DOLAR 13,71940.4%
EURO 15,56840.18%
STERLIN 18,2262-0.32%
ALTIN 786,210,93
BIST 1.910,411,61%
BITCOIN 673961-7,40%
Ankara
11°

KAPALI

06 35

İMSAK'A KALAN SÜRE

Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetlere Katılmak

Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetlere Katılmak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, gelenek göreneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet ve bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri, adaba töre denir. (Türkçe Sözlük 2005: 2000).  Töre bir günde, bir haftada, bir ayda ya da bir yılda oluşmuyor. Atalarımız, iyi, kötü davranımları inceleyip toplum için yararlı, uğruna savaşılmaya değer, yaşama anlam kazandıran davranışları töre edinmişlerdir. Hayat tecrübesinden ileri gelen yüzyılların kazanımı olan töre toplumun gelişmesi, ilerlemesi, yükselmesinde kılavuz olmuştur.

XIV. yüzyılda kaleme alınan “Dede Korkut DestanıOğuz Türkleri arasında oluşan destansı hikâyelerin derlemesidir. Eserde eski Türk gelenekleri, atalarımızın kültürü yansıtılmıştır. Korkut kelimesinin: Kor/Gor kökünden çok büyük, ulu, heybetli, korku veren; korkutucu güç; kor, korumak, korkutmak, yanmak gibi birkaç anlamı bulunmaktadır. “Dede Korkut Destanı” genel Türk edebiyatı bağlamında önemli bir kaynak eserdir. Türk edebiyatı tarihçiliğinin ilmî kurucusu Fuat Köprülü (1890–1966) eserin önemini şöyle özetlemiştir: “Bütün Türk edebiyatını terazinin bir gözüne, Dede Korkut’u öbür gözüne koyarsanız, yine Dede Korkut ağır basar” (Duran 2021: 30).

Dede Korkut” kitabında hayatın her alanından hikâyeler okumak mümkündür. Yaşar DuranDede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” adlı kitabında tarihte kadınların yeri ve önemini irdelemiştir. Kitap yazımında farklı bir yöntem kullanan Duran, Dede Korkut ile sohbet ederek geçmiş ile günümüzü değerlendirmiş, yorumlamıştır. Gençlik yıllarından itibaren Türk sosyal tarihi ile ilgili sayısız kitap okuyan yazar, edindiği bilgi birikimini geniş kitlelere ulaştırma arzusu ile kitap yazma yolculuğuna başlamıştır: “Ata tarihimiz üzerine çalışmak ve bir şeyler öğrenmek hoşuma gitti. Bunun üzerine “Mademki zevk alarak okuyorum, öğrendiklerim bir işe yarasın,” düşüncesiyle, Dede Korkut Kitabı’ndaki hikâyeleri yorumlamayı kendime amaç edindim. Okuma işini ciddiye aldım, araştırmalarımı hızlandırdım ve bir hayli belge topladım. Bir noktaya gelmiş olacağım ki, içimden bir ses, sık sık bana “Bilgi paylaştıkça çoğalır ve bir anlam ifade eder. Sen neden onu başkalarıyla paylaşmıyorsun?” demeye başladı. İşte bu sese kulak vererek, Dede Korkut Kitabı’ndaki hikâyeleri, yorumlamaya karar verdim.” (Duran 2021: 13). Türkler kimdir, Türklerin inanç anlayışı gibi konuları da araştırarak atalarımızı farklı yönleriyle kaleme almayı planlayan ve bu bağlamda 6 kitap yazacağını söyleyen Yaşar Duran, ilk kitabında kadın atalarımızdan söz etmiştir. Yazar kitabı şöyle özetlemiştir: “Birinci kitapta kadın atalarımızı anlattım. Dede Korkut Kitabı’nda kadın, az ve öz anlatılmış. Oysa tarihimizi okuduğumuz zaman, kadın atalarımız hakkında hepsi birbirinden önemli çok fazla bilgiyle karşılaştım. Onlar beni çok etkilediler. Şöyle ki, ayakları yere basan mükemmel ötesi kişilermiş ve kendilerine çok fazla güveniyorlarmış. Bu nedenle, yaşamın hakkını vererek görkemli bir hayat yaşamışlar. Bazıları Asena soylu “Ocak Kadını”, bazıları inanç önderi “Kam”, bazıları Amazon ataları gibi savaşçı kadınlarmış. Hayatın her alanında yer almışlar. Onların duru erdemlerini, üstün yeteneklerini, muhteşem özelliklerini ve yiğitliklerini öğrendikten sonra; “Haklarında öğrendiklerimi okuyucu ile buluşturmaz isem evlatlık görevimi yapmamış olurum,” düşüncesiyle, bu kitabı sadece kadınlara ayırdım.”  (Duran 2021: 13).

Kitap okuma işi kitabın yazarı, kitabın adı ve kitabın ön kapağındaki resmi ile başlar. Genelde kitabın kapağına sadece bakarız ve kapak resmine bir anlam yüklemeden, bir çıkarım yapmadan kitabı okumaya başlarız. Bu sefer de kitabın kapağına bakıp bir sonuca varmadan okumaya başladım, kitap sayfalarını çevirdikçe kapak resminin büyük bir anlam ifade ettiğini anlayınca utandım ve tekrar dönüp kitabın kapağını inceledim. “Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabının kapak resmi Pazırık Kurganı’ndan çıkan 2500 yıllık bir keçe. Söz konusu keçe günümüzde Rusya’nın Sankt-Petersburg şehrindeki Hermitaj Müzesi’nde sergilenmektedir. Keçenin üzerinde oturan bir hatun ve at üzerinde bir bahadır resmedilmiştir. Arkeolog J.D. Kimball resim ile ilgili şu yorumu yapmıştır: “Kadının taktığı haşmetli başlık ve tuttuğu efsanevi hayat ağacı ile ağacın kadının tahtına doğru sarkıttığı dalları, inkârı mümkün olmayan bir şekilde bir rahibeyi (kam) tanımlamaktadır. Süvarinin dar pantolonu, çizmesi ve kaftanı, onun açık biçimde bir Saka reisi olduğunu göstermektedir… Süvarinin hürmet dolu bakışları, orada bulunma sebebinin rahibeden tavsiye almak olduğunu ima ediyordu. Rahibenin nihai kararı ve akabinde vuku olacak mucizevi olaylar, süvari için hayati önem arz ediyordu.” (Duran 2021: 20). Kimball esere inanç açısından yaklaşmış olduğu su götürmez bir gerçektir. Keçedeki resmi her insan kendi bakış açısından bakıp dünya görüşünü katarak yorumlar. Yaşar Duran, resme Dede Korkut’un yorumunu da eklemiştir: “Sandalyede bir hatun oturuyor. Hatun, incecik dokunmuş, çok çok kaliteli ve mavi renkli boydan bir elbise giymiş, elinde bir hayat ağacı tutuyor. Hayat ağacını tutarken, “Beni tanı ve fark et. Gelecek benim elimdedir” demek istiyor gibi… Hatuna o kadar önem vermişler ve görkem atfetmişler ki oturduğu hâlde boyu atın üzerindeki bahadırın boyuna ulaşıyor ve hatta geçiyor bile, omuzları dik ve başı yukarıda… Kendinden gayet emin ve daha da önemlisi kendinin farkında! Karşısında ve at üzerinde olan kişiye bir bahadır diyorum. Neden bahadır diyorum? Eğer o yüksek seviyede bir hanlık görevlisi veya bir bilge olsaydı, yanında sadak (okluk) taşımazdı… Resmi dikkatle incelersen, bahadır saçlarını özenle dalgalandırmış. Tertemiz tıraş olmuş, uçları sivri pos bıyığına dokunmamış. O günün şartlarına göre, oldukça iyi dokunmuş kumaştan, maharetli bir terziye diktirilen gömlek ve kahverengi bir pantolon giymiş. Omzuna kahverengi bir kumaştan, bir pelengi asmış. Temiz ve düzgün giyimiyle, zarafet kelimesinin içinde taşıdığı bütün inceliklere dikkat etmiş. Aynı zamanda silahsız giderek nezaket kurallarının en ince detaylarına kadar uymuş. Buna karşın, asla ezik bir hâl ve tavır içinde değil… Üstelik öyle sıradan bir bahadır da değil; bindiği at, soyumuzun “Ahal Teke” ismini verdikleri at cinsinin en seçkin türüdür. Atın yelesi ve kuyruğunu örmüş, yine atın boynuna bir gerdanlık takmış, gerdanlığın ucuna “Ata sembolümüz” olan yarım ay şeklinde bir arma asmış. Aynı armadan bir tane de alnına takmış” (Duran 2021: 21,22). Görüldüğü üzere keçedeki resim, Türk tarihinin 2500 yıl önceki durumunu anlamaya yardımcı olmakla kalmıyor, atalarımızın asırlar öncesinde yüksek medeniyet ve ahlak sahibi insanlar olduklarını kanıtlıyor. Aynı zamanda bu resim atalarımızın kadınlara verdiği değer bakımından da ayrı bir öneme sahiptir. Güç ile şahsiyet arasındaki farkı anlamak için keçe üzerindeki resmi doğru yorumlamak yeterlidir.

