1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Dr. Alper Sezener
  4. Aklın Akıldışılığı, Akıldışılığın Aklı

Aklın Akıldışılığı, Akıldışılığın Aklı

featured

Dr. Alper Sezener tarafından kaleme alınan bu metin, modern insanın akılcı yöntemlerle inşa ettiği sistemlerin zamanla nasıl bir akıldışılığa dönüştüğünü eleştirel bir dille inceler. Yazar, insanın doğayı denetleme arzusuyla geliştirdiği araçsal aklın, günümüzde bireyi sadece ölçülebilir bir veriye ve sürekli yönetilmesi gereken bir projeye indirgediğini savunur. Tüketim toplumunda özgünlüğün bile seri üretim bir simgeye dönüştüğü vurgulanırken, algoritmaların ve dijital düzenin insan iradesini nasıl kuşattığına dikkat çekilir. Sorry to Bother You filmi üzerinden örneklendirilen bu durum, sistemin talep ettiği yüksek verimliliğin aslında insani özden feragat etmek anlamına geldiğini gösterir. Metin, her şeyi hesaplayan ve pazarlayan bu zihniyetin dışına çıkabilmek için “kullanışsız” görülen derin düşünceye ve sorgulayıcı bir duruşa alan açılması gerektiğini savunur. Nihai olarak okuyucu, kusursuz işleyen bir zekaya sahipken varoluş amacını yitirme tehlikesiyle yüzleşmeye davet edilir.

 

İnsanlığın en köklü övüncü, kendini akılla donatılmış bir varlık olarak görmesidir. Hayvan dürtüleriyle yaşarken insan düşünür; hayvan yalnızca gereksinim duyar, insan bu gereksinimleri katmanlandırır; hayvan doğaya uyum sağlarken insan dünyayı dönüştürür. Yüzyıllar boyunca bu anlatıyı büyük bir güvenle içselleştirdik. Bilim ilerledi, teknoloji yetkinleşti, kentler genişledi, ömrümüz uzadı. Doğanın karşısında çaresiz duran bir canlıdan, doğayı hesaplayan bir güce dönüştük.

Sonra sarsıcı bir kırılma yaşandı. Dünyayı akılla düzenlemeye çalışırken, kendimizi de ölçülüp biçilen birer nesneye çevirdik.

Bugün sabah kaçta uyandığımızı, kaç adım attığımızı, ne kadar kalori tükettiğimizi adım adım takip ediyoruz. İş hayatında verimimiz derecelendiriliyor, eğitimde başarımız puanlanıyor, toplumsal bağlarımız dijital izlere dönüşüyor. İnsanın varlığı, ölçülebilir değişkenlerin toplamından ibaret görülüyor. İşin vurucu yanı; tüm bunları akıldan yoksun olanlar değil, son derece mantıklı davrananlar yapıyor.

Max Weber’in “araçsal akıl” dediği kavrayış, dünyayı öngörülebilir kılmak için biçilmiş bir kaftandı. Hesaplamak, ölçmek, tasarlamak ve en yüksek verime ulaşmak… Bunun uygarlığa kattığı ivmeyi yadsımak imkânsız. Ancak sorun, bu mantığın kendi sınırlarını unutmasında yatıyor. Bir şeyi ölçebilmek ona değer katmaz; bir süreci hızlandırabilmek, onu gerçekleştirmek için haklı bir gerekçe sunmaz. Modern dünya bu ince ayrımı gözden kaçırıyor.

İnsan artık hayatı yaşamaktan ziyade onu yönetiyor; kendini kesintisiz bir projeye dönüştürüyor. Kariyerini, bedenini, hatta mutluluğunu kusursuzlaştırma peşinde. Kişisel gelişim çarklarının yinelediği o fısıltı belli: “Daha iyi bir versiyonun her zaman mümkündür.” Böylece insan kendi hayatının yöneticisi konumuna yükseliyor. Ne var ki bu şirketin adı yaşam, batış tarihi ise ölümdür.

Burada incelikli bir iktidar biçimiyle yüzleşiyoruz. Eski düzen bize ne yapmamız gerektiğini söylerken, yeni düzen neyi arzulayacağımızı dikte ediyor. Bunu emirle değil, istek üreterek başarıyor. Kahve içmiyor, bir yaşam biçimine eklemleniyoruz; araba almıyor, kimliğimizi sergiliyoruz. Tüketim artık nesneleri değil, doğrudan insan ruhunu tüketiyor.

Jean Baudrillard’ın yıllar önce işaret ettiği nokta tam olarak burasıdır. İnsan artık işlevsel nesneleri değil, simgeleri ve statüleri satın alıyor. Üstelik özgün olma arzusu bile seri üretime bağımlı. Milyonlarca insan kendine has olmak adına aynı markalara sığınıyor, özgürleşmek için aynı kalıpları tekrarlıyor. Sistem, kendine yönelen eleştiriyi dahi paketleyip satmayı başarıyor.

