1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dr. Lütfü Şahsuvaroğlu
  4. Nihat Genç’in Kavramlar Dünyasından: Cınıvız’ın Çığlıkları

Nihat Genç’in Kavramlar Dünyasından: Cınıvız’ın Çığlıkları

featured

Bu köşe yazısı, yazar Nihat Genç’in düşünce dünyasını ve eserlerini, özellikle “çığlık” ve “tabiat” temaları üzerinden derinlemesine analiz etmektedir. Lütfü Şahsuvaroğlu tarafından kaleme alınan yazıda, Genç’in çocukluk anılarından Ankara Hastanesi’ndeki doğum feryatlarına, kuşların doğasından Sarıkamış’taki tarihsel acılara kadar geniş bir duygu yelpazesi işlenmektedir. Kaynakta, kanaryaların hapsedilmişliği ile kargaların özgürlüğü kıyaslanırken, çınar ağacı Türk kültürünün ve ortak toplumsal hafızanın sarsılmaz bir sembolü olarak sunulmaktadır. Metin, modern şehirleşmenin ve siyasi ayrışmaların bu kadim değerleri nasıl yalnızlaştırdığını vurgulayarak, doğanın seslerini insan ruhunun bir yansıması olarak ele alır. Sonuç olarak yazarın, bu toprakların sessiz çığlıklarını ve kültürel köklerini yazın hayatına nasıl taşıdığı zarif bir dille özetlenmektedir.

 

Nihat Genç’in dağlarını, ırmaklarını, yaylalarını, denizlerini, ormanlarını ve bu arada ağaçlarını yazmıştım; haberiniz.com.tr’den takip edebilirsiniz. Elias Canetti’nin eserleri başta olmak üzere birçok düşünürün yazdıkları ile birlikte tabiatın unsurlarının ulusların vicdanında ya da düşünce dünyasında ne gibi tedaileri-çağrışımları ve yaratıları olduğunu araştırmıştık. Bugün annesinin koyduğu isimle Cınıvız’ın yani Nihat Genç’in çığlıkları üzerinde duracağız. Çığlık bizim kuşakta önemlidir. Mamak’ta Muhsin Kahya’nın çığlıkları mesela… Hiç kulaklarımdan gitmez. Mamak zulmünü nasıl dile getirecekti ki başka? Elbette mahkeme sanki biraz daha özgür oldukları duygusuna kaptırıyordu tutukluları; hücrelerde, koğuşlarda, koridorlarda, hamam sefasında yedikleri copların haddi hesabı yoktu. En azından mahkeme salonuna girdiklerinde tutukluların ellerindeki kelepçe çıkarılıyordu. Çığlık denince akla daha çok Norveçli ressam Edvard Munch’un 1893’te yaptığı tablo gelir. Norveç dilinde Skrik, Almancada Der Schrei der Natur (Doğanın Çığlığı)… Munch bu eseriyle dışavurumcu resim grubunun önde gelenleri arasına geçmiştir. Dostum merhum Ömer Lütfi Mete’nin de bir eserinin adı: Çığlığın Ardı Çığlık idi. Yeni Düşünce Gazetemizin düzenlediği roman yarışmasında ödül almıştı. Oğuzhan Cengiz basmıştı kitabı. 12 Eylül’e giden sıkıntılı dönemi yansıtıyordu roman. Nihat’ın çığlıkları sonradan ortaya çıktı. Önceleri naif, sessiz, işini yapan, her hadiseden etkilenen, kâh içe kapanık kâh sosyal ötesi bir gençti Nihat. Çığlıkları(nı) çok sonraları iyiden iyiye televizyon programcısı olduğu dönemlerde kendini yansıttı. Fakat çığlıkları içinde biriktirmişti anlaşılan. İlkokul çocuklarının okul bahçelerindeki çığlıkları, şen şakrak oluşları gelecekteki nesiller için ümitvar olmamızı sağlayan hür kuşları hatırlatıyordu ona. Fakat evinin –ki ben de çok kez o eve gittim; o ev 12 Eylül günlerinde kaçak barınma merkezi gibiydi– yakınındaki Ankara Hastanesi’nin Doğum kısmından gelen gebe kadınların feryatları ve onun bu feryatlardan kaçmak için sığındığı kuşçu kahvesi… Kuşların cıvıltıları, bazen çığlıkları… Daha çok da onda ayrı yeri olan kargaların çığlıkları, grup dinamizmi… Eserlerini tarayınca çığlığın da Nihat’ın dünyasına ağaçlar, rüzgârlar, ırmaklar, denizler gibi tesir ettiğini görüyoruz. Memleket Hikâyeleri arasındaki Bülbül Ötüşlü Kuşlar ilginç bir deneme aslında. Lordların avcılıklarından ve ne kadar çok kuş katlettiklerinden başlayan yazı kargaya, oradan da kanaryalara uzanıyor. “Dinozorlarla başlayan, Âdem’le devam eden yeryüzü tarihi içinde ‘yenilmeyen’, ‘baş