Geçmişte büyük bir sel felaketini insanları sömürerek kendi çıkarları için kullanan ve halka zulmeden Çamur lakaplı bir adamın, eşiyle birlikte şehrin yönetimine geçerek halkın mallarına el koyduğu anlatılmaktadır. Ahali can derdindeyken, Çamur altın akçe peşinde koştu ve böyle zamanlarda bazıları felaketi dahi fırsata çevirir mantığıyla hareket eden bu çift, zamanla zenginleşerek şehri bir cehenneme dönüştürmüştür. İki insafsız çamurun eline kalan şehir, azgın sel suları ile tekrar yıkıldığında ve büyük bir felaketle yüz yüze kaldığında her şey altüst olmuştur. Yaşanan bu ikinci yıkımın ardından Çamur ve eşi hatalarını anlayarak tövbe etmeseler de eski acımasız tutumlarından vazgeçmişler, halkın yaralarını sararak onlara destek olmaya başlamışlardır. Bu şehre Bey olacağım diyerek yola çıkan Çamur’un halkın gönlünü kazanmasıyla birlikte, sonunda ahali, “Böyle çamurlara can kurban!” demeye başlamış ve hikâye ibretlik bir sonla tamamlanmıştır.
Uzun uzun zaman önce memleketin birinin bir şehrinde öyle bir yağmur yağmış ki, şehrin sokakları nehir, şehrin meydanı göl olmuş. Çok insan ölmüş. Sular çekildiğinde şehrin çamur deryası görünümünden kurtulması aylar almış. Selden sağ kurtulan biri çamurlu sokaklara dalmış, birkaç kez ölümün eşiğinden dönse de girdiği hanelerden eli boş çıkmamış. Ona “Çamur” dermiş ahali. O ise o yakıştırmalara aldırmadan, şehrin viran hâlinden, felaketinden kazançlı çıkanların en başında geliyormuş. Sellerin alıp götürmediği altın, akçe ne varsa toplamış; ortadan kaybolmuş. Ahali “Çamur” diyorlarmış, zaten çamurun önde gideniydi; çamur atmadığı insan yoktu. Şehrin başına gelen felaket ve çamur deryası hâl, en çok Çamur’un işine yaradı. Çamur attığı insanların çoğu öldü; Çamur da önce onlardan geriye ne kaldıysa hepsine el koydu. Ahali can derdindeyken, Çamur altın akçe peşinde koştu. Her haneye, her konağa daldı. İnsanlara yardım ediyormuş gibi yaptı; “Akçelerini kurtardım” dediklerinin bile akçelerinin yarısını aldı.
Ortadan kaybolan Çamur, topladığı ganimetle Payitaht’a gitmiş; orada kendine konak almış, dükkân açmış, hatta bir de kervan alıp işlerini büyütmeye kalkmış. Şehir birkaç sene sonra toparlanmış, yaralarını sarmaya başlamış. İşte tam da o günlerde Çamur şehre gelmiş, büyükçe bir konak almış. Bedestende bir dükkân, şehirde tamiri zor denen yıkık bir han ve aşçıları selde ölen virane bir aşhaneyi de öldüm fiyatına almış. Hem hanı hem de aşhaneyi tekrar ayağa kaldırmış. Han kısa sürede şehrin en çok tercih edilen hanı olmuş. Aşhaneye komşu diyarlardan aşçılar bulup getirmiş; şehre gelip de o aşhaneye uğramadan geçip giden yokmuş. Ahali, “Çamur’un niyeti ne, ne yapmak istiyor, nereye varmak istiyor?” diye sormaya başlamış.
Her yerde gözü kulağı olan Çamur, toplamış ahaliyi şehrin meydanına: “Benim,” demiş, “bu şehre vefa borcum var. Gördünüz kaç kişiye iş verdim, ekmek aş sahibi ettim. İçinizde bana kızgın olanlar olabilir; bana virane soyucusu, ölü soyucusu diyorlar. Böyle zamanlarda bazıları felaketi dahi fırsata çevirir. Hem ne var ki bunda? Zaten bana Çamur diyordunuz. Daldım çamurlara, ne bulduysam toparladım. Beni içinizde seven yoktu. Çok kişiye çamur atmışlığım oldu. Ne oldu? Şimdi hepiniz etrafımda pervane; kiminiz ağam diyor, kiminiz beyim. Bırakın hakkımda dedikodu yapmayı da herkes işine gücüne baksın!” demiş.
