Sunulan araştırma, Rus esareti altında yaşayan Kazan Tatarlarının ve Başkurt Türklerinin milli kimliklerini koruma çabalarını ve Türkiye’ye uzanan göç hikâyelerini kişisel anılar üzerinden incelemektedir. Yazar, Zeki Velidi Togan, Ahmet Temir ve Ravile İdiller gibi isimlerin hatıratlarından yola çıkarak, sürgündeki bir milletin diline, kültürüne ve vatan hasretine ışık tutmaktadır. Bu kaynaklar, İdil-Ural Türklerinin yaşadığı ekonomik ve siyasi baskıların yanı sıra, Türkiye’yi “güvenli bir liman” ve ikinci vatan olarak görüşlerini duygusal bir dille aktarmaktadır. Anlatılanlar sadece bireysel yaşam öyküleri değil, aynı zamanda zorluklara karşı direnç gösteren bir milletin kader birliğini ve geleneklerini yaşatma azmini temsil etmektedir. Sonuç olarak eser, göçmenlerin akademik, sosyal ve ailevi yaşantılarındaki milli bilinci belgelerken, vatan sevgisi ile bayrak kutsiyetinin gurbette nasıl harmanlandığını özetlemektedir.
Kazan Tatarları, Türk coğrafyasının önemli bir parçası olmanın yanı sıra hem gururlu hem de hüzünlü yüzüdür. Bir dönemler büyük devletler kuran Kazan Tatarları, 1552 Kazan Hanlığı’nın Ruslar tarafından işgali sonrası yüzyıllardır Rus esareti altında hayat sürmekte; millî benliklerini, dillerini, kültürlerini, gelenek-göreneklerini yaşatma çabası vermektedir. Ekonomik, sosyal ve siyasi baskılar Kazan Tatarlarını göçe zorlamıştır. “Tatar’ın toprağı yok, Tatarsız toprak yoktur” derler. Bu tabire tamamen katılmak mümkün değildir; zira Tatar’ın toprağı vardır, ancak bu vatan toprakları Rus işgali altındadır. Kazan Tatarları rüzgârda savrulan yapraklar gibi dünyanın dört bir yanına dağılmıştır. Günümüzde 7 milyon Kazan Tatarının ancak %25’i Tataristan’da yaşamaktadır. En büyük göç, dil ve din kardeşlerimizin yaşadığı Türkiye’ye olmuştur. Zira Türkiye, Türk Dünyası için her zaman bir baba, bir ağabey olarak görülmektedir. Göçmenler; bazen Avrupa, bazen Uzak Doğu üzerinden, bazen ise direkt Türkiye’ye gelmiştir. Türkiye’nin dış Türkler için güvenli bir liman, “uzaktaki aziz vatan”, “Müslümanlar için bir umut direği” olmasının asıl nedeni; Türkiye’nin ister Osmanlı İmparatorluğu Dönemi’nde ister Türkiye Cumhuriyeti Dönemi’nde yegâne bağımsız Türk Devleti olmasında saklıdır. Türkiye’ye çeşitli nedenlerden dolayı göç edenler arasında geleceğin bilim insanları, yazarlar, tüccarlar ve diğer meslek sahibi insanlar da olmuştur. Göçmenler, hangi meslek grubuna ait olursa olsun, öncelikle Tatar olduklarını asla unutmamışlar; gelenek, dil ve kültürlerini ailelerinde yaşatmışlardır. Türkiye’ye gelen her birey anılarını beraberinde getirmiştir. Bu insanların bazıları yaşadıklarını kitap hâline getirmiş ve geniş kitlelerin beğenisine sunmuştur.