edilmeyen’ ve tarihin en büyük dinleri, halkları, edebiyatçıları tarafından lanetlenip tacize uğrayan karga, özgürlüğü kendi kafasına göre yaşayan tek canlı türüdür.” Kuşları, Tarım Bakanlığından edindiği (Ben Yayın Dairesi Başkanı iken kütüphanede de bana bağlıydı) kitaplardan ve gözlemlerinden (Nihat uzun yıllar gözlemler ve nice sonra yazıya dökerdi) derinlemesine çözümleyen Cınıvız’a göre serçeler, sığırcıklar, leylekler de toplumcu kuşlardır ama arkadaşları düştüğünde dönüp bakmazlar. O sıralarda hepimiz Nihat dâhil Ali Akbaş ağabeyin serçelerle ilgili şiirlerini okuyorduk. Nihat farklı düşünüp soruyor: “Neden hiçbir kültür, millet kargayı kendine ‘sembol’ edinmedi? Kim sevsin ki siyah çirkin şeyi?…” Eski Yunan’dan beri şekilciyiz diyor Nihat. Kuşları avlamak, yemek, kapatmak hazzı niçin kötü bir davranış kodu olarak algılanmadı da başarı haznesine yazıldı hep? Kapatma hazzını insan yaşarken, kapattığı kuş da kafesinden kendine mesut bir yaşam ve insellik yahut haz çıkardı. Kanaryaların hazzı… “İşte bu küçük orospu kanaryalar bunun taşkın örneği. Estetik formlardan cinsel haz duymak da bir seks hastalığı: Sekso estetik. Kanaryalar kapatıldıkları kafeslerini öyle severler ki, bütün sene boyu çiftleşirler, yatağına girmesi için erkeğinin günlerce ötmesinden ‘haz’ duyarlar. Yataktan çıkar çıkmaz, kutlamak için yine öterler. Şarkı söylemek, çiftleşmekten başka işi olmayan kanaryaların düzüşmelerini engellemek için mutlaka kafesi ortadan iki bölüme ayırmalısınız. Hanımefendi arzulu, ateşli non-stop seks hayatı için mutlaka bala batmış, ıslanmış bisküvi ister. Geceleri kafesinin örtülmesini ister. Tuvaletlerini dahi düzenli ve temiz yaparlar, leğende banyo isterler, mutlaka hafif bir duş almadan rahat etmezler. Öyle narindirler ki, tünedikleri küçük çıtaları yıkarsanız, neminden üşüyebilirler. Bu sarımsı, mavimsi sürtükler insanların yardımı olmadan asla yaşayamazlar. Tünedikleri çıtalar dahi birbirlerine yakın olmalı, iki kanat çırpışı onları yorabilir. Sert tüyleri sevmezler, tabiatta en sık tüy değiştiren hayvanlardır. Sık sık elbise değiştiren kanaryaların en güzel, en renkli tüyleri götlerindedir. Köşk stili kafeslerinde mutlu bir hayat süren kanaryalar hayata dair hiçbir şey bilmezler, güzel ötebilmeleri için eğitilmeleri şarttır. Muhabbet kuşları gibi taklitçidirler. Şarkıları, ötmeleri yalandır; oysa tabiatın gerçek nar bülbülleri, arap bülbülleri olgunlaşmış vişne yediklerinde sarhoş olurlar… Bu şıllık kanaryalar, Ankara Radyosu sanatçıları gibi bir yudum içki bile 657 Devlet Memurları Yasası’na göre aykırı olduğu için, kuru, tatsız, renksiz bir ötüşleri vardır. Çiftleşmek için dişiyle hır çıkarmalarını insanoğlu ‘ne güzel ötüyor’ sanır. Oysa bülbülün gümüşsü ışıltılarla vişnenin efkârını, dokunsan dökülüverecek çiçeklere dağıtırken gecenin ciğerini sızlatan seslerini hiçbir yürek söylemez. Çünkü gaganın bıçakçı parlaklığı için bitkileri tatlı ısırıklarla, kabukları, meyveleri cimciklemeleri gerekir. Kanaryalar sahte çıta, plastik oyuncaklarla kendilerini avuturlar. Onlara doğadan söz edip kafeslerini açsanız dahi, döner dolaşır o vizitesiz çalıştığı kafesine geri döner! Yeteneklerine diyeceğim yok ama tabiatın en korkak gözlü hayvanlarıdır. Ankara Hastanesinin doğum bölümünün tam karşısındaki evimde ten yıl kaldım, sol tarafım hapishane. On yıl boyu sabahlara kadar gecenin ıssızlığında doğum sancısı çeken kadınların feryatlarıyla sabahı zor ederdim. Dile kolay on yıl, her gece. Sesleri duymamak için üstüme kalın yorganlar çekerdim… Odamın tam da altında kahve gibi çalışan serinofil derneği vardı. Doğum çığlıklarından kaçtıkça, alt kattan gelen bülbül ötüşlü kanaryaların seslerini duyardım. İşte