Yaşar Duran eserinde sadece Dede Korkut’un yorumları ile sınırlı kalmayıp Hatun Ata, Dirse Han, Banu Çiçek, Beyrek gibi tarihi kahramanları da konuşturmuş, onların fikirlerini ilk ağızdan dinlemiştir. Kitapta kadınlara dair birçok konudan söz edilirken yazar “kadın” ile “hatun” kelimeleri arasındaki farkı şöyle açıklamıştır: “Dünyadaki kişilerin dişilerine kadın denir. Onların arasında saygıyı hak edenlere de “Hatun” diye hitap edilir.” (Duran 2021: 188). Eskiden atalarımız “kişinin kimliği değil kişiliği önemlidir” mantığından yola çıkarak kadın-erkek ayırımı yapmamış, kadına da erkeğe de hak ettiği yeri vermiştir. Ailenin önemi herkes tarafından bilinmektedir. Zira aileler toplumu ve budunu oluşturmaktadır. Ailede çocuğu yetiştiren kişi bir annedir. Eğitimli, kültürlü, bilgili bir annenin büyüttüğü çocuklar topluma fayda sağlayacak bir birey olarak yetişir. Tarihte kadınlar sadece annelik görevini yapmamış, yeri geldiğinde devleti idare etmiş, yeri geldiğinde savaş yönetmiş, kurultaylara katılıp kararların alınmasında etkili olmuştur. Bu durumu Dede Korkut şöyle yorumlamıştır: “Ol zamanda kadın ve erkek ayrımı yoktu. Yetenekli kişiler vardı ve herkes yeteneği kadar değer bulurdu.” (Duran 2021: 181).

Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabında törenin öneminden söz edilmiş ve törelerimizin milleti millet yapan değerlerden birisi olduğunun altı çizilmiştir. Dede Korkut törenin önemini şöyle yorumlamıştır: “Töre kalıcı bir kuraldır. Yağma geçici bir olaydır. Yağmalanan her şey zamanla yerine konulur ve kayıplar telafi edilirdi. Töre giderse budunun gözü kör, kulağı sağır olacağı için ne yapacağını ne edeceğini bilemez ve dirliği düzeni kalmazdı… Ak bürçekliler, “Töre, çocuktan da kıymetlidir. Onu gözümüz gibi korumalıyız” derlerdi… Orhun’daki Bengü taşlara yazılan tarihî yazılarda, Bilge Kağan atamız: “İnsanoğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzene sokuvermiş.” Babam Kutluk Kağan: “…İlsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiştir.” Bilge Kağan atamız ilden bahsederken, yanına töreyi mutlaka eklemiş. Çünkü töre olmadan ilin tek başına bir şey ifade etmediğini çok iyi biliyormuş.” (Duran 2021: 159). Atalarımızın “İl gider, töre kalır” sözleri, Tatar edebiyatının filozof şairi Derdmend’in (1859–1921) “Süt kalır, vatan gider” dizelerini aklıma getirdi. Vatan elden gitse dahi töre yaşıyorsa vatan tekrar kurulur, anlamı yüklenen bu dizler tarihte atalarımız tarafından yapılan işlerle kanıtlanmıştır.

Kitapta söylenen ve verilen sözün öneminden de bahsedilmiştir. “Söz aklın meyvesi, yüreğin tomurcuk gülü”, “Söz töredir” gibi kavramlar atalarımızın söze ne denli önem verdiğini göstermektedir. Evlenmek için anlaşıp kesin karar verildiğinde söz kesilir. Söz kesilirken evlenecek olan çiftler “iyi günde ve kötü günde, sevinçte ve tasada, huzurda ve sıkıntıda, varlıkta ve yoklukta, sağlıkta ve hastalıkta” el ele omuz omuza mücadele edeceklerine söz verirler. Verilen bu söz töredir. “Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabında Banu Çiçek Hatun’un beşik kertmesi Beyrek’i on altı yıl, Ayşe Hatun’un Hacı Bey’i altı yıl beklemesi anlatılmıştır. Tarihte yaşanan bu olaylar verilen sözün önemi, sevgi ve sadakatin bariz bir örneğidir.

Yaşar Duran eserinde Dede Korkut Destanı’ndaki kadın türlerinden söz etmiştir. Destanda “Karılar dört türlüdür. Birisi solduran soptur. Birisi dolduran toptur. Birisi evin dayağıdır. Birisi ne kadar dersen bayağıdır”, denmiş. Kitapta, tarihten örnekler verilerek “görgüsüz kadın”, “eğitimli kültürlü hatunlar”, “faziletli bay (zengin) hatunlar”, “dedikoducu kadın”, “bayağı kadın” ve “soyumuzun has hatunları”nın tanımı yapılmıştır. “Budunun vicdan terazisi” olan soyumuzun has hatunları ile ilgili Dede Korkut’un yorumu şöyle olmuştur: “Geniş anlamada o hatunlar, karanlık geceyi aydınlatan ışıktır. Tıpkı susuzluktan çatlayan toprağa can veren su gibi çevresine hayat veren kişidir. Her nerede yaşarsa yaşasın, kendi başına bir İl’dir. Kendini bilen, işini bilen, gelinlere, kızlara iyi örnek olan has hatundur. Tertemiz yüreği ile herkesin sevgisini ve saygısını kazanan ulu hatundur. Eşinin önünü açan, arkasını toplayan, yanında dimdik yürüyen hayat ortağıdır. Varlığı ile çevresine güven ve huzur veren, erdemli kişidir. Gökteki Tengri’nin budunumuza (milletimize) armağan ettiği kuttur.”  (Duran 2021: 159).

Yaşar Duran’ın “Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler -1” kitabı, tarihteki kadınları tanımak ve törelerimizi hatırlamak açısından önemlidir. Her şeyin maddi değer ile kıyaslandığı, törelerin unutulduğu günümüzde genç kızlarımızın erdemli has hatun olarak yetişmesi bağlamında okuyup değerlendirilmesi gereken kaynak bir eserdir. Toplumun her alanında erkeklerin hâkim olduğu bir ortamda geçmişte kadınlara verilen değerin tekrardan hayata geçirilmesi günümüzde bir zorunluluktur. Törelerimize sahip çıkarak atalarımızın çizdiği yoldan ilerlersek başarılı olur, gelişir ve yükseliriz.

 

 

Kaynakça:

  1. Duran, Yaşar, Dede Korkut’la Kadına Dair Sohbetler–1, İstanbul 2021.

2. Türkçe Sözlük, TDK, 10. Baskı, Ankara 2005.

Devamını Oku

Yüreklerde Kalan Sancı…

Yüreklerde Kalan Sancı…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

5 Mayıs 2021 tarihinde tanınmış roman yazarı ve yayıncı Emine Işınsu’nun aramızdan ayrıldığı haberini alınca üzüldüm. Ömrünü Türklüğe adamış cesur bir kadındı Emine Işınsu. 7’den 70’e tüm milliyetçiler tarafından sayılan, sevilen ve okunan bir yazardı. Genelde yazarlar ile tanışma kitaplarını okuduktan sonra gerçekleşir, benimki ise tam tersi oldu. Hayattayken bir kez gördüm Emine Işınsu’yu. O zamanlar ilk ve son görüşüm olduğunu bilmiyordum. Işınsu ile tanışmamız şöyle oldu. Ulus Gençlik Parkı’daki Hansaray Restoranı’nda 19 Kasım 2011 tarihinde Haberiniz.com.tr sitesi yazarlarının buluşması gerçekleşti. Buluşmaya eşim İklil Kurban ile birlikte gittik. Gelenler arasında tanıdık insanlardan çok sadece siteden tanıdığımız yazarlar vardı. Yazılarından tanıdığımız arkadaşlarla tanıştık. Biraz zaman sonra kapıdan bir çift girdi. Herkes birden ayağa kalktı ve gelen bu çiftle selamlaştı. Tüm arkadaşlar birdenbire heyecanlanmıştı, ne oluyor diye şaşırmıştım. Herkesi böyle heyecanlandıran Emine Işınsu ve İskender Öksüz çiftiydi. Bazı insanlara bu çifti tanımamam garip gelebilir, ancak Türkiye’de doğup büyümediğim için bu normal bir durumdur. Işınsu’yu o günden sonra tanıyacaktım. Buluşmaya katılanlar Işınsu’ya annesi ile ilgili anılarını, Halide Nusret Zorlutuna’dan ders aldıklarını anlatıyordu. Ben bu konuların da konuşmaların da yabancısıydım, ancak Emine Işınsu’nun çok kibar, cana yakın, tatlı dilli, hoş sohbet, mütevazi birisi olması kısa bir süre içerisinde ona ısınmamı sağlamakla kalmadı, sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi hissetmeme neden oldu.Bize gelin”, diye evlerine davet etti. Tamam, dedim…

Yüreklerde Kalan Sancı…

Buluşmadan sonra eve geldiğimizde Emine Işınsu’nun kim olduğunu araştırmaya başladığımda evimizde onun izlerinin olduğunu öğrendim. Bilindiği üzere Işınsu’nun annesi Halide Nusret Zorlutuna hem öğretmen hem yazar, aynı zamanda yayıncıdır. Oğlum ortaokul yıllarında Zorlutuna’nın öğretmenlik hayatını anlatan “Benim Küçük Dostlarım” adlı kitabını alıp okumuştu. Ayrıca evin kütüphanesinde Halide Nusret Zorlutuna ve Emine Işınsu Öksüz’ün kurucuları olduğu 1976 yılında yayın hayatına başlayan Töre Dergisi vardı. Dergide 1980’lı yıllarda eşim İklil Kurban’ın yazıları yayımlanmıştı. Durumdan da anlaşıldığı üzere Emine Işınsu bizim için yabancı biri değildi.

