1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Av Özcan Pehlivanoğlu
  4. 30 AĞUSTOS’TA TÜRK OLMAK… (2010)

30 AĞUSTOS’TA TÜRK OLMAK… (2010)

featured

Bu metin, 30 Ağustos Zafer Bayramı‘nın tarihsel derinliğini ve Türk milleti için taşıdığı hayati önemi vurgulayan bir millî muhasebe niteliğindedir. Yazar, Malazgirt’ten Büyük Taarruz’a uzanan askerî başarıların günümüzde hak ettiği ilgiyi görmediğini ve kurumsal düzeyde bir kimliksizleştirme çabasıyla karşı karşıya kalındığını savunmaktadır. Özellikle dini kurumlarda ve resmi söylemlerde “Türk” isminin kasten ihmal edilmesine yönelik sert eleştiriler getirilerek, toplumun bu konuda uyanık olması gerektiği hatırlatılmaktadır. Şehit ve gazilere duyulan ebedi minnet, vatanın korunması ve milli benliğin savunulmasıyla doğrudan ilişkilendirilmiştir. Sonuç olarak eser, Türk milletinin asli cevherine güvenen ve her türlü politik asimilasyona karşı zafer ruhunu diri tutmaya çağıran kararlı bir duruş sergilemektedir.

Tarihinde Batı’ya doğru yürüyüşünü yüzyıllar öncesinden başlatan Türk milletinin, Anadolu’ya attığı en büyük askerî ve siyasi adımların yaşandığı günlerin tekrarını bugünlerde yeniden yaşıyoruz.

Her ne kadar gözden, gönülden ve akıldan uzak tutulmaya çalışılsa da Alparslan’ın Malazgirt Ovası‘nda bir kez daha açtığı kilidin Mustafa Kemal Atatürk’le daha da sağlamlaştırıldığı ve Türk ordusunun zaferlerle yoğrulduğu günleri içeren “Zafer Haftası”nı bir kez daha gururla idrak ediyoruz.

Bu sebeple Türk milletinin ve bağrından çıkardığı, Peygamber Ocağı olarak gördüğü şanlı Türk Silahlı Kuvvetlerinin 30 Ağustos Zafer Bayramı hepimize kutlu olsun.

Türk milletini ve Tanrı’nın nizamını yeryüzüne hâkim kılma davasında, toprağı kanları ile sulamış bulunan bütün şehitlerimizin aziz ruhları önünde bir kez daha saygıyla, minnetle ve şükranla eğiliyor; Türk milletinin bu kahraman evlatlarını binlerce Fatiha ile selamlıyorum.

Yine Allah yolunda, Türk milleti için çarpışarak gazilik mertebesine ulaşmış yiğit insanlarımızın ebediyete intikal etmiş olanlarına rahmet, yaşayanlarına da hayırlı ve bereketli bir ömür diliyorum.

Şahsen Allah’tan sonra kendimi en borçlu hissettiğim varlıklar, şehitlerimiz ve gazilerimizdir. Anama, babama, dedeme, atalarıma ve çocuklarıma nefes alacak, karın doyuracak bir toprak bulduysam onlar sayesindedir. Onlara ve mirasçılarına ne yapsam haklarını ödeyemem. İnanıyorum ki kendisini Türk olarak hisseden her kişi, aynı duygular içerisindedir.

Şehitlerin ve gazilerin kanları ve canları pahasına bize emanet ettikleri bu vatanda, bugün Türklük sorgulanmakta ve adeta aşağılanmaktadır. Hatta Türk milletinin devlet üzerindeki hükümranlığı, referandum ile geçirileceği farz edilen anayasa değişiklikleri ile sonlandırılmak istenmektedir. Demek ki yaşananlara bakarsak emaneti korumakta, üzerimize düşeni layıkıyla yerine getirememişiz. Ya da en azından ben getirememişim!

Bu yıl Zafer Haftası nedeni ile camilerde okunan Cuma hutbesinde bir kez dahi “Türk” sözcüğü geçmedi. Sanki Alparslan ve Mustafa Kemal Türk; komutalarında savaşan askerler Türk askerleri değildi!

Bu Diyanet İşlerinde, imamlarımızda, vaizlerimizde ve müezzinlerimizde hiç mi haysiyet kalmadı? Yeri ve zamanı değil ama birçok konu var ki neredeyse beni arkalarında namaza durmaktan alıkoyacaklar. Onun için acilen aynaya bakmalarında fayda görüyorum.

Eskiden vaaz ve hutbelerde “Müslüman Türkler”in İslamiyet’e yaptıkları hizmetlerden bahsedilir ve Zafer Haftasında Türk ordusunun komutanları ismen zikredilerek övülürdü. Şimdi bakıyorum da ne Alparslan’ı ne de Mustafa Kemal’i anan var, ne hatırlayan. Varsa yoksa “bu millet” tantanası. Tarih mi değişti yoksa bu imam, müezzin ve vaiz tayfası mı?

Gözümün önünden camilerde asılı “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” ve diğer millî söylemli mahyaların apar topar indirilişi geçiyor ve bu anı hiç unutamıyorum. İnsan ister istemez, 30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi‘nden sonra yurdun dört bir köşesinde müttefik güçlerin işgalinde yaşananları hatırlıyor. “Yoksa aynı günlere doğru mu gidiyoruz? Ya da nereye gittiğimizi biliyor muyuz?” diye soruyorum…

Atatürk’ün, Bulgar İvan Manolof ile 1906 yılında yaptığı konuşmaya bakacak olursak, “Türk milleti gerçeği görünce arkasından yürür…” diye ifade ettiği düşüncesinin doğru olduğu kadar, bugün bunun hayata geçirilmesinde büyük zorluklar içinde olduğumuz tartışılmaz bir hakikattir diye düşünüyorum.

Türk milleti kendisinden saklanan gerçekleri nasıl görecektir? İşin püf noktası budur…

Her türlü yol denenerek Türk milletinden, başına gelecek olanlar saklanmaktadır. Bunu anlamak için kâhin olmaya gerek yoktur. Biraz tarih bilgisi ve gündemi takip etmek bizi sonuca götürmektedir. Yeter ki gaflet içinde olmayalım.

30 Ağustos Zafer Bayramında “Türk” sözcüğünün es geçilmesi ve bunun için camilerin ve din adamlarının da içinde bulunduğu her türlü argümanın kullanılmış olması, fikirlerimizin haklılığına delalet eden en büyük göstergelerdir.

Ancak yine de Türk milletinin içinde yok edilemeyecek ve asli cevher olarak nitelendirilen bir öz vardır ki bu öz, oynanan oyunu yine bozup atacaktır.

Dünyanın neresinde “Ne Mutlu Türk’üm Diyene” anlayışı içinde yaşayan, gönlü ve kalbi Ayyıldızlı bayrak için atan ne kadar kardeşimiz varsa onlarla hep birlikte nice 30 Ağustoslarda birlikte olmayı diliyor; Asil Türk Milletinin Zafer Bayramını kutluyor, Cenab-ı Allah’tan Türk ordusuna her daim zafer niyaz ediyorum.

Bu yazı tam 16 sene önce yazıldı. 2026’da da değişen bir şey yok!

Türk bilinen yöntemlerle saldırı altında. Ancak bir türlü başaramıyorlar ve yine başaramayacaklar. Fakat Türk’ün gözü açılmak zorunda!

Son söz: Yaşadığım müddetçe her 30 Ağustos’ta bu yazımı sizlerle paylaşmaya devam edeceğim…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!