bu yüzden bu orospuların cemaziyülevvelini bilirim. Kanaryaları merak edip kahveye uğrar oldum. Kore gazisi, emekli, yaşlı beyefendi amcalar! Her biri kendi kafesini masasına koymuş, akşama kadar kanaryalarıyla koklaşır, ötüşürdü. Dudaklarıyla öpücük gibi kuş taklidi sesler çıkartır, kuşlar öttükçe berber koltuğunda çene altı tıraşı gibi tatlı cezbeyle başını geriye, sağa sola atardı. Boyunlarını geriye attıkça da ‘kızım, kızım, kızım’ diye yatak odası sesiyle inlerlerdi. Çoğunun elinde eski bobinli-sarmalı teyplerden vardı, bobinler bülbül sesiyle doluydu. Sesleri kanaryalara dinletip eğitirlerdi. Akşama kadar bozulan, sarılan bantlarla didişip ‘dur kızım, dur bir tanem, bekle kızım, az kaldı kızım’ diye kanaryalarını sakinleştirirlerdi. Sarımsı, mavimsi, yeşilimsi popo tüyleriyle kafesin içinde binbir cilveli çalım satan küçük orospularla, yaşını başını almış kart pezevenk ihtiyarların gün boyu haşna fişnelerini izleyenleri de sapıklaştırdı. Kore gazisi amcam öyle kendini kaptırır ki ağlayacak gibi olur, ben de yan masadan çayımı içer usulca röntgenci gibi kendimi suçlardım. Pembenin sarısı sürtüklerle, kemik suratlı, kül saçlı ihtiyarlar öyle uzun öpüşürlerdi ki ihtiyarın gözleri zümrüt taşlı elmas yüzük gibi parıldar, maden suyu gibi top top gözyaşları dökerlerdi. İhtiyar gazi katlanmış mendilini itinayla arka cebinden çıkartıp gözyaşlarını silerken, yan masadan benim gibi röntgen çeken bir başkasının sessizce attığı lafı duyardım: ‘Kart horoz, yaşından utan!’ Parçalanmış patates suratlı yaşlı bir adamdı, kollarının kılları öyle çoktu ki her bir işe yarayan çakıların makasıyla onları sık sık tıraş ederdi. Bir zaman sonra dikkatim benim gibi kafesleri dikizleyen bu ihtiyara döndü. ‘Baba sen ne iş yapıyorsun?’ dedim, ‘Şu arkada odun yarıyom.’ dedi. Kuş cıvıltıları altında odun yaran

adam çorabını çıkartır, tırnak makasıyla ayak tırnaklarını keserdi. Sonra parmak uçlarındaki nasırları ince elemeyle, yüzünü acıtıp inceden keserdi. Düşmeyen parçalar olursa ağzına ayak parmağını alıp ön dişleriyle şeytan tırnaklarını bir güzel koparır tükürürdü. Yün çoraplarını da sobanın borusuna yapıştırırdı. Oduncuya fırsatını bulup ‘Kuşları sever misin?’ dedim, ‘Bir kere denedim, kovdu pezevenk!’ dedi. İlerleyen konuşmalardan öğrendim ki oduncu kahveye ilk girdiği gün şahane kuşları görüp kafeslerine sevgiyle yaklaşmış. Ancak kanaryalar birden kafese yaklaşanlardan çok korkarmış; bunu bilen Koreli amcam, oduncuyu sert bir hamleyle iteklemiş. Oduncu, Koreli’ye karşı öyle derin bir kin tuttu ki küskün, içerlemiş haliyle bir gün bana: ‘Bekliyorum burada, Koreli yokken götümden bir kıl kopartıp şu küçük orospuya bıyık takacağım!’ Koreli’yle de samimi olduk, bir gün masama oturup onlarca çakmak döktü önüme. Çakmak koleksiyonu da yapıyormuş, yani çok yönlü bir adam. Çakmaklardan birini eline alıp ‘Bunu görüyor musun, bununla ormanda yalnız başına kalsan korkma, bu seni kurtarır!..’ Çakmağın bir yönünde pusula vardı. ‘Öyle bir ormanda yalnız kalırsan’ dedi ki gerçekten kendimi ormanda yalnız hissettim… Her neyse, hastanenin arkasındaki evimde gece bire doğru her gece Brezilya’dan Müzik diye bir program vardı. Şu lanet dünyada mutlu oldun mu derseniz, gecenin birinde başlayan Brezilya’dan Müzik programı derim. Kızgın bir duygu fırtınasına yakalanır, başımı kenetlediğim ellerimin avcunda yumuşacık yastığa gömerdim. Ayaklarımdan alnıma uçuşarak gezinen kor gibi bir bulut beni vişne ruhu gibi sarhoş ederdi. Ancak çok geçmez, ürpertici, dehşet veren doğum feryatları durmaksızın odayı istila ederdi. Sarhoş bir delinin karanlıkta boğdurulan sesi gibi. Buzdan bir göle düşer, korkuyla soğurum. Azgın hayvanların böğürtüsü gibi feryatlar