Roza Kurban’ın Ankara’dan Konya’nın Cihanbeyli ilçesine gerçekleştirdiği bu anlamlı seyahat, Sibirya Tatarları tarafından kurulan Böğrüdelik Köyü’nün derin tarihini ve kültürel dokusunu gün yüzüne çıkarmaktadır. 1900’lerin başında yaşanan büyük göçün izlerini süren metin, geleneksel Tatar mutfağından tarihi okul binalarına ve hüzünlü mezarlık ziyaretlerine kadar geniş bir yelpazeyi kapsar. Köy sakinlerinin dillerini ve örflerini bir asrı aşkın süredir koruma azmi, yazarın kendi Başkurt kökleriyle buluşmasıyla duygusal bir boyuta taşınmaktadır. Seviye Ural Udmir gibi yerel değerlerin ev sahipliğinde gerçekleşen buluşmalar, Türk dünyasının ortak mirasının nesiller boyu nasıl yaşatıldığını somut örneklerle ortaya koymaktadır. Anlatı, sadece fiziksel bir geziyi değil, geçmişle gelecek arasında kurulan ve kültürel sadakati temel alan güçlü bir gönül köprüsünü simgeler. Sonuç olarak kaynak, bir toplumun hicretle başlayan hikâyesinin Anadolu topraklarında nasıl kök salıp kimliğini korumayı başardığını zarif bir dille özetler.
Bazı yolculuklar vardır; sadece kilometreleri aşmaz, yılları, hatıraları ve insanın köklerine uzanan görünmez yolları da kat eder. 25 Temmuz sabahı oğlumla birlikte, Ankara’dan yaklaşık 230 kilometre uzaklıktaki Konya’nın Cihanbeyli ilçesine bağlı, Sibirya Tatarlarının kurduğu Böğrüdelik Köyü’ne doğru yola çıkarken bunun sıradan bir köy ziyareti olmayacağını hissediyordum. Bu anlamlı yolculukta bize, Böğrüdelik’te doğup büyüyen ve köyün hafızasını yaşayanlardan biri olan Mustafa Gültekin de eşlik ediyordu. Onun yol boyunca anlattığı hatıralar, çocukluk anıları ve köye dair paylaştığı bilgiler, daha varış noktasına ulaşmadan bizi o toprakların ruhuyla buluşturmuştu.
Sabah gökyüzü yağmurla uyanmıştı. Uzun zamandır beklenen yağmurun köye bizimle birlikte gelmesi, köylülerin tebessümle, “Bereketi siz getirdiniz.” demesine vesile oldu. Belki de gerçekten bazı yolculuklar yalnızca insanı değil, bereketi ve hasreti de beraberinde taşır. Bu yolculuğun en güzel taraflarından biri de davetin, köyünün göç hikâyesini büyük bir emekle kaleme alan, “Sibirya’dan Türkiye’ye Asırlık Göçün Hikâyesi: Böğrüdelik Tatarları” kitabının yazarı Seviye Ural Udmir’den gelmiş olmasıydı. Uzun zamandır davet ediyordu; kısmet ancak şimdi olmuştu.
Beni bu davete yalnızca bir köy merakı götürmedi. İçimde çok daha derin bir his vardı. Ben baba tarafından Başkurt Türkü’yüm. Babamın kökleri de Seviye ablanın babası gibi Başkurdistan’ın Tuymazı iline uzanıyor. Aynı toprakların çocukları olmanın verdiği o tarif edilmesi güç yakınlık, daha köye varmadan kalbimde yerini almıştı. İnsan bazen hiç görmediği insanlara, hiç gitmediği yerlere yabancı olmadığını hissediyor. Çünkü aynı rüzgârın estiği bozkırlardan, aynı duaların yükseldiği yurtlardan kopup gelen hikâyeler, nesiller geçse de birbirini buluyor. Belki de bu yüzden Böğrüdelik’e giderken bir misafir gibi değil; yıllardır ayrı kaldığı akrabalarını ziyaret eden biri gibi heyecanlıydım. Ankara’dan başlayan 230 kilometrelik yol, aslında geçmişe doğru yapılan çok daha uzun bir yolculuktu. O gün yaşayacaklarımızın sadece bir köy gezisi değil, geçmişle bugün arasında kurulacak sessiz bir gönül köprüsü olacağını; kendimi ise yıllardır özlemini çektiğim büyük bir ailenin sıcaklığı içinde bulacağımı henüz bilmiyordum.