Yaşanmış olayların anlatıldığı yazı türüne anı denir. İdil-Ural bölgesinden Türkiye’ye gelenler arasında anılarını kaleme alanların sayısının pek fazla olduğu söylenemez. Anılarda her ne kadar bir insanın, bir ailenin, bir sülalenin hayatı kaleme alınmış ise de aslında tüm yazılanların temelinde bir milletin kaderi bulunmaktadır. Türkiye; Türk asıllı göçmenler için huzur ve mutluluk ili, bir eğitim yuvası, ikinci vatan olmuştur. Siyaset, kültür ve bilim insanlarının yazdıkları hatıraların ayrı bir önemi ve değeri vardır. Aslen Başkurt Türklerinden olan devlet adamı ve ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan’ın (1890–1970) “Hâtıralar” kitabı başlı başına bir tarihi eser niteliğindedir. Sovyet rejimine karşı olduğundan vatanından ayrılmak zorunda kalan Zeki Velidi, anılarında gençliğinden 1925 yılında Türkiye’ye gelişine kadarki kısmını kaleme almıştır. Zeki Velidi Togan kitabında anlatacaklarını şöyle açıklamıştır: “Hayatımın başlangıcında, bu kitapta anlatacağım gibi, Uralların ve Orta Asya’nın son yüzyıl büyük siyasî hareketlerine, Türk milletinin çok geniş bir kitlesinin kurtuluş mücadelelerine rehberlik edeceğim, diğer taraftan milletlerarası Şark tetkikatında söz sahibi olacağım kestirilemezdi… Hayatımı, halkın içinde yaşayan bu tarihî hatıraların bir mantıkî neticesi olarak kabul edebiliriz.” (Togan 1999: 1). Birçok tarihi olaya tanıklık ve liderlik eden Zeki Velidi Togan; Türkistan ve diğer Müslüman doğu Türklerinin milli varlık ve kültür mücadelesini, bir devlet adamı deneyimi ve bir tarihçi bakış açısıyla yorumlamıştır. Onun için Togan’ın yazdığı her satır önemsenmeli, olaylardan çıkardığı hiçbir sonuç kulak ardı edilmemelidir. 20.07.1969 tarihinde kaleme aldığı Sonsöz’de Togan şöyle demiştir: “Kırk dört senedir Sovyetler o getto’dan ayrılamamışlar, ayrılmağa cesaret edememişlerdir. Batı dünyası ise bu satırları yazdığım saatleri, ilmî esrar içinde değil, açıkça, yüz milyonlarca insanına göstererek ileri sürmekle elde etmekte olduğu muvaffakiyetin bayramını Hür Dünya astronotlarının Ay’a ayak basmalarını [TV’de] seyrederek geçirmektedir. Birçok insanlar kâinata dalmanın dünya düzeni ve içtimaî ahlâk üzerinde müspet tesirleri olacağına inanıyorum.” (Togan 1999: 534).
Aslen Kazan Tatarlarından olan ünlü Türkolog, Mongolist Ahmet Temir (27.11.1912–19.04.2003) ise anılarını “Vatanım Türkiye: Rusya-Almanya-Türkiye Üçgeninde Memleket Sevgisi ve Hasretle Şekillenmiş Bir Hayat Hikâyesi” başlıklı kitabında toplamıştır. Babasının tavsiyesi üzerine eğitim için Türkiye’ye kaçmak zorunda kalan Ahmet Temir, anıların yazılması gerektiğinin önemini şu şekilde açıklamıştır: “‘Otobiyografi’ yazmanın bir gösteriş meselesi olarak mütalaa edilmemesi gerekir kanaatindeyim. Bu işte esas problem, yaşanan bir hayatın, ilmî çalışmaların ve yaratılan eserin bizzat sahibi tarafından yazıya aktarılmasından ibarettir. En doğru hal tercümesi de zaten ancak böyle meydana getirilebilir.” (Temir 2011: XVII). Kitabın adından da görüldüğü üzere Ahmet Temir Türkiye’yi “vatanım” diye nitelendirmiştir. Bunun ilk nedeni Türkiye’ye olan vefa ise ikinci nedeni de kendi öz vatanı olan topraklara bir daha dönemeyeceği gerçeğidir. 