saatler geçtikçe beni duvardan duvara çarpar. Gecenin karanlığı pis kokulu kuyruğu burnunda iblis gibi içine alırdı beni. Nereden bilebilirim, bu korkunç çığlıkları hiçbir kitap yazmıyordu. Bir değil, üç değil, sabaha kadar… Tabiatın içinde böyle ürkütücü şeytani seslerin mezarlık yarasaları gibi üstüme çullanacağını hiç düşünmemiştim. Dünyanın tüm yaban domuzlarını bir kuyuya doldursanız böyle çirkin, ürpertici sesler olamaz. Bir gecede saçlarınız ağarır, teniniz bir gecede eski püskü bir elbiseye dönüşür. Yorganları başıma çeker, yumuşak yosunlu dalgaların, kumlu şırıltılı seslerini hayal ederdim. Nefesi çiçek kokan çocuk şarkılarını yüzlerce kez söyler, doğum feryadı sesleri unutmaya çalışırdım. Köpürmüş kuduzlu çığlıklardan kurtulmak için açık denizde basit bir yelkenli düşünürdüm, uzun uzun. Korkunç sesler birden, sıkıntılı bir bulanıklıkla fırtınayı getirir, kürek denize düşer. Hayal içinde küreğin peşinden diplere dalardım. Ben dalardım masmavi denize, koyu yeşile; koyu yeşil kapkaranlık böceklerle dolu dibe inerdi; ben dalardım, kürek dibe vurur, nefesim yetişmez, kürek gözden kaybolurdu. İşte derinliğin sınırında, alt kattaki serinofil derneğinin kuş çığlıklarını duyardım. Daha yumuşacıktır, daha terbiyelidir diye kanaryaların sesine gömülüverirdim. Bu müthiş bir buluştu. Benim için tanrısal, pırıl pırıl bir kurtuluştu. Ne zaman doğumhaneden sesler gelse kulağımı kuşların cıvıltılarıyla dolu döşemeye dayardım… Bir zaman sonra kuş sesleri ‘uzmanı’ oluverdim. Keşke bu kadar incelmeseydi kulak zarlarım. Saflığıyla övündüğüm kuş cıvıltılarının içinde, dehşetli tizlikte bambaşka, o güne kadar fark etmediğim cırıltılar duydum. Bu tiz ses ‘ötüş’ değildi, ışıltılı değildi, suya düşen inci parlaklığında değildi. Tekerlek altında ezilmiş fare cırıltısı gibi. Sabaha doğru duyuyordum bu sesleri. Düşündüm, kuşları aşağıda yiyen biri mi vardı, yoksa kuşlar kafeslerinde yalnız kaldığında duymadığımız bu sesleri mi çıkartıyor, ne olabilir? Aylar geçti, kanaryalardan bu çirkin ayıltıların yükselebileceğine inanamadım. Kuşlar da hortlayabilir mi? Bilmediğimiz bir korkuya kapılabilir mi? Vehim ürünü bir sürü düşünce ürettim. Gün ışıdığında Koreli’nin yanına gidip tüm gerçekleri söylemeliyim: ‘Amcacığım, bu kuşlar geceleri böyle güzel ötmüyor!..’ Adamı öldürsem daha iyi. Adam tüm sermayesini bu sese yatırmış, geçip gitmiş altmış yıllık hayatının tüm renkli hayalleri bu seste. Dahası, ‘Gece tuhaf sesler duyan bu adam halüsinasyonlar içinde zavallı, kafayı yemiş.’ demez mi? Kimseye söylemedim. En derin acılar içindeki bu çirkin sesi öğrenebilmek için kuşlarla ilgili bir dizi kitap okudum. Kuştan anlayan insanların ağzını aradım. Bir kanaryadan cırıltılı ses beklenebilir mi? Ruhumu yakan gerginliğim bir zaman sonra nihayete erdi. Sonsuzluğun büyüsünü çözmüş gibi rahat ettim. Kuluçkanın son günü, gagasıyla yumurtayı delmeye çalışan yavru kuş, zarı delerken zorlanır. Aynen doğumhanedeki kadınlar gibi. Anne-baba kanaryalar çığlıklarla zarı delmesine yardımcı olur. Aynı doğumhanedeki feryatlar gibi. Ve çığlıkların gücü, etkisi, gaga gibi zarı delip yavrunun çıkışını kolaylaştırır… İnsan gövdesinin böyle uzun, facia bir sesle uzun yolculuğuna çıkması muhteşem bir iç parlamasıyla kendime getirdi beni. Sonsuzluğun çığlığı! Zarımızı delip, bizi hayata fırlatan çığlık! Annelerin çığlığı! Çelik zırhlardan daha sert, öte dünyadan bu dünyaya fırlatılan annelerin sonsuz sesi!.. Zardelen ses! *Bir bekâr odasında, hayatın en derin uykusunda, yeniden doğruldum. Kalbimizin ve beynimizin sınırlarını aşan bir acıyla fırlatılan bu çığlıkları ömür boyu içimizde saklıyor, unutuyoruz; en incelmiş psikolojik anlarda dahi onu duyamıyoruz.”