Köye vardığımızda bizi hoş bir sürpriz bekliyordu. Sırf benimle tanışıp sohbet etmek için Konya’dan gelen kıymetli misafirler vardı. Bu anlamlı buluşmayı, köyün büyüklerinden, hemşehrimiz ve millî fotoğrafçımız Sayın Naci İdil organize etmişti. Davete, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bekir Biçer, Konya Yazma Eserler Bölge Müdürlüğü’nün eski müdürü Bekir Şahin, Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi Müdürü Hasan Yaşar ve Konya Aydınlar Ocağı Başkanı Dr. Mustafa Güçlü de iştirak etmişti. İlk tanışmanın ardından koyu bir sohbete daldık. Ortak ilgi alanlarımız etrafında fikir alışverişinde bulunduk; geçmişten günümüze uzanan tarihî ve kültürel meseleleri değerlendirdik. Sohbetin sonunda karşılıklı olarak kitaplarımızı hediye ederek bu güzel buluşmayı kalıcı bir hatıraya dönüştürdük. Daha sonra yer sofrasına geçildi. Böğrüdelikli hanımların büyük bir emekle hazırladığı birbirinden lezzetli Tatar yemekleri ikram edildi. Aynı sofranın etrafında toplanan herkes, sadece ekmeğini değil; hatıralarını, bilgisini ve gönlünü de paylaşıyordu. Yemek boyunca süren samimi sohbetin konusu ortak Türk kültürü, tarihimiz, geleneklerimiz ve ortak köklerimizdi. Bu sıcak atmosfer, sofranın lezzetini daha da artırıyordu. Vakit ilerleyince Konya’dan gelen kıymetli misafirlerimizle vedalaştık. Bir dahaki buluşmada yeniden bir araya gelme temennileriyle birbirimize iyi dileklerde bulunarak onları uğurladık.
Sibirya Tatarları, 10 Kasım 1907 tarihinde vatan topraklarından ayrılarak Osmanlı topraklarına doğru büyük bir göçe başlamışlardır. 1 Ocak 1908 tarihinde İstanbul’a ulaşan bu muhacirler, daha sonra Konya’nın Cihanbeyli ilçesine yerleşme kararı almışlar. Bugün Böğrüdelik adıyla bilinen köy, 1910 yılında Abdürreşid İbrahim Efendi’nin (1857, Tara, Sibirya – 1944, Tokyo, Japonya) öncülüğünde Reşadiye adıyla kurulmuştur.
Misafirlerimizi uğurladıktan sonra köyü daha yakından tanımak için gezimize başladık. İlk durağımız köy mezarlığı oldu. Bir köyün geçmişini anlamanın en önemli yollarından biri, o köyün mezar taşlarına bakmaktır. Çünkü mezarlıklar sadece insanların son istirahatgâhı değil; bir milletin hafızasını, yaşanmışlıklarını ve tarihini taşıyan sessiz mekânlardır. Böğrüdelik mezarlığında, Çanakkale Savaşı’nda şehit düşen köylüler anısına yapılmış bir anıt taşıyla karşılaştık. Taş üzerinde şu anlamlı ifadeler yer alıyordu:









“Dedelerimiz bizler için vatanlarını bırakarak Anadolu’ya hicret ettiler ve yine bizim geleceğimiz için, güzel vatanımız için, en önemlisi Allah rızası için cepheye giderek şehadet şerbetini içmişlerdir. Allah onlardan razı olsun.”