Yüreklerde Kalan Sancı…

Aradan birkaç yıl geçtikten sonra 2014 yılında Bilge Kültür Sanat Yayınlarında “Biz İdil’den, Ural’dan…” adlı kitabım çıktı. Emine Işınsu’nun bütün eserleri de bu yayınevinde basılmıştı. Yayınevi sahibi Ümit Bey, Işınsu’nun “Cumhuriyet Türküsü” (2012), “Ak Topraklar” (2014) ve “Sancı” (2013) adlı romanlarını gönderdi. Okumaya, adını sıkça duyduğum, Türkiye Millî Kültür Vakfı tarafından ödüllüSancı” romanı ile başladım. Kitabı tek solukta okudum diyemem, zira yazılanlar o kadar ağırdı ki, bunu değil yaşamak okumak bile acı veriyordu. Ertuğrul Dursun Önkuzu’nun (1948–23 Kasım 1970) hayatını konu edinen bu romanda 1968–1980 yıllarında Türkiye’de yaşanan olaylar, olayların insanların hayatlarına yansıması, gencecik milliyetçilerin şehit edilmesi anlatılıyordu. Bir ailenin içinde yaşanan fikir ayrılıkları, ailede hem ülkücü hem komünist hem de vatanını milletini umursamayan kayıtsızların olmasını üzülerek okudum. Abdullah Emmi ve Şükriye Hanıminsanın adı kaderini yazdırır, ömürlü olsun” diye çocuklarına Dursun adını vermiştir. Ancak Dursun ortaokuldayken adını beğenmemiş, “tarihten bir isim bulamadınız mı” diye sızlanıp durmuştur. Tarih öğretmeni Dursun’un ismini sevmemesi üzerine bir konuşma yapmış ve sonunda şöyle demiştir: “Pekâlâ Dursun, benim bir oğlum olsaydı ismini Ertuğrul koyacaktım. Olmadı. Sen oğlum sayılırsın, gel anneni dinle Dursun’u atma, fakat Dursun’un başına bir Ertuğrul koyalım.” (Işınsı 2013: 111). Böylece romanın kahramanı Ertuğrul Dursun Önkuzu olmuştur. 22 yaşında şehit edilen Önkuzu anne-babasının istediği gibi ömürlü olamasa da onun ismi ölümü ile ölümsüzleşmiştir. Önkuzu’nun son sözleri milliyetçilere vasiyet niteliğindedir: “Kırılan camların şangırtısı Dursun’u bir an kendine getirdi, içinden Dündar Bey’e seslendi: “Hem erenler ölmez efendim, suret değiştirirler!Sonra artık hiçbir şey görmedi, işitmedi, hissetmedi… Dursun’un yaralı, cansız bedeni, küçük bir kan gölünün ortasında, taşın üstünde yatıyordu. Kalabalık derlendi çevresinde… Gittikçe büyüdü halka. Büyüdü… Büyüyor.” (Işınsı 2013: 376). Gerçek hayat hikâyesinden uyarlanan roman ülkücülerin direncini ve yükselişini anlatmış, gelecek nesillerin birleşmesine ve kuvvetlenmesine vesile olmuştur.

Yüreklerde Kalan Sancı…

Genelde kitabı okuyup bitirdiğimde arka sayfasına tarihini yazarım. Romanın arka sayfasına 26.08.2014 tarihi yazılı. Kitabı tamamladıktan sonra Emine Işınsu’yu ziyaret edip hem kitaplarını imzalatmak, romanı ile ilgili konuşmak hem de kendi kitabımı hediye etmek niyetindeydim. Ancak Emine Işınsu hastalanmıştı. İyileşince giderim diye düşünüyordum, ancak olmadı. Geriye görüştüğümüz anı ve kitapları kaldı… On sekiz romanı, üç oyunu, bir deneme, bir hikâye kitabı ve dokuz ödülü olan Emine Işınsu kitaplarıyla sonsuza dek aramızda yaşayacak, vakur duruşu ve fikirlerini sonuna kadar savunması ile bize her daim örnek olacaktır. Bundan böyle Emine Işınsu’nun romanlarına daha çok önem verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Üniversitelerde çalışan milliyetçilerin Işınsu’nun eserlerinin tez yapılması konusunda girişimlerde bulunması, onun adının yaşatılmasına vesile olacaktır. Eserlerini Türk dilinde yazarak “Türkçeyi Doğru ve Güzel Kullanan Yazar Ödülü” sahibi olan Emine Işınsu’nun romanları dil bağlamında da incelenmelidir. Türk asıllı Rus yazarların eserlerine bu kadar değer verilirken Emine Işınsu’nun eserlerinin üniversitelerde gündeme getirilmemesi kabul edilir bir durum değildir. Emine Işınsu ve eserleri akademik çalışmalarda incelenerek, başka dillere çevrilerek hak ettiği değere kavuşturulmalıdır.  

Yüreklerde Kalan Sancı…

Aydın bir ailede dünyaya gelen, milliyetçi bir çevrede yetişen, büyüdükçe vatan ve millet sevgisini kalbinde büyüten Emine Işınsu, Türkçü ve milliyetçi olmanın sözde değil özde olması gerektiğinin bir örneğidir. Davaya sonuna kadar sadık kalan Işınsu, milliyetçi doğup milliyetçi olarak aramızdan ayrılmıştır. Ruhun şad olsun güzel kalpli, güzel yüzlü cesur kadın!      

 

Kaynakça:

1. Işınsu, Emine, Sancı, İstanbul 2013.

Devamını Oku

Bir Yabancının Gözü ile İdil-Ural Türkleri

Bir Yabancının Gözü ile İdil-Ural Türkleri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir halkın üzerinde yaşadığı, kültürünü oluşturduğu toprak parçasına vatan, yurt denir. İdil annemin, Ural babamın doğup büyüdüğü topraklar olduğundan İdil-Ural benim için ayrı bir öneme sahiptir. Ünlü Tatar şairi Hesen Tufan’ın (1900–1981) “Yaşadığın yer – gümüş, doğduğun yer – altındır” dizeleri herkes için geçerlidir. İdil-Ural kelimelerini her duyduğumda heyecanlanır ve meraklanırım. Bu sefer de öyle oldu. Türkçü yazar Hayri Yıldırım Bey, “bizim arkadaşlar İdil-Ural ile ilgili kitap yazmışlar size de göndersinler istedim” dediğinde heyecanlandım. Bir yabancının gözüyle İdil-Ural nasıl gözüküyor diye meraklandım.

Bir Yabancının Gözü ile İdil-Ural TürkleriProf. Dr. Ramazan Demir ve Özcan Civan’ın kaleme aldığı “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap Karakaya Endüstri Teknolojileri Şirketinin sahibi Sayın Mustafa Gözübatık’ın desteğiyle Türk Kültürünü tanıtma serisi kapsamında 2021 yılında Palme Yayınlarınca basılmış ve kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olarak atanmıştır. Söz konusu kitap, 20 kişiden oluşan Turan Yolcularının 6–17 Temmuz 2017 tarihinde Turan coğrafyasının önemli bir parçası olan İdil-Ural bölgesine yaptığı kültür gezisini konu edinmiştir. Daha önce Moğolistan-Ötüken, İran-Horasan, Özbekistan, Kazakistan, Doğu Türkistan[1] ve Kuzey Kafkasya’ya kültür gezisi gerçekleştiren Turan Yolcularının bu seferki durağı, ilk insanlara ev sahipliği yapan 16 bin yıllık Şölgentaş Mağarası, Zeki Velidi Togan (1890–1970) ve Mirseyid Sultan Galiyev (1892–1949) gibi Türkçüleri doğuran Ural, XIX. yüzyılın ikinci yarısı ve XX. yüzyıl başlarında medeniyet merkezi olan Kazan ve Türk lehçesinin atası olan Çuvaş dilinin yaşatılmaya çalışıldığı Çuvaşistan olmuştur. Kitabın sunuş kısmında gezinin amacı şöyle ifade edilmiştir: “Türk milliyetçiliğinin, milli bilinçlenmenin, uyanışın bayraktarlığı bir Türk coğrafyası İdil-Ural… Türklük ve Türkçülük meşalesinin tarih boyunca yakıldığı bu coğrafyadan çıkan öncülerin yaşadıkları yerleri görüp tanımak, öğrenmek ve bunu Dünya’ya anlatmak, duyurmak bir cumhuriyet aydını olarak görevimdi. Hürriyet ve istiklâl mücadelesini başlatıp yürüten Türk milliyetçisi kahramanların savundukları haklı davranışlarında nasıl büyük bedeller ödediklerini yazmak da kültür gezisinin ana hedeflerinden biriydi. Gezi-gözlem temelli araştırma ve irdelemelerle ortaya çıkacak bir kaynak eserin detayları okundukça İdil-Ural Türklerinin bağımsızlık meşalesini nasıl yaktıkları da daha iyi anlaşılacaktı. Paramparça edilen Altınordu (Altın Orda) Devleti’nin uçsuz bucaksız coğrafyasındaki Türk illerinde tarihin derin havasını solacaktım.” (Demir, Civan 2021: 11–13).