Şehrin yeni Beyine, “Beyim,” demişler, “şehirde tek bir tehlikeli adam var. Adına Çamur diyorlar. Şehrin geçirdiği felaketi kendi lehine çevirdi. Şehrin her hanesi davacı ondan; lakin Çamur’dan davacı olacak, onu şikâyete gidecek yaşayan tek bir Allah’ın kulu yok. Şehir elinde, bu herkesin dilinde. Aslında Bey olmak istermiş.” demişler; hatta felaketten önce bu şehirde çamur atmadığı insan olmadığını da eklemişler. Bey düşünmüş kalmış.
Çamur’un adamları, “Beyim,” demişler, “bu konakta bir hanım olmadığı sürece senin konağın boş sayılır. Sen hedefleri büyük olan birisin. Lakin bu şekilde olmaz; biz sana münasip birini bulduk. Yalnız duyduk ki Bey de aynı kıza talip olmuş derler.” Çamur, “Öyle bir şey olamaz!” demiş; hızla çıkmış konağından, varmış kızın evine. Çamur kızın kapısını çalmaya başlayınca sokak ayağa kalkmış, ne olacak diye. Kapı açılmış; güzel bir kız, “Buyur Beyim,” demiş, “Sanırım kararımı duymayı bekliyorsun; ben sana ‘evet’ demeye karar verdim.” Çamur, “Hemen benimle geliyorsun!” demiş ve aynı gün kızla evlenmiş. Bey bu evliliğe fena bozulmuş. Kız, Çamur’a, “Beyim, neden bu kadar acele ettiniz ki?” diye sorunca Çamur, “Seni tereddütlü gördüm; fikrini değiştirmeden evlilik meselesini hallettim.” demiş. Kız, “Sen daha iyi bilirsin Beyim.” diyerek mevzuyu kapatmış. Bu düğün şehirde patlamış, dedikodular ayyuka çıkmış. Kızın ailesi, “Kızımızı kendi hâline bırakmadı; kolundan tuttu aldı götürdü.” demişler.
Çamur, “Bak,” demiş, “bu konağın hanımı sensin. Han işinden anlarsan hanın yönetimini sana vereceğim. Yok, ‘Ben kervandan anlarım’ dersen, kervan da emrinde. Çamur’un karısı kendini her yerde gösterecek!” Kız önce hana gelmiş, hancılık yapmaya başlamış. Çamur, “Hatunum,” demiş, “Ticarete önemli olan kazançtır. ‘Şundan para almayayım, falan haftaya versin, eline akçe geçince versin’ dersen han batar.” Bir ay kadar sonra bakmış ki karısı kendinden daha fazla çamur. Ahali, “Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş; Allah Beyimizi korumuş.” demişler. Bey de Çamur’un karısının davranışlarını duydukça, “Allah beni korumuş!” demeye başlamış.

Çamur, “Hatunum,” demiş, “ben bu şehirde çamurluk yaparken sen neredeydin?” Kız, “Beyim, biz o felakette bu şehirde değildik. Babamın bütün akrabaları ölünce o akrabalarından konak, dükkân, tarla, bahçe, bağ bir şeyler kaldı. Biz de uzak bir şehirdeydik; durumumuz iyi değildi. Şehre geldik, zengin olduk, kendimize geldik.” demiş. Çamur, “Ben bildim senin aileni!” demiş, “Akrabalarının aleyhinde konuştu, çamur attı diye o devrin Beyinin sürgün ettiği o ailesiniz siz. O felakette sizin sülaleden tek bir sağ insan kalmadı. Onları koruyan Bey de sele kapıldı, ölüsünü bir hafta sonra buldular. Üzerlerindeki akçeleri, altınları ben topladım; geri kalan ne varsa size kaldı demek ki. Senin rahmetli baban var ya, benim hayran olduğum adam oydu! Kadere bak hatunum; onun gibi olmak istediğim adamın kızı bana varıyor.” Kız, “Beyim, iyi ki sana varmışım, iyi ki seni bulmuşum.” demiş. Çamur, “Dur daha hatunum,” demiş, “bu şehir önümüzde diz çökecek. Bu şehre Bey olacağım!”