Bu satırlar karşısında insanın duygulanmaması mümkün değildi. Çünkü o taş, yalnızca bir hatırayı değil; bir neslin fedakârlığını, vatan sevgisini ve geride bıraktığı mirası anlatıyordu.
Mezarlık ziyaretleri her zaman insana ağır gelir. Ancak aynı zamanda geçmişle yüzleşmek, kim olduğumızı hatırlamak ve bizden önce yaşayanların hikâyelerine kulak vermek için çok kıymetli duraklardır. Her mezar taşı, aslında bir ömrün ve bir hikâyenin sessiz anlatıcısıdır. Mezarlıkta dikkatimi çeken önemli hususlardan biri de köy halkının uzun ömürlü olmasıydı. Mezar taşlarına baktığımızda 90, 100 ve hatta daha ileri yaşlarda vefat etmiş birçok kişinin izine rastladık. Bu durum, köyün yaşam kültürü ve geçmişten gelen sağlıklı hayat anlayışı üzerine düşündürdü. Bununla birlikte genç yaşta aramızdan ayrılan insanların mezarlarını görmek de insanı derinden hüzünlendiriyordu. Özellikle köyün 100. yıl dönümü vesilesiyle tanışma fırsatı bulduğum, 2023 yılında geçirdiği trafik kazası sonucu hayatını kaybeden Venera ve Ercüment Yıldırım çiftinin mezarlarıyla karşılaşmak beni çok etkiledi. Daha önce tanıdığım, hatıraları olan insanların isimlerini bir mezar taşında görmek, hayatın ne kadar kısa ve değerli olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Mezarlık ziyaretimizin ardından, yolun karşısında bulunan Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından köye kazandırılan Böğrüdelik Mahalle Konağı’nın bahçesinde biraz soluklandık. Köyün sakin atmosferinde kısa bir dinlenmenin ardından, Böğrüdelik’in geçmişine ve hatıralarına tanıklık etmeye devam etmek üzere yeniden yola çıktık. Bir sonraki durağımız Recep Nuri Ural Bey’in avlusu oldu. Avluya adım attığımızda, geçmişten günümüze ulaşan anlamlı bir mirasla karşılaştık. Recep Bey’in dedelerine ait eski bir değirmenin kalıntıları hâlâ burada duruyordu. Bir zamanlar yalnızca köy halkına değil, çevredeki komşu köylerden gelen insanlara da hizmet veren bu değirmenden geriye bugün sadece değirmen taşları kalmıştı. Ancak Recep Bey, ailesinden kalan bu hatırayı büyük bir özenle koruyarak geçmişle bugün arasında bir bağ kurmaya devam ediyor. Bazen bir taş parçası bile, ardında koca bir hayat hikâyesi saklayabiliyor.
Buradan sonraki durağımız, Böğrüdelik’in tarihi ve kültürü üzerine araştırmalar yapan, “Sibirya’dan Konya’ya Tatarların Gam Yüklü Hicreti (Tarih, Kültür ve Sosyal Hayat)” (2024) adlı kitabın yazarı Sayın Rahmetullah Kurtaran’ın avlusu oldu. Kendileri bizi evlerine davet ettiler; ancak zamanımız kısıtlı olduğu için bu güzel davete icabet edemedik. Sadece Tatarcada “munça” olarak adlandırılan geleneksel hamama göz atıp yolumuza devam ettik.
Bu kez yönümüz köyün camisiydi. 2002 yılında inşa edilen caminin içine girdiğimizde, süslemelerde Tatar millî motiflerini andıran detaylar dikkatimi çekti. Bu küçük ayrıntılar bile, bir toplumun kendi kültürünü ve kimliğini yaşatma çabasının güzel bir örneğiydi. Caminin avlusunda ise beni başka bir şey daha etkiledi: büyük, eski bir çömlek. Orada sessizce duran bu çömleğe bakarken insan ister istemez düşünmeden edemiyor. Kim bilir kaç kişinin sofrasına eşlik etti, hangi evlerde kullanıldı, hangi ellerden geçti? Belki de yüzyılların tanığı olan bu eski kap, geçmişten günümüze ulaşan sessiz bir hatıraydı.