Bir Yabancının Gözü ile İdil-Ural TürkleriÇok gezen mi, çok okuyan mı bilir?” şeklinde bir soru vardır. Soruya herkes kendi penceresinden bakarak yanıt verecektir. Bazılarına göre çok gezen çok bilir, bazılarına göre ise çok okuyan. İdil-Ural kültür gezisine katılan Turan Yolcuları, kitaplardan okuduklarını yerinde görüp incelemiş, bu bağlamda sonuçlar çıkarmıştır. Kitaplarda yazılanların kafalarında oluşturduğu soruların yanıtlarını bulmuşlardır.  “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” adlı kitap akıcı, yalın bir dille yazılmıştır. Gezinin ilk durağı Başkurdistan’ın başkenti Ufa (Öfö) şehri olmuştur. Turan Yolcuları, Başkurdistan Milli Müzesi, Salavat Yulayev Meydanı ve Anıtı, Rusya Federasyonu Müslümanları Dini İdaresi Merkezi, İhlas Camii, Başkurdistan Milli Tarih Enstitüsü gibi şehrin özgün yerlerini gezmişlerdir. Müzelerde ve meydanlarda Başkurtların geçmişine tanıklık eden yolcular tarihin sayfalarında saklı kalanları yerinde incelemiştir. Müzedeki dünya çapında ün kazanmış Başkurt balı ve Başkurt atları ile ilgili objelerin sergilenmesi Başkurtların hayatında balın ve atların öneminin bir göstergesidir. Başkurt Türkleri çok cesur bir millet ve iyi bir savaşçıdırlar. Ural bölgesi, Salavat Yulay, Zeki Velidi Togan, Mirseyid Sultan Galiyev gibi millî kahramanları doğuran bir bölgedir. Karakterlerindeki cesaret her ne kadar onların büyük bedeller ödemesinde neden olmuş ise de bu kahramanlıkları bugün de milletin hafızasında ve kalbinde saklıdır. Rus emperyalizminin silinmeyen ve halen devam eden siyasetinin bir örneğine, Turan Yolcuları ünlü Tatar devrimci Mirseyid Sultan Galiyev’in doğduğu Başkurdistan’ın Sterlebaş ilinin Kırmıskalı kasabasına bağlı Yelembet köyünde rastlamışlardır. Turan Yolcularının köydeki izlenimleri şöyledir: “Galiyev’in babasının hem cami imamı hem öğretmenlik yaptığı ne evden ne de öğretmenlik-imamlık yaptığı camiden eser var! Türk’e ve Türklüğe karşı kin ve nefret dolu korkak Stalin, Galiyev’in tüm soyunu, yakın ve uzak akrabalarını yok etmiş. Galiyev’in soyunu kurutmak amacıyla özel bir gayret gösterilmiş!… Köyde, kentte ne kadar akrabası varsa öldürüp yok etmiş. Köyünde şimdi hiçbir akrabası da tanıdığı da yok!… Galiyev ile kan bağı olan tüm yakınları yok edildikten sonra az ya da çok bilgisi olanlar da korkularından sessizliği tercih etmişler. Köyde Galiyev ismini duyan uzaklaşıyor. Büyük bir korku atmosferi oluşmuş. Sistemin toplumu ne hale getirdiğini bu örnek iyi anlatıyor.”  (Demir, Civan 2021: 98). Görüldüğü üzere korku imparatorluğunun yarattığı atmosfer bugün de kendini göstermektedir. Turan Yolcuları, Sultan Galiyev’in babasının evinin yerinde “Müze Ev” yapılması gerektiğini dile getirmişlerdir. Zeki Velidi Togan ve Mirseyid Sultan Galiyev Başkurt yurdunda doğan iki büyük isimdir. Togan’ın köyünde Müze Evi varken, Sultan Galiyev hatırasını yaşatmak için böyle bir Müze Evin yapılmamasının çeşitli sebepleri vardır. İlki Sultan Galiyev’in ailesinden kimsenin hayatta kalmamasıdır. İkinci nedeni ise Şubat ve Ekim Devrimleri sonucunda yaşanan oluşumlar sırasında Z. V. Togan ile Sultan Galiyev’in zıt fikirlerde olmasıdır. Mirseyit Sultan Galiyev, komünizm ile Türkçülük, Başkurt ile Tatar Türkleri arasında kalmış bir büyüğümüzdür. Türkçülük fikrinin savunucusu olan Sultan Galiyev Tataristan’da da fazla dillendirilmemektedir. Sultan Galiyev arada kaynamış, ancak onun Türk Birliği, Turan fikirleri bugün de güncelliğini korumaktadır. M. Sultan Galiyev’in verdiği mücadeleden eserde şöyle söz edilmiştir: “Böyle bir fikir adamının çok zor şartlardan ortaya çıkışı ve yükselişi şuna benzetmek mümkündür; sarp bir doğada, kayalıklar arasında bulduğu bir avuç topraktan beslenerek varlığını sürdürebilmek için filizlenip güneşe doğru yükselen bir fidanın yaşama ve hayata tutunup ürün vermek için verdiği mücadeleye…” (Demir, Civan 2021: 137). Tüm varlığı ile milletine hizmet eden Sultan Galiyev millete sevgisinin bedelini hayatı ile ödemiştir. Eserde onun millet uğruna verdiği mücadele şöyle özetlenmiştir: “İdil-Ural coğrafyasının yetiştirdiği sol düşünceli bir Türk’tür. Antiemperyalist düşünceleri sömürülen mazlum milletlerin geleceğine yönelik istiklâl ve hürriyet mücadelelerinin çıkış yolu olmuş Gazi Mustafa Kemal’den sonra ikinci adamdır.”   (Demir, Civan 2021: 144).

Bir Yabancının Gözü ile İdil-Ural Türkleri

Turan Yolcuları, Başkurt Türklerinin efsanevi lideri Ahmet Zeki Velidi’nin İşembay iline bağlı Küzen köyünde olan Müze Evini de ziyaret etmiştir. Togan, Başkurt Türklerince bugün de unutulmayan ve saygı duyulan bir devlet adamı ve bir bilim insanıdır. 1994 yılında kurulan bu müzede, Togan’ın balmumu heykeli, eşyaları, kitapları, kullandığı giysileri, madalyaları, onurlukları, çantası, ehliyeti, cüzdanı, soy ağacı şeması, profesörlük cüppesi, çalışma masası olmak üzere toplam 1600 eşya sergilenmektedir. Togan’ın adının vatanında yaşatılması aynı zamanda Başkurt Türklerinin tarihinin canlı tutulması anlamına gelmektedir. Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan Ural’da doğup İdil’de gelişen ve şekillenen, ortak hedefe farklı yollardan gitmeyi tercih eden Türkçülerdir. Eserde bu iki büyük şahıs kıyaslanmış ve şu sonuca varılmıştır: “Galiyev ve Togan ekipleri tek hedefe yönelmiş olsalardı her şey Sovyet ırkçılığı isteği doğrultusunda gelişmezdi. Çünkü iç savaş halindeki Rusya coğrafyasında varlıkları azımsanamayacak kadar büyük bir güç olan Başkurtlar, Kazan Tatarları, Kırım Tatarları, Ahıska Türkleri, Özbekler, Kazaklar tek yumruk halinde bütünleşebilselerdi Sovyet ırkçıları o kadar serbestlik içinde Türkleri ezebilir miydi? Soykırım niteliğinde sürgünler yaşanabilir miydi? Maalesef o gün de Türk Birliği kurulamadı.” (Demir, Civan 2021: 144).

Ural Dağlarının güneyinde Büryen ilindeki Şölgentaş Mağarası, Türklerinin ne kadar kadim bir millet olduğunu kanıtlayan doğal bir yapıttır. Mağara 1965 yılından beri “doğal anıt” olarak ilan edilip koruma altına alınmıştır. Hakkında çeşitli rivayetler bulunan, 3 milyon yıl önce oluşmaya başlayan ve ilk insanlara ev sahipliği yapan Şölgentaş Mağarası’nın 16 bin yıllık bir tarihi vardır. Başkurt bilim insanlarının “insanlığın ortak dili Başkurtça” hipotezini savunması boşuna değildir, bunun haklı nedenleri ve Şölgentaş Mağarası gibi güçlü bir tarihi dayanağı vardır.