***

Anneler ya da kuşlar… Bunların çığlıklarından daha elemli çığlıkları da tarihimizdeki acıları okurken bizzat yaşıyor sanki Nihat. Sarıkamış faciasında donan askerlerimizi tahayyül ederek donmakta olan adamın nasıl çığlıklar içinde uyuyabileceğini düşünür. “Subaylar, çavuşlar ortalıkta dolaşıyor, bağırıyordu: ‘Uyumayın ha, uyumayın, kıpırdanın…’ Ateş başı bulamayanların, ateş yakamayanların durmaksızın kıpırdanması, zıplaması dile kolaydı. On beş saat yol yürüyen, gece çarpışan, bir de süngü hücumu yapan bedenler söz dinlemiyordu artık. Arada bir garip çığlıklar, acılı haykırışlar gecenin sessizliğini yırtıyordu. Donma korkusu bilinçaltına iyice işlemiş olanlar, güçlerinin, direnişlerinin son noktasına gelip zıplayamaz, ayakta duramaz hale gelince aniden büyük bir umutsuzluğa kapılıyor, dehşet içinde çığlık atıyor, haykırıyorlardı. Yere yıkıldıktan sonra son güçlerini karları yumruklamaya, kendilerini bu duruma sokanlara beddualar yağdırmaya harcıyorlardı. İşte bu tümenler sabah gün doğarken Sarıkamış’a saldıracaktı. İyimserlik buna denirdi. Ruslar’dan kalma bir ateşin başında kürklere bürünmüş Enver Paşa, bu tümenlerin kuş olup uçmalarını bekliyordu. Çaresiz, bitkin savaşçı; erzak, dağ topu parçaları ve cephane yüklü katırlara, atlara, arabalara, toplara can havliyle tutunmak istiyordu. Sürücüler buna karşı çıkıyordu. Yorgunluktan dermanı kalmayan hayvanları kendi gözbebekleri gibi koruyan sürücüler kimseleri yaklaştırmıyordu. Atların, katırların donarak ölümü farklı olmuyordu. Gücünü yitiren hayvan önce bir çöküyor, sürücünün art arda şaklattığı kamçıların uyarısıyla silkinip ayağa kalkıyor, derken biraz sonra yeniden yıkılıyordu hayvancağız. Yürüyüş kolunda öğleden sonra yol kıyısında sıralanan ölmüşlerin sayısı hızla artmaya başladı. Sere serpe uzanıştaki rahatlık, yumuşaklık yoktu yatışlarında. Havaya kalkık bacaklar…” Nihat’la oysa o kadar çok çığlık atmışlığımız var ki… O çığlıkları attığımız zaman Nihat’ta da ben de tarifsiz bir huzur iklimi oluşurdu. Demek ki bazı atamadığı çığlıkları içinde saklamış. Nihat dergide bir yazıyı dizerken de zaman zaman çığlık atardı. Kafes filminin bir yerinde var, “Vay be!” diye yazının bir yerinde geçen cümleyi beğenir ve dizdiği yazıdan keyif alırdı. Daha sonraki yıllarda okuma ve açığını kapama iştiyakı öylesine sardı ki Nihat’ı, bu sefer gömüldüğü kitaplar arasında çığlığını duymaya başladık. Öyle gürültülü çığlıklar değildi elbette bu çığlıklar. Sonra o çığlıklar not kartlarına dönüştü. Her okuduğu kitabın arasında o kartlardan birkaçını görürdünüz. Nihat, Malik Aksel’in kitabında okuduğunu söylediği Ankara’da eskiden yeraltından top sesleri gelirmiş duyumunu Büyük Kaptan hikâyesine malzeme yaparak oradan yani seslerden çınar ağacının yapraklarının çıkardığı sese ulaşır. “İnsanoğlu hep Tanrı’dan bir ses beklemedi mi, rüzgârın, yıldırımın, şimşeklerin ve kaynak sularının gürültülerinde hep o sesi aramadı mı? Bugün televizyonun çıkardığı sese, radyoya yönelmemiz nedendir, vahiy de bir ses değil miydi, İsa’nın çarmıhtaki müjdesi bir ses değil miydi, cihan imparatorluğu kurmuş Osmanlı’nın savaşa giderken mehterdeki kösleri düşünün, ilkel kabilelerin tamtamlarını, kilisedeki koroları, çok sesli müziği, orkestrayı, büyük tiyatroları, tanburu, davulu, kavalı, ‘sesleri’ düşünün… Ses, Tanrı’ya ulaşmanın ya da seslenmenin ya da Tanrı’nın kendini, ruhumuzu duyurduğu yerdir. Ses; bizi çağıran, alıkoyan, ağır, hantal zamanı unutturan, hemen başımızı çevirdiğimiz, hemen kendimizi içinde bulduğumuz o melodik, estetik, büyüleyici ya da o muhteşem insanoğlunun, tabiatın gürültüsü… Dünya