1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Roza Kurban
  4. HER SAKALLI DEDEN DEĞİLDİR…

HER SAKALLI DEDEN DEĞİLDİR…

featured

Yazar, Türk atasözlerinden yola çıkarak dış görünüşün yanıltıcılığı ve insanlara duyulan yersiz güvenin tehlikeleri üzerinde durmaktadır. Metin, özellikle milli bağımsızlık mücadelelerinde ortaya çıkan figürleri samimi fedakarlar, gerçek liderler ve menfaatçi sözde dava adamları olarak üç ana gruba ayırır. Kırım, Kazan ve Doğu Türkistan gibi bölgelerdeki kutsal davaların, bu davayı şahsi çıkarları veya popülerlikleri için istismar eden kişilerden korunması gerektiği vurgulanmaktadır. Makale, akademik veya siyasi kimlik arkasına saklanan sahte uzmanların toplumu yanlış yönlendirerek milli mücadelelere düşmandan daha fazla zarar verebileceği konusunda ciddi bir uyarı niteliği taşır. Sonuç olarak, vatan ve hürriyet gibi yüce değerlerin kimsenin tekelinde olamayacağı ve bu yolda yürüyenlerin geçmişine bakılarak dikkatle ayırt edilmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Atasözleri ve deyimlerimiz; milletin kültürünü, manevi değerlerini, kendine özgü duyuşunu, düşünüşünü, hayata ve olaylara bakış açısını en iyi şekilde ortaya koyan bir hazinedir. Dilimizde, “Her gördüğün sakallıyı deden sanma” ve “Her gördüğün sakallıyı baban zannetme” şeklinde atasözleri vardır.

“Her gördüğün sakallıyı deden sanma” atasözünün açıklaması şöyledir: “İnsanları dış görünüşlerine göre değerlendirirsek iyiyi kötüden, dostu düşmandan ayıramayız. Her yüzümüze güleni dost, bizi uyaranları düşman sanırız. Bu bakış açısı her zaman bizi yanıltır. Her hediyeyi sevgiden, her azarı düşmanlıktan saymamalıyız. İnsanları tanımada ve anlamada daha duyarlı olmalıyız. Kişileri sadece dış yapıları ile tanıyamayız.” (Sertel, 2006: 152).

“Her gördüğün sakallıyı baban zannetme” atasözünün izahı ise şöyledir: “Etrafında bulunan herkese güvenmek doğru değildir. Çok iyi tanımadığın kimselere güvenildiği takdirde olmayacak sorunlar çıkabilir.” (Kuşçu, 1989: 169).

İncelediğimiz iki atasözü sözlüğünde açıklamalar farklı gibi gözükse dahi sonuç aynı noktaya varmaktadır: Hiç kimse göründüğü gibi değildir. Onun için insanlarla iletişime girerken dikkatli olmakta yarar vardır. Bilhassa söz konusu olan millet ve milli bağımsızlık davasıysa katbekat dikkat gerekir. Bilindiği üzere; Kazan ve Kırım Tatarları Ruslara karşı, Uygurlar Çinlilere karşı, Güney Azerbaycan Türkleri Farslara karşı yüzyıllardır milli bağımsızlık davası gütmektedir. Milli benliklerini, dil ve kültürlerini korumak, bağımsızlıklarını yeniden kazanmak uğruna yürütülen bu kutsal davada sayısız kayıplar verilmiş, dava insanları hapishanelere mahkûm edilmiştir.

Milli bağımsızlık savaşımı veren insanları üç gruba ayırmak mümkündür:

 

  • Sessizce mücadele eden, milletin vicdanı olan fedakâr insanlar.

  • Millet tarafından benimsenen ve lider olarak kabul edilen insanlar.

  • Sözde “liderler” veya “dava adamları”.

İlk gruba ait olan, sessizce mücadele edenlerin adları pek fazla bilinmez; onlar kendileri de bunu istemezler. Zaten bu insanlar kendini davaya adamıştır. Söz konusu insanlar; zalimlerin zulüm, baskı, hapis ve sürgünlerine aldırış etmeden mücadelelerini sürdürürler. Ayrıca yürüttükleri mücadele esnasında çektikleri acıları insanların gözüne sokmazlar. Zulüm altında ezilen milletler, bu insanların fedakâr çalışmaları sayesinde seslerini duyurabilmektedir. Milletin vicdanı olan bu insanlar, gerçek dava adamlarıdır.

İkinci gruba ait olanlar ise millet tarafından benimsenen ve davanın lideri kabul edilenlerdir. Bu insanların sayısı az, ancak milletinin üzerindeki etkileri büyüktür. Tarihe baktığımızda bu liderlik örneklerine rastlamak mümkündür. Bir toplumu; vatan, millet, bayrak ve bağımsızlık uğruna arkasından sürükleyen önemli liderlerden birisi de Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’tür. Böyle liderler yüz yılda bir dünyaya gelir; milletinin kaderini değiştirir ve tarih yazar.

