Alfonso Cuarón’un Son Umut ve John Hillcoat’un Yol filmleri üzerinden insanlığın varoluşsal krizlerini, tükenmişlik duygusunu ve umut kavramını derinlemesine incelemektedir. Kitlesel kısırlık ve kıyamet sonrası çorak bir dünyada geçen bu yapıtlar, modern toplumların yabancılaşmasını, siyasi yozlaşmayı ve vicdani sorumlulukları gözler önüne sermektedir. Yazı, çocuk çığlıkları ve “ateşi taşımak” metaforu aracılığıyla, gerçek umudun iktidarların vadettiği illüzyonlarda değil, zorluklar karşısında insan kalabilme iradesinde gizli olduğunu savunmaktadır. Karşılaşılan tüm karanlık tablolara rağmen, yaşamın kırılgan özünü korumak ve ahlaki duruşu sürdürmek, bireyin kendi kaderine karşı sergilediği en onurlu felsefi direniştir.
İnsanlık, tarihi boyunca hep o büyük, gürültülü felaketleri düşledi. Gökyüzünü kaplayan nükleer mantar bulutları, şehirleri yutan salgınlar ya da kıtaları sarsan devasa meteorlar… Oysa Alfonso Cuarón’un derinlikli yapıtı Son Umut (Children of Men, 2006), bizi çok daha sessiz, çürütücü ve sinsi bir yalnızlığa bırakır. Yaşam pınarının, yani geleceğin kuruması bu varoluşsal kuyunun derinliğidir. Son doğan insanın ölüm haberiyle sarsılan bir dünyada, kitlesel kısırlık yalnızca biyolojik üreme yetisini söküp almaz; ahlakı, anlamı, direnci ve yaşama arzusunu da beraberinde sürükler. Geleceğin, çocuk kahkahalarının ve yarının tamamen silindiği sokaklarda bugünün hiçbir ağırlığı kalmaz. Yarını kalmayan zihinler, bugünü kaçınılmaz bir sönüşe terk eder.
Gözlerimizi filmden ayırıp günümüzün sokaklarına, çağımızın o yorgun siyasetine çevirdiğimizde her yanımızı saran o ağır tahammülsüzlükte, sınırlarda yankılanan yabancı düşmanlığında ve vaatler arasına sıkışıp kalmış kolektif tükenmişlikte aynı sessiz kırılmayı hissediyoruz. Geleceğin, egemenlerin elinde bir seçim vaadine, geçici bir manipülasyon nesnesine ya da bir korku figürüne dönüştürüldüğü günümüz dünyası, Cuarón’un kaotik ve klostrofobik Londra’sına yabancı değildir. Filmde çaresiz insanların sığındığı kaçış yolları gibi, bugün de toplumlar dijital gürültülerle, yapay gündemlerle kendi zihinsel ve ruhsal sükunetini tüketmekte, yavaş yavaş, fark etmeden kabuğuna çekilmektedir.
İşte bu anlam kaybının ortasında, eskiden inançlı bir aktivistken şimdilerde sistemin ve kayıplarının altında ezilmiş yorgun bir bürokrat olan Theo Faron (Clive Owen) yürür. Onun o omuzları çökmüş, bakışları sönmüş hali, hayal kırıklıklarıyla sarsılmış modern insanın ruh halini yansıtır. Yanında, geçmişin izlerini bir orman kulübesinde tüttürdüğü otlarla ve eski plaklarla yaşatmaya çalışan bilge anarşist Jasper Palmer (Michael Caine) ve sistemin çarkları arasında savrulan eski yoldaşı Julian Taylor (Julianne Moore) vardır. Geleceğin ve varisin bulunmadığı bir dünyada Picasso’nun eserini kendi salonuna asıp karşısında gamsızca kahvaltı eden güç sahipleri için sanat nasıl uzak bir sergileme nesnesiyse, bugün de muktedirler için siyaset, halkın umutlarını tüketen içtenlikten uzak bir tiyatrodan ibarettir.