1929 yılında Türkiye’ye gelen Ahmet Temir ömrünün sonuna kadar burada yaşamıştır. Temir anılarını kaleme almasının gerekçesini şöyle izah etmiştir: “Gerek Üniversitelerde ve gerek derneklerdeki çalışmalarımla Türkiye’nin kültür kalkınmasında az çok emeği geçmiş bir kimse olduğumu düşünerek ve kendi neslimiz ve şecerelerimiz üzerine yaptığım araştırmaların yok olup gitmeden yayımlanmasını, ecdadıma ve benden sonra geleceklere karşı bir vazife sayarak, ben de hal tercümemi kendim yazmak istedim.” (Temir 2011: XIX). Ahmet Temir kitabında doğum yerini, neslini, ailesini, çocukluk hatıralarını, Türkiye’ye gelişini kaleme almıştır. Türkiye’ye geldikten sonraki eğitim hayatını, askerlik dönemini, çalıştığı kurumları, evliliği ile ilgili detayları paylaşmıştır. 1990’lı yılları anlatan kitabının son bölümünü “Yeni Bir Dönem ve Kardeşlerimle Buluşma” diye adlandırmıştır. Ahmet Temir’in anıları daha çok bilim dünyasından söz eden akademik hayatı içermektedir.

Zeki Velidi Togan ve Ahmet Temir İdil-Ural topraklarında doğup büyümüş, belli bir yaştan sonra Türkiye’ye göç etmek zorunda kalmış olan büyüklerimizdir. Bir de İdil-Ural’dan farklı ülkelere göç edenlerin çocuklarının anılarına baktığımızda, göçmen anne-babanın şarkılar, masallar, şiirler aracılığıyla çocuklarına aşıladığı memleket ve millet sevgisi vardır. İdil-Ural’ı hayatlarında görmeyen çocukların oraları bilmesi elbette ebeveynlerin eğitimi ile ortaya çıkmış bir olgudur. Yakında gazeteci Ruşaniya Altay’ın İstanbul’da yaşayan Ravile İdiller (1927–2016) ile yaptığı “Metrüşkeyi Görmedim, Ancak Onun Kokusunu Alıyorum” başlıklı söyleşisini okudum. Söyleşi, Ravile İdiller’in Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nca 2000 yılında yayımlanan “Harbin’den İstanbul’a ve Eskişehir’de Beş Yıl (Anılar)” adlı kitabının Kazan’da “Yaz” (İlkbahar) yayınevi tarafından Tatarca yayımlanması ile ilgiliydi. Ravile İdiller’in babası Başkurdistan’ın Y.Bikmet köyünden, annesi ise Tataristan’ın Mullaili köyünden 1917 devriminden sonra Harbin’e göç etmişlerdir. Ravile İdiller’in annesi Hatice Hanım’ın benim köyümden olduğunu öğrendiğimde kitabı hemen okumak istedim. Kitapta bir çocuğun anılarında saklanan bir ailenin hayat hikâyesi en ufak detaylarına kadar anlatılmaktadır. Bir Tatar ailesinin gelenek-görenekleri, yemekleri, kıyafetleri, yani hayata dair her şey mevcuttur anılarda. Harbin, Mukden, Pekin, Kalgan gibi şehirlerde yaşayan bu aile gittikleri her yerde kendi dillerini, kültürlerini yaşatmak için mücadele vermiştir. Yaşadıkları