Üçüncü gruba ait olan sözde “dava adamları” ise çoğunluktadır. Bu insanlar, kutsal davayı kendi çıkarları uğruna rant kapısına çevirmiştir. “Propagandanın iyisi kötüsü yoktur.” derler. Sözde “liderler” önce kendi propagandasını yaptırır, daha sonra kendini “dava adamı” ilan eder, ardından da bu davayı kendi çıkarları için istismar ederler. Bazı sözde liderlerin, “Bu dava ben öldükten sonra bitecek.” şeklindeki gafları, davayı sadece kendine bağlamak istemesinden ileri gelmektedir. Ancak şu gerçek unutulmamalıdır ki milli bağımsızlık davası kimsenin tekelinde değildir. Biri öldükten sonra dava bitecekse o zaman o dava hiç var olmamış demektir.

Bazı sözde dava adamları, “Ben öldükten sonra bu bayrağı falancaya devrediyorum.” şeklinde cümleler kurmaktadır. Bunu söyleyenler, sanki babadan oğula krallık devrediyormuş gibi konuşuyorlar. Milli dava tüm milletin davasıdır ve bu uğurda yükselen bayrak da herkesin bayrağıdır. Bağımsızlık uğruna yükselen bayrak ne kadar çoksa o kadar söz sahibiyiz demektir. Onun için milli davayı tekelleştirmek kadar abes bir şey olamaz. Milli dava; milletin kanını, canını, ömrünü adadığı kutsal bir görevdir. Onun için bu davadan kimse nemalanmaya çalışmasın.

Ayrıca söz konusu milli dava olduğunda, konuyla hiç alakası olmayan insanların bu hususta konuşması ve söz sahibi olması acı bir gerçektir. Milli davayı başka yönlere çekmeye çalışan insanlar az değildir. Örneğin söz konusu Kazan ve Kırım Tatarları olduğunda, “Ruslar bizim düşmanımız değildir, Ruslar kadim dostumuzdur.” şeklindeki ifadeler; milli bağımsızlık mücadelesi veren Kırım ve Kazan Tatarlarına yapılan haksızlık, saygısızlık ve hatta hakarettir. Bu sözleri sarf edenler asla Rus zulmünü görmemiş insanlardır ki bu konuda konuşma hakkını nereden bulduklarını anlamakta güçlük çekiyorum.

Bununla birlikte, Türkiye’de son zamanlarda sıkça Rus ve Çin zulmü altında ezilen milletler ile ilgili toplantılar yapılmaktadır. Buna sevinelim mi, yoksa üzülelim mi? Söz konusu toplantılarda genelde önceden belirlenmiş kişiler sunum yapmaktadır. Sunumlarda, “Hiçbir zulüm yok, her şey yolunda.” algısı yaratılmaktadır. Sunum yapan kişiler ise ne orada yaşamış ne de oraları görmüş insanlardır. Zulmü yaşamış insanların devre dışı bırakılıp sahte “uzmanların” konuşturulması gündemi saptırmaktan başka bir şey değildir.

Bir de sözde “bilim insanları” vardır. Tataristan, Kırım veya Doğu Türkistan’a birkaç günlüğüne gidip gelen bu insanlar, dönüşlerinde bölge insanlarından daha “bilgili” olduklarını zannetmektedir. Oranın tarihini, kültürünü ve dilini bildiklerini sanan sözde “bilim insanları” toplantılarda bilgiçlik taslamaktadır. Gerçekte öyle olmayıp öyle geçinen bu sözde “dava adamları” ve “bilim insanları”, milli bağımsızlık mücadelesine düşmandan daha çok zarar vermektedir. Düşmanın millete verdiği zararı görmek mümkündür, ancak bu sözde dava adamlarını gerçeğinden ayırmak kolay değildir. Kimin sahte kimin gerçek olduğunu, insanların geçmişinde aramak gerekmektedir.

Kıssadan hisse; “Her gördüğün sakallıyı deden sanma” atasözünden yola çıkarak karşınıza çıkan her Kazan ve Kırım Tatarı, Uygur vb. o milletin gerçek temsilcisi değildir. Bu yüzden gerçek olanlarla “sözde” olanları mutlaka ayırt etmeliyiz. Söz konusu zulüm altında ezilen milletlerse daha hassas ve duyarlı olmalıyız ki sözde dava ve bilim adamlarına geçit vermeyelim. Milli dava kimsenin tekelinde olamaz ve olmayacaktır. Milli bağımsızlık uğruna yükselen bayrağın daha geniş kitlelerin elinde ve çok daha yükseklerde dalgalandığını görmek dileğiyle!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!