
Erol Sunat’ın “Yılanı da Severiz Yalanı da” adlı yazısı, toplumun yalan ve yılan kavramlarıyla olan karmaşık ve iç içe geçmiş ilişkisini irdelemektedir. Yazar, masum veya kuyruklu gibi farklı türleriyle gündelik hayatımızın merkezine yerleşen yalanın, insanları nasıl sardığını ve her kapıyı açan bir maymuncuk gibi işlev gördüğünü vurgular. Doğrunun dokuz köyden kovulduğu bu düzende, yalan ve yılan adeta etle tırnak gibi bütünleşerek hakikati gölgede bırakmaktadır. İnsanların diliyle, davranışlarıyla ve mecazi benzetmelerle hayatın her alanına sızan bu iki unsur, bireylerin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiştir. Sonuç olarak metin, toplumsal ikiyüzlülüğü ve yalana dayalı ilişkileri eleştirel ama çarpıcı bir dille gözler önüne sermektedir.
Derler ki…
Bir yalanı sevmem, bir de yılanı…
Yalan…
Hem de kuyruklu yalan…
Efendim biz…
Yalanı da severiz yılanı da…
Sevmeyenimiz vardır elbet. Yılan onların semtine uğramaz; yalan, sevenlerim sağ olsun der geçer.
Sonrası…
Bilinen en beylik cümlelerden biri…
Yalandan kim ölmüş cümlesi olarak bilinir…
Yalandan ölen yok dense de…
Yalana ölüp giden pek çok…
Bayılan da…
Yalansız yaşayamayan da…
Yılan bu işin neresinde mi?
Tam da merkezinde…
Yalanın yanı başında…
Canciğer kuzu sarması olmuşlar.
Yalanla yılan, et ve tırnak gibi derler ya…
Aynen öyle…
Mesela…
Kolay yalan söyleyenler var…
Yalanı doğru gibi anlatanlar var.
Ne yalanı?
Nesi yalan?
Neresi yalan?
Kim demiş yalan diye?
Yalanı hayatımdan çıkaralı çok oldu diye, yalanı ve yalancılığı inkâr edenler de var, güncelleyenler de…
***
Yalan, yılan gibi kabuk değiştirme yolunda çok büyük adımlar attı belli ki…
Birbirlerine çok yakıştıkları, çok iyi anlaştıkları, aralarından su sızmadığı, ben yalanla yılanı çok yakıştırdım diyenlerin övgülerine yansımaya devam ediyor…
Kabuk değiştirmeleri dahi birbirine benziyor…
Hiç mi yalan söylemediniz?
Bu sorunun mucidi yalanın ta kendisi…
İlk yalan…
Masum yalan…
Beyaz yalan…
Pembe yalan…
Faydalı yalan…
Kuyruklu yalan…
Yalandan başka bir şey kalmaz yalandan geriye kalan…
Zaten dünya yalan; yalan dünyanın yalancı insanlarının yalandan başka söyleyebilecekleri bir şey kaldı mı?
Doğru diye, gerçek diye, hakikat diye bir şeyler var elbette.
Doğruyu severim, dilimden düşürmem, lakin yanımda bulundurmam, yanımda dursun istemem diyenlerin yarı şaka yarı ciddi yahut espri niyetine söyledikleri de yalan…
***

Doğrularla gerçekler arasına duvar örmüşüz. Yalandan bir zırhla kaplamışız gerçekleri. Görülmesin, duyulmasın, bilinmesin diye…
Yalan dehşet bir kalkan…
Kılıç kesmiyor…
Sel üzerinden aşıyor…
Yelden torpilli…
Reklam aliyyülâlâ…
Yalan şahane, yılan bahane…
Sana ne, bana ne, ona ne, kime ne?
Yalan da bir yere kadar…
Küçük masum bir yalandan bir şey çıkmaz diye az konuşulmadı…
Yalan ve masumiyet…
Dünya tersine dönse yan yana gelmez amma…
Yalan sınır tanımaz.
Aşamayacağı engel, yıkamayacağı set ve bent yoktur.
Zamanı da ayarlar, zemini de…
Akıl çelen olur, gönül çelen olur…
Yalan kimin işine geldiyse, yalanla açamadığı bir kapı, gidemediği bir yol yoktur.
***
Yalan maymuncuğa benzer.
Çilingir ilhamını yalandan alsa gerek diyenleri duymadınız mı?
Yalan çilingirden farklı olarak açılmaz, açılması mümkün değil denilen bütün kapıları açar mı?
Neredeyse…
Yalanı doğru gibi söyleyebilme, inandırıcı ve ikna edici bir de yeteneğiniz varsa; yalan başköşeye kurulur, her derde yalandan yılandan çare bulur, çare olur.
Yalanın batsın diyen dahi, sözünü geri alır, bir yalan da benden olsun, benden gelsin demekten kendini alamaz.
Yalan dünyada yalansız değil yol yürümek, adım dahi atamazsınız diyenler de yalancıların ta kendileri.
Bu arada daldık yalana, yılanı unuttuk.
Yılan olmadan yalan, yalan olmadan yılan boynu bükük kalır. Bir yanı eksik hisseder kendini yalansız ya da yılansız.
Yalan ve yılan el ele verdiler mi, kol kola girdiler mi?
Hele bir de omuz omuza oldular mı?
Ne kapalı kapılar kalır ne sırlar ne verilen sözler ne yapılan anlaşmalar.
İçinde yalan olmayan, yılanın ağırlığı hissedilmeyen söz sözden sayılmaz, anlaşma da anlaşmadan.
Ya doğru?
Doğruyu bildiğiniz üzere dokuz köyden kovmuştuk.
Buraya doğru giremez, burada doğru bulunmaz, doğru vardı onuncu köye postaladık gibi laflar duyulur.
***
Yalanla yılanın iş birliği yaptığı her yerde, burada yılan ve yalanın ortaklaşa hükmü geçer diye bir şey duydunuzsa; hakikatin can çekiştiğini, doğrunun kendine kalacak köy aradığını lakin bulamadığını, avare bir şekilde dolaştığını anlarsınız.
Merak buyurmayın…
Yılanı da severiz yalanı da…
Bana dokunmayan yılan isterse bin yaşasın diyen kim?
Yılanı falanca memleketliyle çuvala koymuşlar, yılan falanca beni sokuyor diye feryat figan.
Yılandan beter diye neler dememişler neler…
Yılan soğuk ve itici bir canlı…
Yılan gibi kadın, yılan gibi adam yakıştırmalarımız da pek meşhur.
Yılan dilli yengeler, gelinler, kaynanalar, eltiler duyduk da yılan dilli kayınlar, emmiler, dayılar duymadık mı?
Keşke olmasaydı diye başlayan cümleler hafif kalır diye anlatılanlar dizi olur bir dinleyen, yazan olsa…
Ne yılandır o…
Gülerek yapar yapacağını diye anılanlar ve anlatılanlar da vardır.
Yılanlardan yılan beğen derler…
Yılanın ocağı derler…
Yılan dolu bir kuyuya düşmek derler. Ben daha tatlı dille yılanın deliğinden çıktığını görmedim derler…
***
Yılan bu…
Kim demiş dokunmaz diye…
İşi dokunmak…
Yılanın dostu yılan olur, yalan olur.
Baktı ki yılanlardan kurtuluş yok, o da onların arasında yılan oldu gitti, hatta hepsini geçti diye anlatılanlar da vardır.
Yılan hikâyeleri ne biter ne tükenir.
İnsanların çektiği, yılan tabiatlı diye anlattıkları.
Belki de yalanı da severiz yılanı da dememiz ondandır…