Birkaç ay sonra, Sultanın öldüğü, yerine kardeşinin Sultan olduğu haberi gelmiş. Çamur, “Hatunum, yaşadık! Sultanın kardeşiyle aramızdan su sızmazdı.” demiş. Yeni Sultan almış şehrin Beyini görevden; “Çamur, Bey sensin!” demiş. Çamur oturmuş Bey konağına; “Hatunum, gel şöyle dur yanımda; şehrin hatunları sende!” demiş. Çamur’un çamur hatunu kadınlara, “Boş durmak yok, bana çalışacaksınız! Kiminiz bazlama gözleme yapacak, kiminiz halı kilim dokuyacak. Kazancınızın yarısı benim! Benden saklayan olursa, yalan söyleyen olursa hepsi benim; itiraz edeni bu şehirden sürerim!” demiş. Ahali o günden sonra Bey ve çamur karısının cehenneme çevirdiği şehirde cehennemi yaşamaya başlamış. Şehirde ahali, iki insafsız çamurun eline kalmış.
Çamur karı kocanın bu arada bir oğulları olmuş. Çamur ve çamur karısı, evlatları için hane başı on akçe istemişler; zengin olanlar için bu miktar yüz akçeye kadar çıkmış. Ahaliden bazıları Sultana çıkıp durumu anlatmışlar. Sultan, “Çamur’u bana şikâyet etmeyin; şimdi de siz mi çamurluk yapıyorsunuz? Çamur benim dostumdur, Beyliğinden memnunum.” demiş. Ardından emir vermiş: “Bundan böyle Çamur’u şikâyet etmeye geleni huzuruma almayın!” Birkaç sene içinde Çamur ve çamur karısı öyle bir zengin olmuşlar ki… Bu arada iki çocukları daha olmuş. Şehrin hanları, aşhaneleri ve bedestendeki dükkânların neredeyse tamamı Çamur’a ve Çamur’un çamur karısının eline geçmiş; zenginlikleri dillere destanmış. Sultan ise Çamur’u herkese örnek gösteriyor; “Benim aslan gibi Beyime çamur diyorlar, becerikli karısına da ‘Çamur’un çamur karısı’ demişler. Ben onlardan razıyım. Gidin bakın o çamur deryası şehir ne hâle gelmiş, nasıl parmakla gösterilir olmuş!” diyerek her geleni Çamur’un şehrine gönderiyormuş.
Aradan bir sene daha geçmiş. Ahalinin ahı, feryadı figanı, inlemesi gökleri tutmuş. Bir gece bir yağmur boşanmış gökten… Çamur, karısına, “Hatunum, kötü bir şeyler olacak.” demiş. Karısı, “Beyim, ben kâhinlere baktırdım; ‘Yağacak geçecek, rahat olun’ dediler.” diyerek kalbine su serpmeye çalışmış. Ardından gök gürlemiş, şimşekler çakmaya başlamış; konaklarına yıldırım isabet etmiş. Ucuz atlatmışlarsa da yağmur aralıksız üç gün yağmış. Ardından dereler, nehirler taşmış, önlerindeki bentleri aşmış, şehrin kapılarını yıkıp girmiş şehre. Azgın sel suları, “Sel de gelse deprem de olsa yıkılmaz” denen Bey konağını katmış önüne; ardından dalmış şehrin içine. Yıllar öncesine benzer bir felaket vurmuş yine şehri. Ahali, “Ne oldu da, ne ettik de yine bu felaket geldi başımıza?” diye ağıt yakmaya başlamış; yakılan ağıtlar arşı tutmuş.