yerde Tatar Okullarının olmaması aileyi yıldırmamış, anne-baba kızlarına Kazan Tatarlarının önemli şair ve yazarlarının eserlerini tanıtmıştır. Bir milletin millet olarak ayakta kalmasında, geleneklerin yaşatılmasında annelerin büyük önemi vardır; zira ilk masal ve hikâyeleri annemizden dinler, ilk şiirleri de annelerimizle ezberleriz. İdiller ailesinde de durum farklı olmamıştır. Annelerinin Ravile ve Reşide’ye ezberlettiği ilk şiir ünlü Tatar şairi Gabdulla Tukay’ın (1886–1913) “Tugan Tel” (Ana Dili) şiiri olmuştur. Ravile İdiller, ayrıca teyzesi Rabia’yı ve okuduğu şiiri şöyle kaleme almıştır: “Doğdukları yerleri özleyip ikisi birden (söz konusu anne ve teyzesidir – R.K.) memleket şarkıları söylerken veya gramofon çalarken uslu uslu oturup dinliyorduk. Hele teyzem; geçimsiz iki çocuğuna ‘kuş olup uçun’ diyerek beddua eden ve çocuklarından olan bir annenin ibret dolu acıklı hikâyesini anlatan ‘Sak Sûk’ adlı şiiri okurken hep birlikte ağlıyorduk.” (İdiller 2000: 67). Gurbet ellerde yaşayanların en büyük eksiği memleketlerinden, yakınlarından uzak olmasıdır. Özlem, onların kalbinde dinmeyen bir acıdır. Gurbetteki insanlar özlemlerini umutla bastırmaya çalışırlar. Ravile İdiller konuyla ilgili şunları yazmıştır: “Üzülünce, yalnız çocukların değil büyüklerin dahi teselliye ihtiyaç duydukları zamanlar oluyordu. Nasıl olmasın ki!… Malını, mülkünü, yakınlarını vatanlarında bırakıp yad ellere düşmüş, kaderin savurduğu insanlar. Dönmek ümidi ile bir sonraki nice yılları beklemiş, belki ölünceye kadar bekleyecek insanlar!” (İdiller 2000: 48). Bu insanlar vatanlarına dönemeyeceklerinin farkındadır, ancak bir umut beklemişler işte. Ve bu umut, ailenin Türkiye yolculuğuna çıkmasına neden olmuştur. 3 Mart 1940 tarihinde Japonya’dan deniz yoluyla Türkiye’ye hareket eden aile 7 Mart 1940’ta İstanbul’a varmıştır. Bilindiği üzere Kazan Tatarlarının büyük çoğunluğunun Türkiye’yi tercih etmesi kan ve din kardeşliğindendir. İdiller ailesi de Türkiye’yi bu nedenden dolayı tercih etmiş olsa gerek. Ancak göçmenler nereye giderlerse gitsinler onları kimse “hoş geldiniz” diye kırmızı halılar sererek karşılamaz. Burada da ortama uyum sağlama, çalışma, çabalama, karşılarına çıkan zorluklara göğüs germe, en önemlisi ayakta kalma mücadelesi vermişlerdir. İstanbul’da kısa bir süre kaldıktan sonra 25 Temmuz 1940 tarihinde Eskişehir’e taşınan aile burada da engellere takılmıştır. Sürekli kirada yaşadıkları için oradan buraya taşınmak zorunda kalan İdiller ailesi bir ev satın almak için girişimde bulunmuştur. Satılık ev bulmakta zorluk çeken ailenin dükkânına bir gün iki kişi gelmiş. O olayı Ravile İdiller şöyle anlatmıştır: “Ev almak istediğinizi işittik. Kurşunlu Camii imamının satılık evi var, görmek isterseniz sizi götürürüz, imamla da tanıştırırız deyince hepimiz sevindik. Ertesi gün annemle babam bu iki