Bu köşe yazısı, Albert Camus’nün Yabancı adlı kült eserinin sinemadaki yansımalarını ve başkarakter Meursault’nun sarsıcı dürüstlüğünü ele almaktadır. Dr. Alper Sezener, özellikle François Ozon’un çağdaş uyarlamasına odaklanarak, toplumun dayattığı rolleri reddeden bu karakterin modern dünyadaki karşılığını sorgular. Analizde, Visconti’nin klasik yaklaşımı ile Zeki Demirkubuz’un Yazgı filmindeki yerel yorumu arasında kıyaslamalar yapılarak eserin evrenselliği vurgulanır. Toplumun bir suçtan ziyade samimiyeti ve kayıtsızlığı yargıladığına dikkat çekilen yazıda, insan varoluşunun çıplaklığı ve absürt kavramı ön plana çıkarılır. Sonuç olarak, sinema ne kadar farklı yorumlar sunarsa sunsun, asıl hakikatin hâlâ Camus’nün satırlarında parladığı belirtilir.
“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.”
Bazı romanlar okurun zihninde olaylarıyla değil, ışığıyla yer eder. Yabancı (L’Étranger) onlardan biridir. Cezayir güneşi yalnızca gökyüzünü değil, insanın yüzünü, sesini, suskunluğunu da aydınlatır. François Ozon, Camus’nün romanını sinemaya uyarlarken önce bu ışığın peşine düşüyor. Meursault yeniden karşımızda duruyor. Ne kendini savunuyor ne de pişmanlık gösteriyor. Geriye yalnızca insanı bütün çıplaklığıyla ortaya çıkaran o yakıcı aydınlık kalıyor.
Ozon, bu kez kendi sinemasını Camus’nün dünyasından geçiriyor. 8 Femmes’in gösterişli yalanları, Dans la maison’un sessiz gözetleyiciliği, Frantz’ın yasla örülü suskunluğu sonunda Meursault’nun sessizliğine ulaşıyor. Ozon’un kahramanları, kendilerine biçilen rolleri benimsemez. Toplum onlara bir kimlik uzatır; onlar onu geri çevirir. Meursault ise bu uzun karakter galerisi içinde en yalın, en sarsıcı figürdür.
Camus’nün anlattığı yalnızca bir cinayet değildir. Asıl mesele yargıdır. Meursault bir adamı öldürür. Buna rağmen mahkeme salonunda en çok annesinin cenazesinde ağlamaması, sevgilisi Marie’ye “Seni seviyorum.” dememesi, beklenen pişmanlığı göstermemesi, kısaca işlediği suçtan çok, rolünü eksik oynaması yargılanır. Toplum cinayeti kimi zaman bağışlar; dürüstlüğü, içtenliği ve orijinalliği ise çoğu zaman bağışlamaz.
Ozon bu dünyayı siyah-beyazın sert diliyle kuruyor. Renklerin geriye çekildiği anda geriye yalnızca ışık kalır. Ten, rüzgâr, deniz… Bir de insanın üzerine çöken, kaçacak gölge bırakmayan güneş.
Kamera, Meursault’yu açıklamaya çalışmaz. Onu olduğu gibi bırakır. İzleyici kendi hükmünü kendi kurar. Ozon’un sinemasında karakterler çoğu zaman kendilerini ele vermez; onları ele veren, çevrelerindeki insanların beklentileridir. Meursault’nun suçu da burada büyür. Yalan söylemeyi reddeder. Özgürlüğü de idamı da bu erdemin karşılığıdır.
Bugünün Meursault’ları başka bir güneşin altında yaşıyor. Gökyüzünde değil, ekranlarda duran bir ışığın altında…
Camus’nün kahramanı dünyaya olan mesafesini kendi belirler. Çağımızın insanı ise durmadan üzerine yağan görüntülerin, haberlerin ve seslerin içinde hissizleşir. Bir felaket haberi belirir; ardından bir reklam ve sonra eğlenceli bir video. Yasın süresi, ekranı aşağı kaydırmak kadar kısadır. Duygular eksilmez; aşınır.
Toplumun talebi ise değişmez. Dün gözyaşı bekleniyordu, bugün görünür duyarlılık bekleniyor. Her çağ kendi maskesini üretir. Dün erdem adına takılan maske, bugün görünür vicdan adına takılıyor. Mahkeme değişiyor; hüküm değişmiyor.
Camus’nün “absürt” fikri burada yeniden beliriyor. Dünya anlamını bize borçlu değildir. Hayat, insanın arzularına göre şekillenmez. Meursault bunu kabul ettiği anda tuhaf bir dinginliğe ulaşır. Onun özgürlüğü umutta değil, yanılsamayı terk edebilmesindedir.

Ozon’un kamerası da aynı yerde duruyor. Bize hakikati göstermiyor; hakikatin önündeki perdeleri çekiyor. Geriye göz kamaştıran güneş ve tüm çıplaklığıyla insan kalıyor. Bir de hiçbir mazeretin örtemediği çıplak bir varoluş…
Yabancı hâlâ bu yüzden rahatsız edici olmayı sürdürüyor. Meursault bizden daha az hisseden biri değil. Tam tersine, hissetmediği şeyi hissediyormuş gibi yapmayı reddeden son insanlardan biridir. Onu yabancı yapan da işlediği suçtan önce bu dürüstlüktür.
Elbette Yabancı ilk kez sinemaya taşınmıyor. Romanı daha önce 1967 yılında usta İtalyan yönetmen Luchino Visconti de perdeye uyarlamış, başrolde Marcello Mastroianni’ye yer vermişti. Visconti’nin yorumu, Camus’nün metnine büyük ölçüde sadık kalan, Akdeniz güneşini ve sömürge Cezayir’inin boğucu atmosferini öne çıkaran klasik bir uyarlamaydı. Ozon’un 2025 uyarlaması ise aynı metne yarım yüzyıldan fazla bir zamanın ardından, başka bir dünyanın gözleriyle bakıyor. Biri romanın sessizliğini sinemaya tercüme etmeye çalışırken, diğeri o sessizliğin bugünün insanında hâlâ nasıl yankı bulduğunu araştırıyor.
Hemen belirtelim: Camus’nün Meursault’su Türk sinemasında da yankısını buldu. Zeki Demirkubuz, 2001 yapımı Yazgı’da Yabancı’yı birebir uyarlamak yerine onu Türkiye’nin toplumsal ve kültürel ikliminde yeniden kurdu. Elbette filmin ana karakteri Musa, Meursault’nun doğrudan bir kopyası değil; onun kader, suç ve kayıtsızlık karşısındaki yalnızlığını yerel dile çeviren başka bir karakter. Buna rağmen Yazgı, Camus’nün romanıyla aynı soruların peşinden gider. İnsanı gerçekten suçlu yapan nedir? İşlediği eylem mi, yoksa toplumun ondan beklediği duyguları göstermemesi mi? Belki de bu yüzden Yabancı, her kuşakta ve her coğrafyada yeniden anlatılmayı sürdürüyor.
Visconti’nin klasik yorumu, Demirkubuz’un yerel yorumu ve Ozon’un çağdaş uyarlaması… Üçü de aynı büyük metne farklı yönlerden yaklaşan değerli filmler. Yine de Meursault’yla ilk kez karşılaşacak olanlar için en doğru adres değişmiyor: Camus’nün Yabancı’sı. Çünkü bütün bu filmler, sonunda dönüp dolaşıp aynı kaynağın etrafında dolaşıyor; güneş ise en yakıcı hâliyle hâlâ romanın sayfalarında parlıyor.