Hakikat sonrası çağın ürünü olan komplo kurgularını ve dijital linçleri yalnızca mantıksızlıkla açıklamak yüzeysel kalır. Bu durumların büyük kısmı, ekonomik açıdan son derece akılcıdır. Algoritmanın doğruluğa değil, etkileşime ihtiyacı var. Öfke dikkat çekiyorsa öfke beslenir, korku tıklanıyorsa korku dolaşıma sokulur. Düzenin bizden doğruyu kavramamızı beklediği yok; sadece ekranda kalmamızı istiyor.

Adorno ve Horkheimer’ın Aydınlanmanın Diyalektiği’nde sezdiği o gölge, günümüzde belirginleşti. İnsan doğayı denetlemek için geliştirdiği araçların kölesi oldu. Bugün yalnızca davranışlarımız değil, dikkatimizin kendisi de işlenen bir kaynağa dönüştü. Ne okuyacağımızı, kime öfkeleneceğimizi düzenleyen yazılımların ortasında durup özgür olduğumuzu sanıyoruz.

İşin can alıcı tarafı, sistemin bizi düşünmekten alıkoymaması; aksine bizi daha hızlı düşünmeye zorlamasıdır. Oysa akıl, sadece sorulara yanıt vermek değil, hangi sorunun sormaya değer olduğunu tartabilmektir. “Nasıl daha çok kazanırım?” yerine “Ne kadarı bana yeterli?” ya da “Nasıl öne çıkarım?” yerine “Görünür olmak neden bu kadar önemli?” diye sormak, kurulan dekoru temelinden sarsar.

Tam da bu noktada Boots Riley’nin yazıp yönettiği Sorry to Bother You (Rahatsız Ettiğim İçin Özür Dilerim, 2018) filmi, sözünü ettiğimiz bu akılalmaz döngünün mükemmel bir sinematik karşılığı olarak belirir.

LaKeith Stanfield’ın canlandırdığı Cassius Green karakteri, bir çağrı merkezinde dibe vurmuşken “beyaz insan sesini” kullanmayı keşfederek hızla yükselir. Sistem, ona daha fazla satış yapması için kendi kimliğini ve sesini inkar etmesini söyler; Cassius bu kurala uydukça rasyonel açıdan başarıya ulaşır, daha çok kazanır ve basamakları tırmanır. Ancak yükseldikçe, hizmet ettiği şirketin insanları daha verimli çalıştırmak adına mantıksız ve dehşet verici yöntemlere başvurduğunu görür. İnsanların sömürüldüğü, benliklerin araçsallaştığı bu düzende; en yüksek verim, en büyük acımasızlıkla at başı gider. Film, izleyiciyi tam da bu soruyla baş başa bırakır: Sistem içinde en akılcı sayılan hamleler, insanlığın özü açısından aslında ne kadar akıldışıdır?

Cassius’un içine itildiği bu absürt kuyu, aslında modern insanın her sabah üzerine giydiği o steril zırhın perdedeki abartılı bir yansımasından ibaret. Kendimizin daha da iyi versiyonuna doğru itilerek benliğimizden feragat ettiğimiz bu düzende, filmin bizi getirdiği nokta ne bir hayranlık ne de katı bir çaresizlik hissi. Aksine; sistemin bizden talep ettiği o kusursuz uyumu bozacak küçük, pürüzlü alanlara ne kadar muhtaç olduğumuz gerçeği.

İhtiyacımız olan şey ne yeni bir hız rekoru ne de sunulan seçenek bolluğu; her şeyi çıktısına göre tartar hâle gelen bu hesapçı zihin yapısına biraz çomak sokabilmek. Karşılığı bilançolara yansımayacak bir metnin satırlarında kaybolmak, önümüze atılan her soruya anında yetiştirilecek yetkin bir cevabımız yokmuş gibi susabilmek, ölçüp biçme saplantısını bilerek teğet geçmek…

Piyasaya doğrudan bir meta ya da işlev sunmayan “kullanışsız” düşünceye yer açmak, belki de düzenin ezberini bozan en net tavır. Çarklar verimi, performansı ve pazarlanabilir olanı sever. Bir hedefe koşmayan zihinsel sapmalar ise tehlikelidir.

Düşüncenin hakiki ağırlığı burada belirir. Zekâmız bize çevremizi biçimlendirip araçsallaştırmayı öğretti; şimdi aynı keskinliği aklın kendi istikametine doğrultma zamanı. Nihai kriz zihnimizi yitirmek değil; kusursuz çalışan bir zekâyla varlığımızın gerekçesini büsbütün ıskalamak.

Bizi yöneten şey akılsızlık değilse, aklımız kimin hizmetinde?

Üzerine düşünelim.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!