Başkurdistan gezisi sırasında Turan Yolcuları, kımız üreten çiftliği ziyaret edip kısrak sütünün mayalanması ile yapılan bir Türk içkisi olan kımızın yapımını yerinde incelemiş ve kımız tadımı yapmışlardır. Başkurdistan’ın tarihi, doğal güzelliklerini görüp Türk milliyetçiliğinin öncüleri Mirseyid Sultan Galiyev ve Zeki Velidi Togan’ın solduğu havayı teneffüs eden Turan Yolcuları “Tanrı’nın insanlara vaat ettiği cennet “Başkurdistan” olmalıdır” (Demir, Civan 2021: 237) çıkarımına varmıştır.

Turan Yolcuları kültür gezilerinin Tataristan kısmına geçmek üzere, bir dönemin medeniyet merkezi olan Orenburg ve İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin’in kendine sığınak yaptırdığı Samara şehirlerinden geçerek Kazan’a varmışlardır. Eserin “Tatar-Başkurt Farkı” adı altındaki bölümde aşağıdaki tespitler bulunmaktadır: “Tatarlarla Başkurtlar kişilik olarak kıyaslandığında, Tatarlar daha girişken, daha uyanıktırlar, diğer bir ifade ile “gözü açık” insanlardır. Kıpçak soyundan gelirler… Pratik zekalıdırlar. Başkurtlar daha sakin insanlardır. İyi savaşçı ve cesur insanlarıdır. Kahramanlıklarıyla, atlarıyla, kımızlarıyla övünürler.” (Demir, Civan 2021: 250).

Bir dönemler Kazan Hanlığı’nın, günümüzde Tataristan’ın başkenti olan Kazan, büyük tarihi olaylara sahne olmuş köklü geçmişi ve zengin kültürü olan bir şehirdir. 1552 yılında Ruslar tarafından işgal edilen bu şehir düşman askerleri tarafından yakıp yıkılmış, talan edilmiştir. Kazan Kremlin’i ve Kazan Hanlığı döneminde oğlu Ötemiş Giray’ın (1546–1566) yerine 1549–1551 yılları arasında ülkeyi idare eden Süyüm Bike’nin (1519–1557) adını taşıyan Süyümbike Minaresi Kazan’ın özgün yerlerindendir. Minare günümüzde Kazan’ın simgesi olmanın yanı sıra bir bağımsızlık anıtıdır. Kazan mimarisinin ürünü olan bu minarede meydana gelen eğilme, 1913–1916 yıllarında alt kısmına demir çember takılarak onarılmıştır. Milletlere özgürlük vaadi veren komünistler isteseler de istemseler de vaatlerini yerine getirmek zorunda kalmıştır. Süyümbike Minaresi’nin tepesindeki Çarlık Rusyası’nın simgesi olan çift başlı kartal 1918 yılında indirilmiş yerine ay simgesi takılmıştır. Ancak bu simge de uzun kalamamış 1929 yılında “Sultan Galiyevcilik” ile mücadele kapsamında indirilmiştir. Ay simgesi aradan uzun yıllar geçtikten sonra 1990 yılında tekrar minarenin tepesine konmuştur. Süyümbike Minaresi etrafında devam eden simge savaşı bu yapıtın önemini anlamak için yeterli bir delildir.

1996 yılında yapımına başlanan ve 2005 yılında açılan Kul Şerif Camii de günümüz Tatar mimarisinin önemli eserlerinden birisidir. Mimarisi Ş. H. Latıpov, M. V. Safronov, A. G. Sattarov, İ. F. Safiullin tarafından yapılan bu camiye Kazan Hanlığı’nın işgali sırasında son damla kanına kadar savaşıp şehit olan imam ve müderris Kul Şerif’in adı verilmiştir. Kazan Kremlin’in içinde bulunan Süyümbike Minaresi ve Kul Şerif Camii turistlerin en çok ilgi gösterdiği ve mutlaka ziyaret ettiği yerlerdir. Turan Yolcuları da Kazan’ın bu özgün yerlerini gezmişlerdir.

Tataristan Milli Müzesi” Kazan şehrinin kültürel gezisinin bir diğer durağıdır. Kazan Tatarlarının kültür varlıklarını yansıtmak üzere kurulan bu müzede Rusların Türklere uyguladığı kültürel asimilasyon, bölgenin demografik yapısını değiştirmek üzere uygulanan göç gibi olaylar ile ilgili ne bir obje, ne bir mücadele sahnesi, ne de haritanın olmaması Türk izlerini aramak için yola koyulan Turan Yolcularının dikkatinden kaçmamıştır. Eserin “irdeleme-yorum” kısmında Kazan ile ilgili şu değerlendirme yapılmıştır: “Günümüz Kazan kenti hakkında düşüncelerime gelince, hayli modern, bakımlı ve ekonomik potansiyeli yüksek bir kent… Tipik bir Orta Avrupa kenti havasında…” (Demir, Civan 2021: 268).   

Turan Yolcuları, Kazan şehrinin güneyinde İdil ile Çulman Nehirlerinin birleştiği yerde bulunan ve Kazan Tatar Türklerinin tarihinde önemli bir yer tutan, şarkı, rivayet, destanlara konu olan Bulgar şehrini de ziyaret etmiştir. Bulgar antik kenti üçgen şeklinde yapılmış olup 6000 m² alana sahiptir. Deniz yüzeyinden 35–40 m. yükseklikte olan kent nehirden 6 km. uzaklıktadır. Bulgar antik kenti bir kentin adı olmanın yanı sıra bir ülkenin ve bir ulusun da adıdır. Tarihi ören yerleri ve 2000 yılında faaliyete başlayan Bulgar Devlet Tarih Arkeoloji Müzesi bulunan Bulgar, Kazan Tatar Türklerinin tarihini ve kültürünü sergileyen doğal bir mekândır. Günümüze kadar ulaşan Han Hamamı, Han Türbesi, Doğu, Batı ve Güney Kapıları, Küçük Minare gibi tarihi yapılar Kazan Tatar Türklerinin ecdadı olan Bulgarların kültürünü daha iyi anlamak için bir delil niteliğindeki tarihi eserlerdir. Bulgar antik kenti 2014 yılında UNESCO’nun dünya kültürel miras listesine alınmıştır. Eserde Bulgarlar ile ilgili yapılan değerlendirme dikkate değerdir: “Bulgar Türkleri köklü medeniyet kurdukları için hep lider oldular kendi iktidarlarında, bütünleşmeyi sağladılar. Bu bütünleşmeyi özellikle inanç sistemindeki farklılığa rağmen toplumsal birliği sağlamaları son derece önemlidir.” (Demir, Civan 2021: 304).

Turan Yolcularının bir sonraki durağı Türk dünyası tarafından fazla bilinmeyen, Hıristiyan oldukları için Türk sayılmayan Çuvaş Türklerinin başkenti Çobaksar olmuştur. Yol üzerinde Zöye Kalesi bulunmaktadır. Turan Yolcuları bu kaleyi ziyaret etmemelerinin ilk nedeni akşam ve vakitten tasarruf düşüncesi olmuş ise de diğer nedeni eserde şöyle izah edilmiştir: “Türkçe okunuşuyla “Sivzaski” adası olarak bilinen kara parçasında, Korkunç İvan’ın (Grozny İvan: Muhteşem İvan – Rusça; Korkunç İvan – Türkçe; Kötü İvan – Diğer dillerde) yaptırdığı kaledir. İçinde askeri kışla, hayvan barınakları ve tapınak gibi temel yapılar var, başkaca da kayda değer bir özellik taşımadığı gerekçesiyle adadaki bu kaleye çıkma gereği duyulmadı ve yolumuza devam ettik.” (Demir, Civan 2021: 308). Kazan Hanlığı’nın işgalini kolaylaştıran, işgalden sonra zorla Hıristiyanlaştırmanın merkezi olan bu kalenin 2017 yılında UNESCO listesine alınmış olması Kazan Tatarlarının tarihine, Kazan şehitlerine yapılan bir saygısızlıktır. Turan Yolcularının işgal ve zorla Hıristiyanlaştırmanın simgesi olan bu kaleyi ziyaret etmemesi isabet olmuştur.