kişi ile gidip, Silonun arkasındaki evi görüp geldiler. Pek beğenilecek gibi olmasa da kiradan kurtulmak ümidi ile almağa karar verdiler ki, istediğimiz tamiratı yavaş yavaş yapabiliriz diye düşündüler. Sonra, babam bu iki adamla Yukarı mahalledeki o camie gidip, avluda, lüle taşından tespihini çekerek dolaşan; imam efendi diye tanıttıkları ak sakallı, cübbeli şahısla pazarlık ederek iki yüz liraya anlaşıp geldi. Birkaç gün sonra o imam efendi dükkâna gelip parayı aldı, imzalı makbuz ve anahtarı vererek bu iki adamı şahit gösterip tapuyu bir hafta sonra vereceğini söyleyip gittiler.” (İdiller 2000: 211). Ancak bir hafta sonra verilecek olan tapu iki ay geçmesine rağmen aileye verilmemiş. Bir gün dükkâna postacı mahkemeden bir zarf getirmiş ve belirtilen tarihte evlerine keşif memurları geleceğini, evde bulunmaları gerektiğini söylemiş. Verilen tarihte eve gelen memurlar, “Fuzulî işgalden dolayı bir hafta içinde evi boşaltmalısınız” demişler. Ev sahibi olduğunu söyleyen imam efendi dolandırıcı çıkmıştır. Mahkemede hâkim: “Ah..! Sizi dolandırmışlar!” demiş fakat evi boşaltmaları gerektiğini üzülerek bildirmiştir. “‘Dolandırmışlar’ın anlamını Zeki Efendi’ye sorup öğrenen babam durumu anneme anlatırken kardeşimle ben de onlar kadar üzüldük ki; biz çocuk da olsak sevinç ve üzüntülerimizi maaile paylaşmak ailemize has özellikti yani ‘anca beraber, kanca beraber’ atasözünün ispatıydı. Eskişehir’e geldiğimizden beri fedakârane çalışıp alın teriyle kazandığımız, her şeyi tutumlu kullanarak biriktirdiğimiz helâl paramızı namussuzlara kaptırınca çaresiz geçici olarak dükkâna taşınmağa karar verdik.” (İdiller 2000: 217). İmam kılığına girip insanların dini duygularını istismar eden bu sahtekâr aileyi zor durumda bırakmıştır. Ancak koşullar ne olursa olsun başkalarından yardım kabul etmeye alışık olmayan Kazan Tatarlarının bir örneği olan bu aile birbirlerine kenetlenerek yeniden ayağa kalkmayı başarmıştır.
Kazan Tatarları, Başkurtlar nereye göç ederlerse etsinler ellerinden geldiği kadar kendi geleneklerini yaşatmaya devam ettirmişlerdir. Göçmenler, kendi milletini temsil ettiğini asla unutmamışlar; onun için hal, tavır ve davranışlarına dikkat etmişlerdir. Muhacirler, vatanlarından uzaklarda yaşasalar da vatan sevgisini daima kalplerinde taşımışlardır. İkinci vatanlarına olan minnettarlıklarını da her fırsatta dile getirmişlerdir. İkinci vatanın simgesi olan bayrak onlar için kutsaldır. Türkiye bayrağının İdiller ailesi için olan önemini ve okulda yaşadıklarını Ravile İdiller şöyle anlatmıştır: “Hafta başı ve hafta sonlarında yapılan bayrak töreninde bayrak; parmak kaldıran birine tutturuluyordu amma kardeşimle benimkini hiçbir öğretmen kaale almıyorlardı nedense? Hâlbuki bizim için ne kadar önemli olduğunu, duygularımızı bilmiyorlar, bilemiyorlardı. Dünyanın öbür ucundan geldiğimizi bilseler de, öğretmen olsalar da; yıllarca, maaile bu ay yıldızlı al bayrağın hasretini çektiğimizi nereden bileceklerdi?