Köşe yazısı, Türkiye’deki derin ekonomik krizin ve hayat pahalılığının toplumda yarattığı ezici yükü ve umutsuzluğu ele almaktadır. Artan enflasyon, yükselen enerji ve gıda fiyatları karşısında eriyen asgari ücretlilerin ve emeklilerin geçim mücadelesi gözler önüne serilmektedir. Yıl sonuna yaklaşırken yaşanan belirsizlik ortamı, vatandaşların psikolojik dengesini bozarak tükenmişlik hissini tetiklemektedir. Geçmişteki daha iyi günlerin özlemiyle, halkın yalnızlaştırıldığı ve çözüm bekleyen sorunlar karşısında sabır taşının artık çatladığı vurgulanmaktadır. Sonuç olarak bu tablo, halkın ekonomik sıkıntılarla baş başa kaldığı kasvetli ve çaresiz bir dönemi yansıtmaktadır.
Kasım’ın başı…
Hayal kırıklığı az uz değil…
Hava karışık…
Kafalar karışık…
Yüzler karmakarışık…
Sağımız solumuz heyelan.
Feleğimiz şaşmış…
Dengemiz kaymış…
Sorun bakalım bu kaçıncı aymış?
Umutlar göçmüş…
Kalpler kırık…
Laf köprülerini enflasyon denen sel almış götürmüş.
Bir garip belirsizlik…
Tarifi yok…
Açıklaması yok…
Açılımı yok…
İzahata, izaha kapalı…
Belirsizlik içine kapatıyor insanı.
Yıl bitti bitiyor…
Her yıl yepyeni umutlarla başlardı…
Başladı diyen oldu, “benim için hiçbir şey değişmedi” diyen de, “beklentilerim dibe vurdu” diyen de.
Kasım’ın penceresi, yoksulun tenceresi, kimsenin kimseyi belli ki yok göresi, dinleyesi, iyi bir şeyler diyesi…
***
Kasım sonbaharın en sert ayı…
Kış gibi…
Buz gibi olanından…
İliklerinize kadar donduran, üşüten…
Doğalgaz faturalarıyla insanları baş başa bırakan…
Akaryakıt zamları…
Ulaşımın çekilmez, kaldırılamaz ağırlığı…
Ardından çarşıya, pazara, markete olan yansıması…
Yıl biterken, kış gelmedi mi çok erken?
Acilen neşter vurulması gereken geçim meselesinin yolu, verilen sözlerle örülü…
Kasım geçecek, aralık biterken asgari ücret açıklanacak, ele geçinceye kadar kim bilir daha nelere zam gelecek…
Sonra ocak gelecek, son veri şu denecek. Emeklilerin durumu netleşecek. Refah payı, iyileştirmeler, seyyanen gibi mevzular devreye girebilecek…
Oranlar, rakamlar, tahminler arasında yeni bir yıla daha hoş geldin denecek…
Kasım, yeni yıla uzanan o yolun eşiği…
Kasım’ın eşiği, aralığın beşiği, önemli olan ocak ayının ne dediği…
Bir garip belirsizlik derler ya, aynen öyle…
***
Hâlen telaffuz edilmeyen, netleşmeyen, adı konmayan bir garip, boynu bükük, kimsesiz, çaresiz bir ücret var…
Adı asgari ücret…
Senede bir gün misali koca bir yıl selle sürüklenen, yelle savrulan zamlar ve enflasyon söylemlerinin altında eriyen alım gücü… Düşen, tükenen, biten, dibe vuran, yere serilen sen-ben, öteki-beriki…
Ev kirası karşısında havlu atan, eylül ayından ağır hasarlı çıkan, geri kalan ne varsa kulaklarını tıkayan, sokaklara çıkamayan, insanların yüzüne bakamayan bir asgari ücret…
Derdin, problemin dik âlâsı asgari ücretin başında dikili… Emekliyi kira ile imtihan eden, sokağa çıkamaz hâle getiren emekli maaşı sendromu ise bir kenarda bekliyor.
Cep delik cepken delik olanların yaşadığı cep sarsıntıları, geçim denen meselenin cümle ayarlarını bozmuş durumda.
Kasım zamlı, bizler gamlı…
Dağlar dumanlı, sokaklar efkârlı…
Bir garip belirsizlik var havada…
***

“Derdim çoktur hangisine yanayım” demek de kurtarmıyor artık…
“Kendim ettim kendim buldum” demek de…
Hep aynı şeyleri tekrar ede ede nakarat oldu cümle şarkıların, türkülerin mısraları…
Hep aynı nakarat derler ya hani…
Söyleye söyleye söylemsek delisi oldu derler ya…
Derdinden, işin içinden çıkamamaktan kendi kendine konuşmaya başlayanlar ne yapar?
Kasım’a kadar geldik gelmesine de…
Ne olur ne biter bundan sonrası?
Sazın teline vuran âşıklara eskisinden çok daha fazla bağlandık…
Bizi anlatıyor, hislerimize tercüman oluyor, “aynen beni anlatmış” diye…
Ne diyorduk?
Bir garip belirsizlik…
Neye göre?
Kime göre?
İyi bir şeyler vardı bir zamanlar. Dinleyen vardı, yarım elma gönül alma diyen vardı, “derdin ne diye sormaya geldim, senin için geldim, sana geldim” diyen vardı.
Ne zamandı?
Eskidendi…
Ne kadar mı eskiden?
Üç, beş, on yıl kadar eski…
“Biz eskiden…” diye başlayan cümlelerin tek bir şahidi kaldı…
Duvarlar…
Sır küpü arayan duvarlara baksın. Sırdaş arayan da sırdaşını bırakıp geri dönülemeyen yerlere gitmiş olanların ne dedikleri de duvarların ta içinde.
***
Gıda enflasyonunu kim çözerse, milletin dilinden o anlıyor demektir.
Mesele ne şu ne bu…
Geçim…
“Sesimizi duyan var mı?” dediler akşam oldu…
Yalnızlık ve gariplik çöktü insanların içine.
Bir de bir garip belirsizlik…
Maaşlarını alamayanlar…
Emekliler…
Asgari ücretliler…
Atanamayanlar…
Mağdurlar…
Mağdur edilenler…
Kâğıdı kalemi bıraktı artık istatistikler…
Pes ettiler.
Sabır taşı ne âlemde mi?
Sabır taşının dayanacak bir tarafı kalmadı.
Önce çatladı…
Çatlamasını, çatırdamasını duymayan kalmadı…
Ve nihayetinde patladı…
“Buna can mı dayanır?” diyerekten…
Belirsizlik işte.
Biraz garip…
Biraz tuhaf…
Tarifi zor…
Çözümü de…
***
Eski çamlar bardak oldu derler ya…
Ya da köprülerin altından çok sular aktı…
Kıymeti bilinmemiş, kıymet verilmemiş, unutulmuş zamanlar…
Ne mi kaldı elimizde?
Önce Kasım… sonra Aralık…
Biraz baş dönmesi…
Ara ara fırlayan tansiyon…
Yükselmeye meyyal şeker…
Ritmi bozuk kalp…
Bir de bir garip belirsizlik…