Çuvaşistan’ın başkenti Çobaksar’a[2] hem kara hem de nedir yoluyla defalarca gitmeme rağmen Çuvaş Türklerinin gelenek görenek, din anlayışı ve tarihlerleri ile ilgili yeni şeyler öğrendim “İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya” kitabından. Ne yazık ki bazen yakınımızda olan ulusların geçmişi ve yaşayışı ile ilgilenmiyoruz. Kim bilir Türklerin birlik olamamasının asıl nedeni belki de bu ilgisizliktendir. Oysa Çuvaşlar da Türk’tür. Bu ortak payda hepimizi birleştiren bir etkendir. Turan Yolcuları, başkentin en uğrak yeri olan ve tepeye kurulan Zafer Parkı’nı ziyaret etmiştir. Şehri kanatların astına seren bu tepede Rusya’nın her yerinde olduğu gibi SSCB döneminden kalma İkinci Dünya Savaşı’nda şehit olanlar için bir anıt ve güç gösterisi yaparcasına silahlar sergilenmiştir. Zafer Parkı’nda 1917 Bolşevik Devrimi’nde Çar’a karşı mücadele veren Çobaksar doğumlu Vasiliy İvanoviç Çapayev (1887–1919) ve uzaya çıkan ilk insan, kozmonot Yuri Alekseyeviç Gagarin’in (1934–1968) heykelleri bulunmaktadır.

Turan Yolcularının şehirdeki ikinci gezi durağı her gittikleri yerde olduğu gibi Çuvaş Milli Müzesi olmuştur. Zira müzeler, milletlerin geçmişini, kültürel değerlerini ve yaşam tarzını öğrenme bağlamında en önemli yerlerdir. Eserde müze ile ilgili şu değerlendirme bulunmaktadır: “Çuvaş Milli Müzesi’ni gezerken özenle dikkat ettiğim otantik kültür objeleri, Anadolu Türk halkının yaşam felsefesinin yansımaları olan kültür objeleri ile benzerliği beni şaşırttı. Çoğu nakışlar, desenler, kadın başlıkları, gelin başı, süslü takılar, örme ve nakışların hem model hem de renk olarak Anadolu otantik kültür motifleriyle örtüşüyor. Bu kadar benzerlik için ancak bir ifade bulabildim: Muhteşem, mükemmel ortak kültür…” (Demir, Civan 2021: 327). Müzede günlük hayattan uzay bilimlerine kadar çeşitli objelerin bulunması dolu dolu bir araştırma inceleme yapmaya fırsat yaratmıştır. Yuri Gagarin’in uzay giysisinin bir model üzerinde sergilenmesi müzenin değerine değer katmış, kıyafet tüm meraklı gözleri üzerene çekmiştir. Türk ruhunu sonuna kadar yansıtan bu müzeyi gezdikten sonra şu değerlendirme ortaya çıkmıştır: “Çuvaşlardan etkilenmek sıradan bir duygu değil; gördüklerim, duyduklarım Çuvaş halkının gerçek boyutuyla Türk kültürünü olduğu gibi koruyan bir halk olduğunu algılıyorum.” (Demir, Civan 2021: 331). Çuvaşistan millî bayrağının üzerindeki “hayat ağacı”nın üçlü dalı “vardık, varız, var olacağız” anlamını taşımaktadır.

Eskiden “Gök Tanrı” inancında olan Çuvaşların Müslümanlığı kabul edip Tatar ve Başkurtlarla birleşmesinden korkan I.Petro (1672–1725) Çuvaşların Hıristiyanlığı seçmesi için etkili yöntemler kullanmıştır. Petro, “Hıristiyanlığa geçenlerin vergilerini de Hıristiyanlığı kabul etmeyenler ödeyecek” diye bir karar çıkarmıştır. Ağır vergi yükü karşısında yenik düşen Çuvaşlar Hıristiyanlığı kabul etmek zorunda kalmıştır. Günümüzde Çuvaşların bir kısmı Hıristiyan, diğer bir kısmı ise Gök Teñri inancındadır. Ancak geçmişten gelen Şaman kültürünün temel ilkelerinin korunduğunu ormanlık alandaki Keremet Tepesi’nin kutsal yer ilan edilmesinde görmek mümkündür. Tepede totem figürleri ve dilek ağaçları bulunmaktadır. Kitapta Keremet Tepesinden şöyle bahsedilmiştir: “Keremet Tepesi, Şaman kültürüne sahip Çuvaşlı sanatçılar, kanaat önderleri, aydınlar ve öğrencilerin kutsadıkları bir ormanlık alan içinde bir tepe… Şaman kültürünün gereği olarak herkes doğaya saygılı ve onun tahribatına göz yummuyor. Örneğin bu bölgede olan her şey kutsaldır. Onları tahrip etmek, zarar vermek hem günah hem de yasaktır. Ağaçlar korunuyor, kesilmiyor. Hayvanlar avlanmıyor, böcekler öldürülmüyor…”  (Demir, Civan 2021: 344).   

 Çuvaşlar, Oğuz boyuna mensup olup dil kökenleri Hun Türkçesine dayanmaktadır. Kitapta Çuvaşça ile ilgili şu tespit bulunmaktadır: “Çuvaşça hakkında detaylı bilgileri, yol arkadaşım Türkolog Muharrem Yellice ile konuştum. Ona göre, Çuvaşça ya da Çuvaş Türkçesi, önemli ses değişikliklerine rağmen bilinen en eski Türkçe imiş. Dilde temel öğe olan “kök”ün Türkçe olduğunu, Türkçede köklerin tek heceli olduğunu, bu özelliğin Çuvaş Türkçesinde aynen korunduğunu belirttikten sonra an itibarıyla kullanılan “Çuvaşça”nın Türk lehçelerinin atası olduğunu belirtti. Bunu duyunca fevkalade memnun oldum. Onun ifadesiyle Çuvaşça “Protota-Türkçe” örneğidir.” (Demir, Civan 2021: 356).

Çuvaşistan’da edindikleri bilgilerin heyecanı ile Turan Yolcuları Kazan’a dönmüştür. Gezinin son gününde, Tatar yazar ve siyasetçi Ayaz İshaki’nin[3] (1878–1954) Tataristan’ın Çistay ili Yauşirme köyündeki Müze Evi ziyaret edilmiştir. İshaki hayatının büyük bir kısmını Türkiye’de geçirmiş ve burada vefat etmiştir. Bilindiği gibi Bolşevikler ile fikirleri uyuşmayan İshaki yurt dışına kaçmak zorunda kalmıştır. Sovyetler döneminde Ayaz İshaki’nin adı da eserleri de yasaklanmış olsa da 1990’lı yıllardaki değişimlerden sonra o milletine eserleriyle tekrar dönmüştür. Bu bağlamda doğup büyüdüğü köyünde 1999 yılında müze ev açılmıştır.

Eserin son kısmındaki “İdil-Ural Anadolu Demektir” başlığı altında bölge ile ilgili şu yorumlar yer almaktadır: “Bu başlığa bakarak peşin hükümde bulunabilecekler olabilir, yadırgamam. Zira bilgi sahibi olmadan fikir yürütmek ve hüküm vermek maalesef bu toplumun hastalığıdır. Özü Türk olan bu coğrafyanın insanları özünü unutmadan tarih boyunca hep büyük mücadeleler içinde olmuşlar. Osmanlı döneminde özellikle Anadolu’da baskılanan Türklük bilinci İdil-Ural coğrafyasında hep diri kalmış, mücadele etmiş, can vermiş, kanını akıtmış… Toplumun özünü yansıtan yaşam biçimi günlük hayatın içinden gelen benzerlikler, aynılıklar, kültürün özü olan yaşam araçları kendini gösteriyor. Bu coğrafyanın halkı giyimleriyle, el sanatlarıyla, yemekleriyle, kullandığı araçlarıyla adeta Anadolu’nun kopyası ya da Anadolu İdil-Ural coğrafyasının sosyolojik ve kültürel kopyası…”  (Demir, Civan 2021: 380). 

Kitabı büyük bir heyecanla okudum, Turan yolcuları ile birlikte tekrar doğup büyüdüğüm Tataristan, gedip gördüğüm Başkurdistan ve Çuvaşistan sokaklarını, tarihi yerlerini gezdim. Turan yolcularının gözüyle baktım İdil-Ural coğrafyasına. Kitabı okurken her ne kadar içimdeki sıla özlem depreşse de güzel yurdumun kültürü, tarihi, mimarisi ile ilgili yorumlarla gururlandım. Taşlara kazınan, desenlere işlenen, kalplere yazılan, mimarilerde korunan Türk izlerini süren Turan Yolcuları, okuyarak gezmenin ne kadar yararlı olduğunu kanıtlamıştır. Onlar kültür gezisi esnasında genel kültür, genel Türk tarihi, ortak değerleri tespit konusunda değerlerine değer katmıştır. Turan Yolcularının İdil-Ural ile ilgili duygularından eserde şöyle bahsedilmiştir: “İdil-Ural coğrafyasında Türk izlerini sürerken bir gerçeğin farkına varırsınız: Bu coğrafyanın hâlâ her yerinde Türk’ün geçmişten bugüne akseden nal seslerinin yankılarını, gerilmiş yaylara sürülmüş nice özgün Türkmen yapımı okların rüzgârla yarışırcasına çıkardıkları seslerini, şaha kalkmış yağız atların kişnemelerini, atının yelesine kol dolamış alperenlerin kıvılcım saçan çakmak bakışlarını hissedersiniz.” (Demir, Civan 2021: 332). Milli uyanışın bayraklaştığı coğrafya olan İdil-Ural’ı ve bölgede yüzyıllardır yaşayan Türkleri, Türk Birliği, Türkçülük uğruna verilen mücadeleyi daha yakından anlama açısından bu eser mutlaka okunması gereken kaynak eserlerdendir. Bir taşla iki kuş vurmak deyimi bu kitap için de uygun bir deyimdir. Kitap, İdil-Ural konusunda ufkunuzu açmakla kalmıyor, kitabın geliri başarılı muhtaç öğrencilere eğitim desteği olacaktır.İdil-Ural Türkleri: Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafyakitabını okuyalım, okutalım ve başarılı öğrencilerimizi destekleyelim! Milli uyanışın milli birliğe dönüştüğü günleri görmek dileğiyle…

 

 

Kaynakça:

  1. Prof. Dr. Demir, Ramazan, Civan, Özcan, İdil-Ural Türkleri – Milli Uyanışın Bayraklaştığı Coğrafya, Ankara 2021.

 


[1] Turan Yolcuları, Doğu Türkistan gezisi sırasında havaalanında rehin tutulmuş, ülkeye alınmamıştır.