… Hatta, bu bayrak uğruna gazi olan Tevfik Erem öğretmenimiz bile! Zira bu bayrak her zaman gözlerinin önünde, başlarının üzerinde göğe erişmek istercesine gönderlerde dalgalanmış, dalgalanmakta. Ondan ayrılmamışlar ki!… Sadece Japon bayrağının dalgalandığı Moğolistan’ın Kalgan şehrinde yaşadığımız 1940 yılında, arkadaşımız Japon kızı Kazue’nin sigara paketinden çıkan karton bayraklar arasından Türk bayrağını bize verdiğini, bizim de; mavi-beyaz geometrik desenli kâğıt kaplı duvarın tam ortasına raptedip sevindiğimizi tahayyül bile edemezlerdi… Daha Harbin’de, küçükken, annemin bizi dizlerine oturtup şarkılar öğretirken; Plevne Marşı’nı, millî duygularla ne kadar içten söylediğimizi işitmediler ki!…”
Neyse ki okullar kapanmadan önceki bir cumartesi günü Leman öğretmen daha,
— Kim bayrak tutmak istiyor? derken ben öğretmenin gözlerinin içine baka baka, sonsuz istekle yalnız parmağımı değil, Atatürk’ün “İlk hedefimiz Akdeniz’dir, ileri!” dediği andaki duruşuna benzer şekilde, elimi de kaldırıp biraz öne atılınca gülümseyerek beni seçti. Dünyalar benim oldu sanki… Gerçi Ata’mızınki emir, benimki yalvarıştı amma olsun! O anı gözümün önüne getirebilmenin de verdiği sevinçle bayrağı kaldırmadan önce üç defa öpüp alnıma koyduktan sonra kaldırdım amma sapının ağırlığından sendeler gibi oldum, düşmemek için bacaklarımı belli belirsiz yana açarak dururken titriyordum. Bayrak, saçımı okşarcasına dalgalanırken mest oldu, kalbim çıkacakmış gibi çarptı; az daha marşın okunmasının bittiğini fark etmeyecektim. Okulun hademesi Mehmet Efendi, bayrağı sarıp kaldırırken ben bir an için çekingenliğimi yenip öğretmenin yanına giderek,
— Bayrağı bana tutturduğunuz için teşekkür ederim dedim ve o, bunun sebebini anlayamadan olduğu yerde kalırken çantamı alıp kardeşimle birlikte dükkânın yolunu tuttuk. Uçarcasına yürüyüp dükkâna girer girmez sevinçle annemle babama,
— Ben bugün bayrak tuttum deyince ikisi birden o candan gülümsemeleriyle birbirine bakarak;
— Allah’a şükür, bugünleri de gördük deyip mutlu oldular.” (İdiller 2000: 197–198).
Bazen insanlar ellerinde olanların değerini bilmezler. Vatansız ve devletsiz kalanlar, milletinden çok uzaklarda olanlar vatan-devlet-millet ve bayrağın değerini daha iyi biliyor; zira bunun hasreti içinde yaşıyorlar. Törende bayrak tutmanın aile için ne kadar büyük bir mutluluk olduğunu bilmek, büyük umutların küçük hayallerden doğduğunu anlamaktır. Anılarda her ne kadar İdiller ailesinin yaşadıkları anlatılsa dahi aslında yazılanlar tüm göçmenleri anlatmaktadır. Zira başka ülkeye göç eden Tatar-Başkurtlar da aynısını yaşamış: zorluklarla karşı karşıya kalmış, dışlanmış; ancak bu onların ikinci vatanlarına olan sevgisini eksiltmemiş, aksine onları daha da güçlendirmiştir.