Böğrüdelik sokaklarında yürürken her köşe, geçmişten bir iz taşıyordu. Köy gezimizin bir sonraki durağı, Böğrüdelik’in geçmişine tanıklık eden eski okul binası oldu. Bu ziyaretin bizim için ayrı bir anlamı vardı. Çünkü yolculuk boyunca bana eşlik eden Mustafa Gültekin ve Zeki Ural, çocukluk yıllarında bu okulda eğitim almışlardı. Okul bahçesine adım attığımızda onların da geçmişe doğru bir yolculuğa çıktığını hissettim. Yıllar öncesinin çocukluk hatıraları birer birer canlandı. Bahçede, zamanın ve ilgisizliğin izlerini taşıyan Atatürk büstü dikkatimi çekti. Sanki eski günlerden geriye kalan sessiz bir hatıra gibi orada duruyordu. Açık bırakılmış kapıdan içeri girdik. Okul binası hâlâ sağlamdı; ancak uzun zamandır kullanılmadığı için bakımsız ve yalnız bir görüntü içindeydi. Bugün Böğrüdelik’te okul sıralarında oturan çocuklar yok artık. Köy nüfusunun büyük bir bölümü, başta Konya olmak üzere çeşitli şehirlere taşınmıştır. Bir zamanlar çocuk sesleriyle dolan bu sınıflar, şimdi sessizliğe teslim olmuştu. Mustafa Gültekin, sınıflardan birine girerek yıllar öncesine döndü ve “Ben bu sınıfta cam kenarında oturuyordum.” diyerek eski yerini gösterdi. O an, yılların nasıl hızla geçtiğini ve mekânların insan hafızasında nasıl derin izler bıraktığını bir kez daha hissettik. Eski okul binasının bu hâliyle korunması mı, yoksa zamanla tamamen ortadan kaldırılması mı daha doğru olurdu, bunu düşünmeden edemedim. Çünkü bu yapı sadece bir bina değildi; içinde yüzlerce çocuğun anısı, bir köyün eğitim hayatı ve nice hikâyeler saklıydı. Okul ziyaretimizin ardından akşam Seviye ablanın evinde bir araya gelecek misafirlerimiz için dönüş yoluna koyulduk. Yol üzerinde, Seviye ablanın kardeşi Zeki Bey ve kıymetli eşi Fedile Hanım’ın evlerine uğradık. Kendileriyle kısa ama samimi bir sohbet ettik, biraz dinlenme fırsatı bulduk. Daha sonra Seviye ablanın evine ulaştığımızda akşam için davet edilen misafirlerimiz de yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Böğrüdelik’te geçireceğimiz gecenin, yeni tanışıklıkların ve güzel sohbetlerin habercisi olduğunu o anda hissediyorduk.
Akşam olduğunda Seviye ablanın evi adeta bir buluşma noktasına dönüştü. Akrabaları, komşuları ve köy halkı birer birer geldiler. Önce özenle hazırlanan sofralarda yemekler yendi, ardından gecenin en renkli bölümüne geçildi. Seviye abla, sandığında yıllardır itinayla sakladığı annesine ait gelinliği giymemi ve başıma Tatar kadınlarının geleneksel başlığı olan kalfakı takmamı istedi. Bu benim için beklenmedik ve unutulmaz bir sürprizdi. O kıyafetleri giydiğim anda kendimi yalnızca bir misafir gibi değil, bu kültürün yaşayan bir parçası gibi hissettim.
Benim de Seviye Ural Udmir’e küçük bir sürprizim vardı. Turan Devletleri Birleşik Konfederasyonu (TURKKON) adına hazırlattığımız teşekkür plaketini, TURKKON Tataristan Temsilcisi sıfatıyla kendisine takdim ettim. Plakette şu ifadeler yer alıyordu:
“Sayın Seviye Ural Udmir! Türk Dünyasına yapmış olduğunuz katkılardan dolayı teşekkür eder, bundan sonraki çalışmalarınızda başarılar dileriz.”