Çamur deryasına dalanlardan bir genç, Çamur’un sellerin götüremediği gizli saklı hazinesinin büyük bir kısmını bulmuş. Ahalinin ayakta kalanları ne bulunduysa eşit olarak paylaşmışlar. Delikanlıya da, “Aman ha, bu şehrin bir başka çamura daha ihtiyacı yok!” demişler. Şehir el birliğiyle çamur deryasından kurtulmaya çalışırken şehre Sultan gelmiş; “Bana Çamur’u bulun!” demiş. Ahali, “Sultanım, sel şehrin yarısını aldı gitti. Bir ay oldu, Beyimizi aramadığımız yer kalmadı; sanki yer yarıldı, yerin altına girdi.” demişler. Sultanın adamları, bir çamur deryasının içinde ölü gibi yatan Çamur’u bulmuşlar.
Şifahanede birkaç gün sonra kendine gelen Çamur, gözünü açtığında karşısında Sultanı görmüş. Sultan, “Çamur, ben çamurun çamura hiçbir şey yapmayacağını bilenlerdenim. Ailenden senden gayrısını bulamadık.” deyince Çamur, “Sultanım, ben haddimi aştım, çok ileri gittim; karım da öyle. Bu şehirde yapmadığımız çamurluk kalmadı. İnsanların nesi var nesi yok aldık ellerinden. Al beni Beylik görevinden.” demiş. Sultan, “Duymamış olayım; sen yine bu şehrin Beyisin! Karını, çocuklarını aratıyorum. Kendini topla, geri adım atmak yok; şehri ayağa kaldıracağız.” demiş. Ertesi gün Çamur’un karısı ve çocukları bulunmuş. Çamur’un çamur karısı, çocuklarına sarılıp üç gün ağlamış. Sultan gittikten sonra Çamur’un karısı, “Beyim, duralım artık; neyi kaybettiysek kaybettik.” demiş.
Ahaliden biri gelmiş Çamur’un yanına: “Beyim, senin sellerin götüremediği hazineni aşçının oğlu buldu. Ahali toplandı, sağ kalanlar arasında bölüştürdüler.” demiş. Çamur, “Sen de sana düşeni aldın mı?” diye sormuş. Adam, “Aldım Beyim, dilediğin an alıp iade edebilirim.” deyince Çamur, “Sen buraya hiç gelmedin, bana böyle bir şey anlatmadın. Hadi var git yoluna; o akçeler de senin.” demiş. Sonra çağırtmış karısını, duyduklarını anlatmış. Karısı, “Bırak Beyim, o akçelerin peşine düşme; duralım artık.” demiş.
Anlatırlar ki Çamur ve Çamur’un çamur karısı tövbe etmeseler de ellerini ayaklarını altın ve akçeden çekmişler. Çamur, gizli hazinesini bulan aşçının oğlunu yanına danışman yapmış. Çamur’un karısı, gelirlerinin yarısına el koyduğu kadınlara, “On akçe kazanan sadece bir akçe verecek.” demiş, kapatmış mevzuyu. Onlardaki bu değişimi ne ahali anlayabilmiş ne de Sultan… Ahali, “Çamur çok ölü soydu, ölümü yaklaştı galiba.” diye konuşmaya başlamış. Çamur çok düşünmüş; sel felaketinden sağ kalan adamlarını serbest bırakmış. Yanına şehrin içinden, halkın arasından halka iyi gelecek insanları alıp yoluna öyle devam etme kararı almış. Çamur’un çamur karısı da aynı yolu seçmiş; etrafındaki çamur tıyneti olan kadınları göndermiş, ahalinin gönlünü alan, kol kanat geren bir Bey hatunu olmuş. Sonunda ahali, “Böyle çamurlara can kurban!” demeye başlamış.
Şehir şehre, Çamur çamura, Çamur’un çamur karısı Çamur’un çamur karısına, Bey Beye, ana anaya, Sultan Sultana, aşçının oğlu aşçının oğluna, han hana, hancı hancıya, konak konağa, kervan kervana, sel sele, baba babaya, meydan meydana, ahali ahaliye benzer.
Bir kıssadır anlatılan; her kıssadan bir hisse alına denmiştir. Bu hikâyede anlatılanlarla bir benzerlik var ise tamamen tesadüften ibarettir. Ne kimse gönül koya ne de alınganlık göstere…
Sürçülisan eylediysek affola…
Bir dahaki sefere daha güzel bir hikâye anlatırız inşallah…