[2] Çuvaşlar, şehrin adını Şuvaşkar şeklinde telaffuz etmektedir.

[3] Kazan Tatar Türkçesinde yazarın adı Gayaz İshakıy olarak yazılmaktadır.

Devamını Oku

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Kazan Tatar Kadınları

8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nde Kazan Tatar Kadınları
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Tatar yazar ve siyasetçi Gayaz İshaki (1878–1954): “Her milletin yarısı kadınlar, her milletin ruhunu koruyan kadınlar, her milletin dilini, telaffuzunu, şivesini koruyan kadınlar, yarın baba olacak erkekleri, anne olacak kızları terbiye edenlerin kadınlar olduğu herkese malumdur” demiştir. Hayatımızın her anında ve her alanında kadınların önemli yeri vardır. Kadın bir anne, bir eş, bir abla, bir kardeş olmanın yanı sıra toplumun bir bireyidir. Kadınlar tarih boyunca siyasi, sosyal ve diğer alanlarda önemli görevler üstlenmişlerdir. “Vatan anası”, “millet anası” gibi tabirler boş yere ortaya çıkmamıştır. Toplumun en küçük birliği olan ailelerde kadınlar ailenin temeli, ana dilinin bekçisi ve gelenek göreneklerimizin koruyucusudur.

Kadınların hayattaki vazifesi konusu her daim güncel bir konu olmuştur. Konuyla ilgili çeşitli fikirler ve görüşler bulunmaktadır. Kadın konusu günümüzde millî konu kadar önemlidir. Neden mi? Çünkü insani fiziki olarak da, ruhen de kadınlar doğuruyor ve şekillendiriyor. Doğa ve toplum kadınlara işte bu önemli misyonu yüklemiştir. Kadınlar ailenin, toplumun, ülkenin ve nihayetinde dünyanın mimarıdır. İbret ve acılarla dolu Kazan Tatar tarihinde Tatar kadınının önemli bir yeri olmuştur. Çeşitli dönemlerde kadınlar siyaset, eğitim gibi alanlarda önemli görevler üstlenmiştir. Örneğin, Süyümbike Hanbike (1519–1557) ülke idare eden ilk Türk Müslüman kadınlardan birisidir.

 1552 yılında Kazan Hanlığı Ruslar tarafından işgal edildikten sonra zorla Hıristiyanlaştırma yoluyla Ruslaştırma siyaseti yürütüldüğünde Tatar kadınları dili ve gelenekleri korumak için mücadele vermiştir. Tatar kadın aydınlarımız, geleceğin anneleri olacak kız çocuklarının eğitiminin önemini kavramış ve bu bağlamda girişimlerde bulunmuşlardır. Kazan Tatarları arasında ilk kadın kadı ve eğitimci olan Möslihe Bubıy (1869–1937) kızlar için ilk medreseyi açan bir aydındır. Onun açtığı “İj-Bubıy” medresesi kız çocuklarına Avrupa seviyesinde eğitim vermiş ve muallimeler hazırlamıştır. Ne yazık ki Stalin’in aydın soykırımı döneminde Möslihe Bubıy idam edilmiştir. İlk kadın tiyatro oyuncusu Sehibcamal Gıyzzetullina-Voljskaya (1892–1974), 1907 yılında Tatar kızları için dünyevi bilim veren eğitim yuvasını açan Fatiha Aitova (1866–1942), ilk kadın gazeteci İsmail Gasralı’nin eşi Zöhre Akçurina (1862–1903), eğitimci ve yazar Mehbübcamal Akçurina (1869–1948) gibi Kazan Tatar kadınları günümüzde “millet anaları” olarak anılmaktadır.

Yıllar içerisinde rejim ve şartlar değişse de Tatar kadınlarının problemleri değişmemiştir. Kadınların problemleri milletin problemi ile aynıdır. Ana dilde eğitim, ana dil eğitimi, gelenek ve görenekleri, kültürü koruma, millî değerlerimize sahip çıkmak bunlardan bazılarıdır. Önce ana dilde eğitimin yasaklanması, akabinde ana dil eğitiminin haftada 2 saate indirilmesi Kazan Tatarlarının millet olarak var olması güçleştiren olgulardır. Bu gidişat, 10–15 yıl içerisinde ulusal kimlikten uzak, ana dilini bilmeyen, topluma yabancılaşan bir neslin ortaya çıkmasına neden olacaktır. Kazan Tatarlarının dilini korumak, tarihine sahip çıkmak tüm Tatar kadınların görevidir!

Devamını Oku

Ateş Düştüğü Yeri Yakar…

Ateş Düştüğü Yeri Yakar…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ateş düştüğü yeri yakar”, felaketlerin doğurduğu en büyük üzüntü ve sıkıntıyı, o felakete uğrayanlar çeker, başkalarının felaket görenlerle üzülmesi gelip geçicidir, anlamına gelen bir Türk atasözüdür. Hayat tecrübelerine dayanarak ortaya çıkan atasözleri her daim doğruyu söyler ve doğru yolu gösterir.

Türkler yüzyıllardır kendi özbeöz vatan topraklarında Rus zulmü altında ezilmektedir. Rus zulmü denince ünlü tarihçi ve devlet adamı Zeki Velidi Togan’ın (1890–1970) “Hatıralar” adlı kitabında kaleme aldığı şu satırlar geliyor aklıma: “Ruslara tâbi olmayan müstakil milletlere Rus meselesinin hakiki emperyalist mahiyetini anlatmak zordur. Hakikati anlamak için her milletin evvelâ bir defa Rus mahkûmiyetinde olması şarttır.” (Togan 1999:397). Gerçekten de Rus zulmünü dünyaya anlatmak zordur. Zulmün ne olduğunu ancak yaşayan bilir. Zeki Velidi Togan, Rusların milletine, vatanına ve kendine yapılanları bizzat tecrübe etmiş birisidir. Togan sadece geçmişte yaşananları değil gelecekte, yani bugün yaşanacakları da öngörmüştür. Rus zulmü dinmek bilmiyor, tarih, kültür, dil başta olmak üzere hayatın her alanında ve her anında devam ediyor. Togan anılarında, “Rusya’nın emeli ancak işgaldir.” demiştir. (Togan 1999: 423). Söz konusu işgal sadece toprak işgali ile sınırlı olmayıp Rus olmayan milletleri tamamen yok etme yolunda milletleri mankurtlaştırarak onların beyinlerini işgal etmeye kadar uzanmaktadır.

Her alanda kendini hissettiren Rus zulmü, bu sefer kendini Sankt-Petersburg Devlet Üniversitesi bahçesine 2008 yılında dikilen ünlü Türkolog, Ordinaryüs Prof. Dr. Zeki Velidi Togan’ın büstünü kaldırarak göstermiştir. 20 Ocak 2021 tarihinde Sankt-Petersburg savcılığı, Rusya Ceza Kanunu’ndaki aşırılıkla mücadele yasasını ihlal ettiği gerekçesiyle büstün kaldırılması talebiyle üniversiteye bir bildiri yollamış ve 29 Ocak 2021 tarihinde Togan’ın büstü mahkeme kararıyla kaldırılmıştır. Büstün kaldırılması sadece Z. Veli Togan’a yapılan bir saygısızlık olmayıp tüm Türklere, Türk Dünyasına, Türklüğe ve Türk tarihine karşı yapılan bir harekettir.