Köyünün tarihini büyük bir emekle araştıran, kaleme aldığı eserlerle gelecek nesillere aktaran Seviye ablanın bu anlamlı plaketten duyduğu mutluluğu görmek bizi de son derece memnun etti.
Ardından sazlı sözlü eğlence başladı. Recep Nuri Ural akordeonuyla geceye renk katarken, köyün amatör sanatçıları Ahmet Salih Akyürek ve Şadi Ural başta olmak üzere hemen herkes türkülere eşlik ediyordu. Gecenin özel konuklarından biri de sazıyla gelen Teoman Oral’dı. Seslendirdiği Tatarca ve Türkçe türküler, gecenin coşkusunu daha da artırdı. Müzik dinletisinin ardından Seviye Ural Udmir, Abdürreşid İbrahim’e ithafen kaleme aldığı şiirini okudu. Ben de büyük Tatar şairi Hesen Tufan’ın birkaç şiirini seslendirdim. Şiirler okunurken salondaki sessizlik, ortak geçmişin ve ortak duyguların en güzel ifadesiydi.

O gece kendimi gerçekten büyük bir ailenin içinde hissettim. Aradan bir asrı aşan uzun yıllar geçmesine rağmen Böğrüdelik Sibirya Tatarları, dillerini, gelenek ve göreneklerini, kültürlerini, türkülerini ve zengin mutfak kültürlerini büyük bir titizlikle yaşatmayı başarmışlardı. Daha da sevindirici olan ise bu kültürel mirasın genç kuşaklara doğal bir şekilde aktarılıyor olmasıydı. Anne ve babalarını örnek alarak büyüyen çocuklar, dedelerinden kalan bu kıymetli emaneti geleceğe taşımaya devam edeceklerinin en güzel göstergesiydi.
Hissettiklerimi kelimelerle tam anlamıyla anlatabilmem mümkün değil. Köy halkının sizi kendilerinden biri olarak görmesi, sevmesi ve bağrına basması, insanın hayatı boyunca unutamayacağı duygulardandır. Böğrüdelik’ten ayrılırken yanımızda sadece güzel hatıralar değil; aynı kökten beslenen insanların birbirine olan bağlılığını ve kültürünü yaşatma iradesini de götürüyorduk.
Gece yarısını çoktan geçmişti. Ankara’ya doğru dönüş yoluna çıktığımızda yorgunduk ama tarifsiz bir mutluluk içindeydik. Geride bıraktığımız sadece güzel bir gezi değildi; köklerimize, ortak tarihimize ve gönül bağlarımıza yaptığımız anlamlı bir yolculuktu. Başta bizleri evlerinde büyük bir içtenlikle ağırlayan Seviye Ural Udmir ve Orhan Udmir çifti olmak üzere, kapılarını ve gönüllerini açan tüm Böğrüdelik halkına en içten teşekkürlerimi sunuyorum.
Bu ziyaret bana bir kez daha gösterdi ki, insanı millet yapan yalnızca ortak bir geçmiş değildir; o geçmişi yaşatan hafızası, kültürü ve birbirine duyduğu vefadır. Böğrüdelik’ten ayrılırken geride bir köy bırakmadım; gönlüme yeni bir aile, hafızama silinmeyecek hatıralar ve köklerime uzanan sımsıcak bir yol ekledim.
Bugün şehirlerde kültürler hızla unutulurken, Böğrüdelik’te bir asrı aşan göçün ardından hâlâ Tatarca konuşulması, geleneklerin yaşatılması ve gençlerin bu mirası sahiplenmesi bana umut verdi. Bir milleti ayakta tutan sadece geçmişi değil; o geçmişi gelecek kuşaklara aktarma iradesidir.