edebiyatının büyük yazarı Faulkner, aynı adı taşıyan eserinde, hayat ‘ses ve öfkeden’ ibarettir, diyor… Halkın, yoksulların, insanoğlunun ‘sesi’ çıkmıyor artık, tüm sesler işgal altında, o satın alınmış gürültü şehrin ve hayatımızın tüm seslerini bastırıyor! Bir de başka sesler vardı bu şehirde, kalbimize nehirler gibi dolan, ulu çınarların ruhlarımızı tatlandıran binlerce yaprağının hışırtısı!.. Küçük kasabamızın tam orta yerinde saltanatsız saraylar gibi, bir büyük mabet gibi, ziyaret yeri gibi, mermerleri, taşları oyan sabrıyla, dev bir meleğin kanatları gibi şahlanmış ulu çınarlar vardı!.. Kızılay’dan Bakanlıklar’a, Güvenpark ve arkasından Genelkurmay’a, nizamiyenin önünden Saraçhane Mahallesi ve eski Milli Kütüphane çevresinde ilk bakışta binlerce, aynı yaşlarda çınar ağacı dikkatinizi çekecektir. Atatürk Bulvarı yani Bakanlıklar tek yoldu, akasya ağaçlarıyla çevriliydi. (Nurullah Ataç, Azra Erhat’la Ankara akşamları romantik yürüyüşler yaparken bu akasyaların Ankara’nın simgesi olduğunu söyler; Nurullah Ataç’ın kızı da anılarında, babasının annesini aldatmadığını, Azra Hanım’ı imayla, ‘O kadın erdemli bir kadındı, dedikodu yapıyorlar.’ diyor.) Menderes gidiş-geliş çift yol inşa etti ve Bakanlıklar’a binlerce çınar ağacı dikiverdi. Kızılay göbekte, metro inşaatı nedeniyle sökülen çınar ağaçları da şimdi tekrar dikiliyor. Ankara bulvarlarında kavak ağacı bulamazsınız, ara sokaklara ve gecekondulara uzanmanız gerekir; çünkü Mayıs ayında fazla pamuk çıkartan bu ağacın artık dikilmemesi gerektiği konusunda bir resmi tebligat yayınlandığı söyleniyor. Çınar ağaçlarının ise muhafazakâr kültürle derinden bağlılığı var, bir nevi Anadolu’nun kutsal varlığı. Çınar dışında dikilen diğer sembolik ağaçlar kurudu, posası çıktı, soldu, budanmalar nedeniyle karınlarında çirkin bir gebelik peydah oldu; söksen sökülmüyorlar; kuru, dikenli, biçimsiz duruşlarıyla tüm ara sokaklarda kendilerini devirecek rüzgârı bekliyorlar. Fantastik ağaç türleri bu sokaklarda tutmuyor. Kökleri tarihin derinliklerine gömülü çınar ağaçları ise eski meydanlar, eski kasaba ve şehir merkezlerinde mutlaka başköşeye kurulurdu. Yaşlılıktan kulaklarının kıkırdakları çatlamış yorgun ihtiyarlar akşam namazlarını bekler; memleket, sokak, rüzgâr, ‘toprak’ kokarlardı. Şimdi ise Atatürk heykelleriyle belirlenmiş cumhuriyet şehirlerinin merkezlerinde çınar ağaçları yok. Şehrin antikaları olarak bir kenarda çürümeyi bekliyorlar. Ki o ulu ağaçlar, sağanak yağmurlara, fırtınalara gövdelerini siper etmeleriyle ruhlarımıza kutsal bir tarihi ateş dayanıklılığı verir, bu yakıcı gök ateşini gölgelerinde dindirirlerdi. Geniş yapraklarının deniziyle gök gürültüleriyle eğlenir. İpek yumuşaklığında sakallarıyla ihtiyarları sığıntı duygusunun ağır yarasından kurtarırdı. Koskoca gövdeleriyle eski zaman kahramanlarının seslerini taşırlardı. Boş hayaller kurmaktan ve ölmekten başka hiçbir işe yaramayan ihtiyarları acı çekmiş yorgun eski günlerin at sırtında bahtiyarlık dolu günlerine götürürdü. Acaba Menderes, çınar ağacını bu yeni şehre, eski bir geleneğin devamı olarak mı dikiverdi? Bilemiyoruz. Çınarın dayanıklı gövdesinin bu beton şehrin canavar trafiğine ve kirli havasına karşı ‘kalkan’ olarak kullandığı ise çok açık. Şimdi de yeni belediyenin Demirtepe’ye doğru selvi ağaçlarını dikmekte olduğunu görüyoruz ki selviler de muhafazakâr kültürün sembol ağaçlarındandır. Cumhuriyet şehrinin göbeğinde bir siyasal ağaç kavgası mı var? Ancak simsiyah perçemli, simsiyah gözlü tarihin bu yorgun selvilerini şehrin göbeğinde görmek şaşırtıcı! Hoş geldiniz şehrimize; burası bir mezarlık