Türkoloji alanında büyük başarılara imza atan Zeki Velidi Togan’ın büstünün kaldırılması sonrası ne yazık ki bu saygısızlığa karşı etkili toplu bir tepki gösterilemedi. İlk tepki 1 Şubat 2021 tarihinde Dünya Kırım Tatar Kongresi (DKTK) Genel Sekreterliği’nden geldi. Yayımlanan bildiride Türk akademik camiasının sessizliğine, haklı olarak sert tepki gösterilmiştir: “Rusya’nın bu ahlaksızca ve edepsizce hareket ve hakaretine ilk başta; tezlerinde, makalelerinde, kitaplarında Zeki Velidi Togan’a atıf yapan Türk tarihçileri ve Türkologların, Türkiye üniversitelerinin tepki vererek olayı protesto etmesi gerekirdi. Ne yazık ki aradan bir hafta geçmesine rağmen Türk akademik camiasının Rusya çekingenliği bir başka üç maymun oyununu sergilemelerini izlettirdi. Hâsılı, rahmetli Zeki Velidi Togan’ın hakkı üzerinizdedir ve siz bu hakkı bir kez daha ödeme aczi içindesiniz. Türk tarihinin yıldız şahsiyetlerine karşı yapılan bu yeni Rus edepsizliğine karşı tepki vermek, bunu duyurmak da bir avuç Kırımlı ve Kazanlıya nasip oldu bir kez daha vesselam. Bununla birlikte Rusya’nın büyük tarihçimiz Zeki Velidi Togan’a çirkin iftiraların ardına sığınarak gerçekleştirdiği bu hayâsızlığı protesto ediyoruz. Togan, tarihe elmas harflerle geçmiş bir şahsiyettir. Onun aziz hatırasına yapılan bu hakareti gerçekleştiren Kremlin idaresinin tarihe ne şekilde geçeceği ise çoktan bellidir.”  İkinci büyük tepki bünyesinde Türkistanlılar, Irak, Doğu Türkistan, Suriye, Afganistan, Tükmeneli, Nogay, Kazak, Özbek, Terekeme-Karakalpak, Kırım, İdil-Ural, Gagauz Türkleri derneklerinden oluşan Avrasya Türk Dernekleri Federasyonu Başkanlığı’ndan geldi. Federasyon, 2 Şubat 2021 tarihinde yayımlanan bildirisinde şunları yazmıştır: “Atatürk döneminde Türk tarihinin şekillenmesinde önemli katkıları olan Zeki Velidi Togan’ın büstüne yapılan bu saygısızlık ile ilgili Moskova’ya tepki verilmesi gerektiği kanaatindeyiz. Büstün kaldırılması, tarih severleri üzüntüye sevk etmiştir. Zeki Velidi Togan’ın büstünden dahi korkan zihniyeti ve asılsız gerekçesini şiddetle protesto ediyoruz. Bütün akademisyenleri, ilgili STK yöneticilerini tepki göstermeye ve Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığımızı, Dışişlerli Bakanlığı’nı, sayın Mevlüt Çavuşoğlu’nu, Türk Tarih Kutumu yönetimini, Türk Tarihi, Türk Tarih Topluluğu gibi tarih severleri girişimde bulunmaya ve tepkilerine mesajla yazılı olarak paylaşmaya davet ediyoruz.”  3 Şubat 2021 tarihinde Rusların bu zulmüne karşı Ötüken Birliği Partisi ve Adana Turancılar Derneği bildiri yayımladı. Adana Turancılar Derneği bildirisinde: “Petersburg Üniversitesi bahçesinde 2008 yılında törenle konulan Zeki Velidi Togan heykeli, Şehir Savcılığı’nın kararıyla bir hafta önce kaldırılmıştır. Kaldırma gerekçesi olarak da aşırılıkla mücadele yasasını ihlal etmesi ve Zeki Velidi’nin Hitler işbirlikçisi olduğu gösterilmiştir. (Tabii, bunlar tamamen uydurma gerekçeler!). Zeki Velidi’nin heykelinin kaldırılması, bütün Türklere bir hakarettir; heykel, yerine derhal konulmalıdır. Bu konuda bütün Türkçü arkadaşlarımızın paylaşımlar yaparak konuyu duyurmalarını talep ediyoruz. Yaşasın ruh veren büyük adamlar! Yaşasın kuzey Türkçüleri!” denmiştir. 8 Şubat tarihinde Ahde Vefa Turan Eğitim Derneği de Zeki Velidi Togan’a yapılan saygısızlığa karşı bir bildiri yayımlamıştır. 110 yıllık bir geçmişi olan Türk Yurdu dergisinin Şubat sayısında Dr. İbrahim Atabey’in “Gerçekten Türk’ün Türk’ten Başka Dostu Yok!” başlıklı yazısında Zeki Velidi Togan ile ilgili şu satırlar bulunmaktadır: “Zeki Velidi Togan, büyük bir bilim adamı olmanın yanında bir Cumhurbaşkanı’dır. Rus Savcısı, Z.V.Togan’ın St. Petersburg’daki heykelinin kaldırılmasını istemiş ve Ruslar heykeli kaldırmış. Dostumuzu, düşmanımızı sadece tok iken değil, aç iken de tanıyalım.” Türk Ocakları Genel Merkezi tarafından hazırlanıp sunulan Ocakbaşı Sohbetinin 19 Şubat tarihindeki söyleşide Zeki Velidi Togan’ın anılacağı duyurulmuştur. 5 Şubat 2021 tarihinde deneyimli gazeteci Vedat Yenerer’in hazırlayıp sunduğu Yeniçağ gazetesinin youtube kanalında “Rusya’da Artan Türk Düşmanlığı” adı altında konuyla ilgili bir program gerçekleşti.

Zeki Velidi Togan hocalık yaptığı yıllarda birçok öğrenci yetiştirmiştir. Onlardan birisi Boğaziçi Üniversitesi emekli öğretim üyesi Tülay Duran’dır. Tülay Duran hocasına yapılan saygısızlığa sessiz kalmayarak 2010 yılında “Zeki Velidi Togan Yılı” kapsamında gerçekleştirilen toplantı için hazırladığı “Zeki Velidi Togan Hoca’nın Eğitim Disiplini ve Hatıralarım” başlıklı tebliği yayınladı. Duran, “hocamın nasıl birisi olduğunu bilmeyenler okuyup öğrensin,” dedi. Öğrencileri dışında “3 Mayıs 1944 Olayları ve Irkçılık Turancılık Davası” kitabının yazarı avukat Hayri Yıldırım, Prof. Dr. Orhan Kavuncu, Prof. Dr. Nedim Ünal gibi Türk aydınları ayrı ayrı tepkilerini ortaya koymuşlardır. Buna karşılık adlarında Türk, Türkçü gibi sıfatları taşıyan sivil toplum kuruluşlarının bazıları bu konuda açıkça bir şey söylemeden sessiz kalırken, bazıları “biz bugüne kadar bu tür kınama bildirileri yayınlamadık, faydası yok çünkü” gibi yanıtlar vererek yan çizdiler. Tabii bu kurumların kendi bileceği işitir, ancak bu gibi durumlarda ses çıkarmamak zulme destek vermek anlamına gelmektedir.

Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur”, derler. Bu sefer de öyle oldu. Uluslararası Tarih Akademisi 12 Şubat 2021 tarihinde “Zeki Velidi Togan – Bilim Adamı, Siyasetçi, Şahsiyet” adlı bir toplantı düzenledi. Kazakistan, Başkurdistan, Özbekistan ve Türkiye’den bilim insanlarının katılımıyla gerçekleşen toplantıda her yönüyle Zeki Velidi Togan anlatıldı. Özbekistan Bilimler Akademisi Tarih Enstitüsü Bölüm Başkanı Prof. Dr. Kahramon Recebov, Togan’ın büstünün kaldırılmasını dile getirdi ve bu konuda herkes fikrini söylemelidir, dedi. Onun konuşmasını değerlendiren toplantının yöneticisi, akademi başkanı Darhan Kıdırali, Kazakistan’ın millî komisyonunda alınan karar gereği Çimkent şehrinin bir caddesine Zeki Velidi Togan’ın adının verileceği ve aynı zamanda büstünün da dikileceği müjdesini verdi. Ayrıca Uluslararası Tarih Akademisi tarafından yayımlanan derginin bir sayısının Zeki Velidi Togan özel sayısı olarak çıkarılacağını söyledi. Gelişmelerden de görüldüğü üzere bu üzücü olayda da “ateş düştüğü yeri yaktı”.

Zeki Velidi Togan hayatının önem ve anlamını şöyle ifade etmiştir: “Ben hayatımı bir taraftan ilimle, diğer taraftan da milletimin haklarını tekrar elde etmek yolunda mücadele ile geçirdim.” (Togan 1999: 477). Zeki Veldi Togan büyük işlere imza atmış cesur bir devlet adamı ve Türkoloji biliminin gelişmesine önemli katkılarda bulunan bir bilim insanıdır. Onun heykellere ihtiyacı yoktur, zira o kendi heykelini daha hayattayken yazdığı eseleri ile kendisi dikmiştir. Onun eserleri bugün de güncelliğini korumakta, kitapları tekrar tekrar basılmakta, çeşitli dillere tercüme edilmektedir. Zeki Velidi Togan Türk dünyasının bir değeridir ve bu değeri korumak hepimizin görevidir.

 

Kaynakça:

  1. Togan, Zeki Velidi, Hâtıralar: Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Millî Varlık ve Kültür Mücadeleleri”, Ankara 1999.
Devamını Oku