenin çok kısa sürede “kim ne kadar pay alacak” sorusuna indirgenme riskini gösteriyor. Bu, sağlıklı bir siyasi tartışmanın değil, bir küskünlük ve pay kapma sürecinin resmidir. Oysa gerçek soru bambaşka bir yerde duruyor: Türkiye’de iktidara alternatif olma iddiasındaki bir hareketin, tek bir genel başkan etrafında değil, birden fazla merkez etrafında var olması, seçmene ne kazandırır ne kaybettirir?

Burada iki karşıt okuma birbirine karışmadan yan yana durabilir. Bir yandan, mevcut CHP yönetimine yakın çevreler bu ayrılığı “iktidarın yargı eliyle muhalefeti bölme operasyonunun sonucu” olarak sunuyor; nitekim aynı hafta içinde yerel yönetimlerdeki başka istifa örnekleri de bu anlatıyı besliyor. Diğer yandan, Özel’in etrafındaki kadrolar bu adımı “kurumsal tıkanmayı aşan, iradeyi özgürleştiren bir kopuş” olarak tanımlıyor. Bir köşe yazarının görevi bu iki anlatıdan birini mutlak doğru ilan etmek değil, ikisinin de siyasi çıkar ve konumdan bağımsız olmadığını hatırlatmaktır.

Peki bundan sonra ne olur? Kısa vadede gözler üç noktaya çevrilecek: Yeni Parti’nin grup kurma ve resmi olarak ana muhalefet sıfatını taşıma sürecinin nasıl işleyeceği; CHP’de kalan kadronun -sayısal olarak küçülmüş de olsa- nasıl bir toparlanma stratejisi izleyeceği ve belki en kritik olanı, yerel yönetimlerdeki istifa dalgasının büyükşehir ölçeğine sıçrayıp sıçramayacağı. Bunlara verilecek yanıtlar, 2028’e giden yolda muhalefetin tek mi, çok başlı mı bir aktör olarak sahneye çıkacağını belirleyecek.

Sonuç olarak, 24 Temmuz’u sadece “CHP’de kriz” başlığıyla okumak, olayın büyüklüğünü küçültür. Burada tartışılan, 2023’ten bu yana kurgulanan geniş tabanlı muhalefet modelinin -kurultay hukuku, liderlik meşruiyeti ve yargı ilişkisi üçgeninde- artık eskisi gibi işlemediğidir. Bir partinin adı değişebilir, logosu yenilenebilir; ama gerçek soru şu kalıyor: Türkiye’de muhalefet, tek bir çatı altında toplanmanın mı, yoksa çoğullaşmanın mı daha güçlü bir siyasi sermaye ürettiğine hangi seçimde karar verecek?

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!