Böylesi bir karanlıkta ve sistemik yorgunlukta umut nereye düşer? Nietzsche’nin “ıstırabı uzattığı için sakıncalı” gördüğü umut, bu düzenin bize sunduğu ucuz bir teselliye, uyutucu bir vaade dönüşebilir mi? Son Umut, bizi edilgen bir bekleyişten çıkarıp radikal ve sessiz bir sorumluluğa davet eder. Mucizevi biçimde hamile kalan ve sistemin hedefi haline gelen mülteci kadın Kee (Claire-Hope Ashitey) ile onu korumak için hayatını hiçe sayan Theo’nun yolculuğu, pasif bir kurtarıcı bekleme hali yaratmaz; aksine, derin bir varoluşsal direniş doğurur. Theo, hamile bir kadını korumak uğruna tehlikelerin önüne atılırken ilahi bir lütfa sığınmaz; o, yalnızca “şimdi ve burada” yerine getirilmesi gereken vicdani sorumluluğu üstlenir. Albert Camus’nün işaret ettiği gibi, tepeye tırmanırken taşı yeniden düşeceğini bilerek taşımak, insanın kendi kaderine karşı sergilediği en onurlu felsefi duruştur.
Filmin sinema tarihindeki en sarsıcı anı, mülteci kampının çamurlu, karanlık sokaklarında, çatışmaların ortasında bir bebeğin ağlama sesinin yükseldiği o sessizlik anıdır. Saniyeler önce birbiriyle çatışan insanlar, silahlarını indirir. Şaşkınlıkla, derin bir sessizlikle ve insani bir huşuyla o küçük cana bakar. O an, ideolojilerin, yapay sınırların ve çatışmaların temelsizliği gözler önüne serilir. İnsanlık, unuttuğu ve zedelediği en temel değeri, yani yaşamın kırılgan özünü bir bebek çığlığında yeniden hatırlar. Umut, konforlu salonlarda vaat edilen parlak yarınlarda değil, krizin ve zorluğun tam ortasında filizlenen o ilk nefestedir.
Son Umut, sislerin içinden beliren ve adı “Tomorrow” (Gelecek) olan belirsiz bir geminin gölgesiyle sona erer. Bugün kendi dünyamızın yorgunluğuna, kurumların aşınmışlığına ve üzerimize çöken ağır sessizliğe baktığımızda, filmdeki o tekinsiz atmosferden uzak sayılmayız. Unutmayalım ki umut, şartların kendiliğinden düzelmesini beklemek ya da bizi bu yorgunluktan çıkaracak bir kurtarıcının lütfunu aramak değildir. Umut, ne kadar karanlık olursa olsun, o yaşamı korumak için adımlarımızı sürdürme iradesidir. Çünkü bu adımlar, gelecek garanti edildiği için değil; sırf bugün insan kalabilmeyi başarmak adına atılır.
***
Yazımızı yine benzer bir sinematografik yolculukla tamamlayalım: Yol (The Road, 2009)
John Hillcoat’un yönettiği film, izleyiciyi mekanik bir felaketten ziyade varoluşun, vicdanın ve tabiatın bütünüyle sınandığı ıssız bir coğrafyaya taşır. Kıyamet sonrası gri bir gökyüzünün altında isimlerinden arınmış Baba (Viggo Mortensen) ile Oğul’un (Kodi Smit-McPhee) güneye doğru sürdürdükleri o meşakkatli yürüyüş, insanlığın kurumsal dayanaklarının silindiği bir çoraklıkta yankılanır. Güvenin kalmadığı, sığınaklara çekilmiş haysiyet kırıntılarının egemen olduğu bu evrende Baba, evladına ısrarla tek bir varoluşsal ödev bırakır: “Ateşi taşımak.” Söz konusu ateş, çağın getirdiği yorgunluğa karşı, insanın kendi içsel hakikatini ve insan kalma iradesini korumak için yaktığı o sessiz fenerdir.
Film, medeniyetin çöktüğü zorlu bir atmosferde, her şeye rağmen insani kalabilmeyi ve sevgi bağını korumayı hüzünlü ve duru bir dille ele alır. Bu doğrultuda Yol, Son Umut’taki bebek çığlığıyla aynı felsefi damardan beslenir. Her iki eser de umudu muktedirlerin sunduğu illüzyonlarda değil, zorlukların tam ortasında üstlenilen somut ve ağırbaşlı sorumlulukta konumlandırır. Theo’nun kuşatma altındaki sokaklarda Kee’yi koruma iradesi neyse, Babanın oğlunun elini sımsıkı tutarak o tekinsiz yollarda ısrarla adım atması da odur. Koşullar ne kadar çetin olursa olsun, o ateşi taşımak ve yaşamın kırılganlığını savunmak, sarsıntılara karşı sergilenen en dingin ama en kalıcı duruştur.