değil, telaşın, koşuşturmanın, siyasi umutsuzluğun mezarlığı. Kahve koyusu gövdelerinize birazdan balgam ve kusmukla haydut muamelesi yapılırsa sizi koruyacak kimse yok burada! Çınarlar yalnız kirli ve egzozlu havaya son derece dayanıklı değil, ağaç kurdu ve böceklerine karşı da dayanıklı. Çınar ağacı da orman ağacı değildir, park-bahçe ağacıdır, Türk peyzajının vazgeçilmez parçasıdır. Geleneksel Türk düşüncesi ve edebiyatla imgesel derin anlamlar taşır. Çınarın gövdeden ayrılan kolları, asırları sürükleyen geleneğin taşıyıcı parçaları gibidir. Bin yıl önce misafir geldiğimiz buyurdu en derin kökleriyle vatanlaştırdığımızın sökülmez şahitleri olarak yanı başımızdadır. Çınar koyu gölge verir, yeşilimsi gri kabuğu ve yaprakları geniş, el ayası şeklindedir; sonbaharda yaprakları çok tatlı bir sarı rengini alır ki sonbahara rengini verir. Meşhur Doğu Çınarı’dır bu. Anavatanı şüphesiz Anadolu’dur. İstenmeyen adam ilan edilmesi ve palas pandıras şehrin dışına atılmasının tarihi Laz müteahhitlerin tarihiyle yaşıttır. Orta Anadolu’nun bir el kadar küçücük kasabaları asırlar boyu güneşin kahredici alev alev yakışında onun gölgesine sığındı. Yalçın kayalar kadar dayanıklı kolları, bizi en uzaklardaki yüksek dağların kıvrılarak mavi sonsuz göklerine doğru büyüyen tepelerine götürür… Ankara gölgesiz büyüyen, sertleşen bir şehir. Gözleri kör edilmiş kabuktan bir tarih! Siyasal bir komplonun ve tamamlanmamış işgalin ve talanların tarihi! Şom ağızlı, peçete suratlı, yaygaracı kasaba avukatı vekillerin şehri! Çınar yapraklarından çok dolarları var onların. Artık ne yapsınlar bu yoksul, sade gölgeyi… Her gün son model arabaların içinde, sapsarı sidiğin göz çanaklarında yuva yapmış pisliğiyle kalın enselerini kaşıyor; gölgeliklerde değil, lobilerde, kulislerde yaşıyorlar. Artık bu sade, kanaatkâr gölgeliğin kimsesi kalmadı. Çocukluğumun Trabzon’unda, Atapark’ta dev gibi büyük bir çınarın koyu gölgesinde büyüdüm. Her akşam bir dizi sıralanmış ihtiyarların kaçak tütün sarmaları. Kesik kesik öksürükleri ihtiyarlıktan değil, çok sert tütündendi. Çok sert tütünün ciğerlerdeki infilakı hayatla ölümcül bir şaka gibiydi, eğlenir dururlardı. Her akşam aynı ihtiyarlar doluşurdu ama sanki her gün başka bir şarkı söylerdi bu dev çınar onlara… Şimdi Atatürk Bulvarı’nda protokol caddesinin her bir yanında resmi geçitleri zorunlu olarak alkışlamakla cezalandırılmış eski zamanların kürek mahkûmları gibiler… Tarihler hep İstanbul etrafında dolandığından, tarihi çınarların ünlülerini de İstanbul’dan okuyoruz. En önemlisi Büyükdere’deki Yedi Kardeşler Çınarı. Alt yanları birleşik yedi büyük gövdeden meydana geldiği için bu adı alır. Avrupalılar ‘Godefroy’ çınarı adını verir. I. Haçlı (1096) seferi komutanı Godefroy de Bouillon karargâhını bu çınarın altında kurduğu için Osmanlı İmparatorluğu zamanında bu çınar gezinti yeri oldu. II. Mahmud bu çınarın gölgesinde dinlenirdi. 1829 Kurban Bayramı ve töreni bu çınarın altında yapıldı. Daha sonra bu çınar yandı. İstanbul çınarlarından diğeri Topkapı Sarayı’nın 1. avlusundadır, Fatih’ten kalmadır. Alemdar Caddesi’ndeki çınar da ünlüdür. Çok yaşlı olduğu için gövdesi kavrularak yarılmış, içinde küçük bir oda meydana gelmiştir. Çınarların odamsı kovuklarında bir ömür yaşayan birçok derviş anılarıyla tarihe geçmiştir. Anadolu kasabalarında olduğu gibi İstanbul’da da hemen her büyük semtin ulu bir çınarı vardı. Ortaköy çınarı, Bebek çınarı, Emirgan çınarı ünlüdür. Göksu Deresi’ndeki Beşkardeşler adlı mevkide Beş Kardeşler Çınarı vardı; gövdelerden biri yıkıldı, çınarın adı Dört Kardeşler Çınarı kaldı. Birçok Osmanlı padişahından daha ünlü