Ravile İdiller’in anne-babası vatan topraklarına dönememiş, sıla hasreti içinde dünyaya gözlerini kapamışlardır. Ravile Hanım, anne-babasının 1917 yılında ayrılmak zorunda kaldığı vatan topraklarına 80 yıl aradan sonra gitmiştir. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nca düzenlenen Başkurdistan, Tataristan ve Çuvaşistan gezisine katılan Ravile İdiller, gezi ile ilgili değerlendirmelerini “Seksen Yıl Sonra” başlığı altında kitabın son kısmına koymuştur. Anne-babasının anlatımlarından dinlediği yerleri görmek ayrı bir heyecanlandırmıştır Ravile İdiller’i. Ravile Hanım’ın gezisi ağustos ayına, yani İdil-Ural’daki hasat dönemine denk gelmiş; ancak o, anne-babasının hasat ile ilgili anlattıklarını göremediğini şöyle ifade etmiştir: “Artık buralarda da ekim ve hasat makinelerle yapılıyor; annemle babamın anlatmış oldukları gibi tırpan ve orak seslerine karışan ve ta uzaklardan işitilen, ırgatların şarkı türkü sesleri yok. Babam anlatırdı ki; o zamanlarda dağlarda arslanlar, geyikler dolaşırmış. Şimdi gözlerimizin önündeki şu Ural dağlarında hâlâ arslan, geyik var mıdır? Kimseye soramadım ki! Kalbimin derinliklerinden gelen anlatılmaz bir sızıyla gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken ‘Babacığım bak işte Ural!’ diye haykırmak geldi içimden.” (İdiller 2000: 233). Ravile İdiller, Başkurdistan’da Zeki Velidi Togan’ın müzesini, Tataristan’da ise Ahmet Temir doğduğunda köy, şimdilerde il merkezi olan Elmet şehrini ziyaret etmiştir. Bir haftalık geziden hayatı boyunca unutamayacağı anılarla dönen İdiller, kitabını şu satırlarla sonlandırmıştır: “İşte; İdil, Akidil, Kazanka, Dim, Kama nehirleri ile Ural Dağı, Kaban ve Bulak göllerini görerek geçirdiğim bu kısacık, rüya gibi gezim annemle babamın ruhlarını şad etmiştir inşallah!” (İdiller 2000: 237).
Yukarıda kaleme alınan üç tane anıdan söz ettik. Anıları yazan insanlar farklı meslek gruplarına ait insanlar olsa da onları birleştiren ortak nokta kaderleridir. Zeki Velidi Togan’ın anılarında siyasi ve akademik hayat, Ahmet Temir’in anılarında akademik ve sosyal hayat, Ravile İdiller’in anılarında ise hayata dair her şey bulunmaktadır. Anılarda bir milletin dil, tarih, kültür gelenekleri dışında milletin kendine özgü özel vasıfları da ortaya çıkmaktadır. İdil-Ural bölgesi Türklerinin en önemli vasıfları: çalışkan, sabırlı, kanaatkâr, fedakâr ve mücadeleci ruhlu olmalarıdır. Geleneklerinden ileri gelen aileye bağlılık, sadakat ve vefa gibi yüce duygular da bir milletin millet olarak ayakta kalmasında önemli bir etkendir. İdil-Ural bölgesi Türklerinin anılarına yansıyan göç hikâyeleri bir milletin geçmiş tarihini, yaşadıklarını incelemek ve öğrenmek için önemli bir kaynaktır.
Kaynakça:
- İdiller, Ravile, Harbin’den İstanbul’a ve Eskişehir’de Beş Yıl (Anılar), İstanbul 2000.
- Kurban, Roza, Biz İdil’den, Ural’dan…, İstanbul 2014.
- Kurban, Roza, Göç…, Önce Vatan Gazetesi, İstanbul, 29 Ağustos 2016 sayısı, s: 11.
- Kurban, Roza, Kazan Tatar Edebiyatı’nda Türkiye ve İstanbul, Töre Dergisi, Adana, Yıl: 4, Sayı: 45, Ocak 2017, s: 36–42.
- Temir, Ahmet, Vatanım Türkiye: Rusya-Almanya-Türkiye Üçgeninde Memleket Sevgisi ve Hasretle Şekillenmiş Bir Hayat Hikâyesi, Ankara 2011.
- Togan, Zeki Velidi, Hatıralar: Türkistan ve Diğer Müslüman Doğu Türklerinin Milli Varlık ve Kültür Mücadeleleri, Ankara 1999.
- Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, 10. Baskı, Ankara 2005.