çınarlara sahiptir İstanbul, Anadolu. En ünlüsü Bursa’dadır. En siyasi çınar ise Sultanahmet’teki Vakvak Çınarı’dır. 1656’da beş gün süren yeniçeri isyanı sonucu isyancılar bu ağaçta asıldı. Bu isyanın adı Çınar Vakası olarak kaldı. Bugün Bursa’da yeni evlenen gençler Muradiye’deki Ulu Çınar, Somuncu Baba Çınarı ve Eskici Baba Çınarı’na uğrarlar. Somuncu Baba Çınarı’nın, Somuncu Baba adlı dervişin Bursa’dan çıktığı kapıdan kendiliğinden yetiştiği söylenir ve birçok çınarın halk arasında öyküsü hâlâ yaşar. Bursa’da Yıldırım semtinde bulunan ‘ulufe’ adlı çınarın da ilginç öyküsü vardır. Padişah Murad Hüdavendigâr, oğlu olan her yeniçerinin anasına maaş bağlar. Yeniçerilerden birisinin karısı Hüdavendigâr’a ‘Ben size erkek evlat yetiştiremedim ama onun kadar kıymetli koca bir çınar yetiştirdim.’ der; Padişah da yetişen çınarı erkek evlat yerine saymış, kadına maaş bağlamıştır. Şimdi bu ulu ağaçlar Ankara’da trafikçilik oynuyor, kaldırım bordürü rolü oynuyor; dayanıklı gövdeleriyle yoldan çıkan kamyon ve son model arabalara engel oluyor. İnsana hüzün veriyor şehrin merkezinden alınıp kaldırım kenarlarında ‘değnekçilik’ görevi verilmiş çınarlara! Altında ne ikindileri bekleyen ihtiyarlar, ne sonbaharın kuruttuğu sapsarı yaprakları avcuna alıp çıtır çıtır ovuşturup ezen birileri… Oysa Anadolu denilen bu büyük geminin korkusuz kaptanlarıydı onlar. Hey büyük kaptan, nerede gölgene yerleştirdiğin yüz çeşit insan? Ne çok yabancı duruyorlar bu şehre; binbir telaşla bulvardan aşağı yukarı koşuşturan bir tek insan dahi sırtını vermez onlara. Kalın yaprakları altından kimse döndürüp başını bakmaz göğüne… Sırtlarına kiralık ev, satılık oto, ODTÜ’lüden matematik dersi yazılı ilanlar asılır. Birbirimize bir şey söylemesek de kardeş olurduk kendiliğinden o ulu çınarların altında; akraba olurduk tanımadığımız insanlarla; hepimizin ortak büyük dedesi gibiydiler, yolumuz mutlaka oraya düşerdi, bizi eteklerinin altına çağıran çok asil bir sesi vardı. Şimdi anlıyorum ki bu şehre bizden yabancı bu ağaçların çınar olabilmesi için gölgesinde sıralı bir dizi ihtiyarın bahtiyarlıkla oturması lazım, koyu sessizliği bozan yaprak hışırtılarının ihtiyarların aksırıklarını hepimizden gizlemesi lazım, küçücük günahlarımızı, ayıplarımızı, yoksulluğumuzu bu büyük hışırtının saklaması lazım… Ama yok artık o nursuz, bir kez olsun bu çınarın altında gölgeden bir akşamüstü tatmamış Celal Bayar, İnönü, Türkeş, Çağlayangil, Demirel, Ecevit, nicesi… Son elli yılımıza damgasını vurdular; birimizi Kemalist yaptılar, diğerimizi şeriatçı… Kimimizi Türk yaptılar, kimimizi Kürt… Kimimizi tinerci yaptılar, kimimizi Almancı… Çınarın altı bomboş ve hepimiz bir yerlere dağıldık… O ulu çınarın ne seslerini duyuyoruz ne gölgesinden haberdarız artık… Bomboş gölgesine koşup göklere yükselen dallarına haykırmak istiyorum, stadyumdaki taraftarların nakaratı gibi: BÜYÜK KAPTAN TAKIMI BURAYA GETİR!..”

Çınarın hışırtıları, doğum yapan kadınların feryatları Nihat Genç’in düşünce dünyasındaki savrulmaların değil, bu toprağın sesini yakalama cehdinin Cınıvızca yansımasıdır. Çınar ağacının altında toplaşıyorduk oysa; ne güzel her telden konuşuyorduk, fikirlerimizi paylaşıyorduk… ve sonra ne olduysa oldu, savrulanlar çınar ağacının altındaki o samimi ve çıkar gözetmeksizin meydana gelmiş birliktelikleri sanki yaşanmamış saydılar ve hâlâ çınar ağacının altında bekleyenleri savrulanlardan saydılar. Zaten o son çınar ağacının olduğu parkın da işgal edilmesi yakındır.

* Nihat Genç, Memleket Hikâyeleri, Panama Yayınları, Ankara 2012 a.g.e.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!