Fırsat Maliyeti Yanılsaması

featured

Modern kapitalist düzen, insan yaşamının her anını sürekli bir fırsat maliyeti ve verimlilik metriği olarak hesaplayarak bizi niteliksiz bir rakamlar matrisine hapseder. Oysa zamanın ve ilişkilerin derinliği, piyasa ağlarının ve ekonomik çıktıların asla ölçemeyeceği paha biçilmez anlarda gizlidir. Michael Radford’ın Il Postino filmindeki Mario karakterinin şair Neruda ile kurduğu saf bağ ve adanın seslerini kaydetmesi, bu piyasa tahakkümüne boyun eğmeyen ruhsal arayışın en sarsıcı sinematografik karşılığıdır. Benzer şekilde, Jim Jarmusch’un Paterson yapıtı da büyük dramatik olaylar yerine otobüs şoförü bir şairin sıradan ânındaki şiiri görünür kılmasıyla hayatın en gerçek anlarının ölçülemeyen detaylarda saklı olduğunu hatırlatır. Sonuç olarak bu eserler, insanı sayısal verilere indirgeyen algoritmik kuşatmaya karşı çıkarak hayatın gerçek anlamının rakamlara dökülebilenlerde değil, ölçmeye kıyamadığımız anların toplamında yattığını vurgular.

Bütün bir yeryüzünün küsuratlı rakamlar matrisine dönüştürüldüğü, varoluşun ancak bir fatura dipnotu kadar değer taşıdığı çağda, en hayati yetimizi, niceliğin boyunduruğuna girmeyen anları hissetmeyi, yitirdik.

 

Modern iktisat kuramı, insan bilincini kesintisiz bir “fırsat maliyeti” denklemine hapsetti. Bir saatlik kıyı yürüyüşünün bedelini o sürede elde edilemeyen kazançla, dostla paylaşılan tek bir acı kahvenin değerini ise kaçırılan iş fırsatlarıyla ölçen acımasız bir mantık bu. Oysa zamanın akrep ile yelkovanın mekanik ritmine sığmayan, piyasa ağlarının kapsama alanına hiç düşmeyen o derin omurgasını hangi terazi tartabilir? Bir insanın çocuğuyla geçirebildiği o hesapsız anın, bir dostun kelimelerinde gezinmenin ya da görünürde hiçbir ekonomik çıktısı olmayan bir patikayı adımlamanın özgül ağırlığını hangi metrikle hesaplayacağız?

Bu ontolojik sorunun en yalın ve sarsıcı karşılıklarından biri Michael Radford’ın 1994 yapımı Il Postino (Postacı) yapıtında karşımıza çıkar.

 

Akdeniz’in sapa bir adasında geçen anlatı, balıkçı olamayacak kadar hassas bünyeli, dünyayı kavramakta ise mahcup Mario Ruoppolo’nun içsel coğrafyasını önümüze serer. Sürgün şair Pablo Neruda’ya mektup taşımak üzere geçici bir süre için postacı olan Mario’nun şairle kurduğu ilişki, kapitalist rasyonalitenin tüm ezberlerini bozar. Mario, Neruda’dan hayatını kolaylaştıracak bir imtiyaz, statü ya da mevki talebinde bulunmaz. Onun derdi daha derindedir. Şiirin özünü kavramak, rüzgârın nasıl olup da bir imgeye dönüştüğünü, denizin bitimsiz uğultusunun insanın göğüs kafesinde nasıl yankılandığını anlamak ister.

Mario’nun dik yokuşları pedallayarak şairin evine doğru tırmandığı o uzun dakikalar, sermaye birikim rejimi açısından tamamen “üretimsiz” ve ziyan edilmiş zaman dilimleridir. Fakat sinema burada felsefi bir hakikati muhatabına fısıldar. Bir insanın bir başkasının zihninde kendi varlığını yankılanır bulmasının piyasa karşılığı olamaz. O pedal darbeleri, ölçüm araçlarının tahakkümünden sıyrılan bir ruhun kendi ritmini bulma çabasıdır.

Şair adadan ayrıldıktan sonra Mario’nun adanın seslerini kaydetmeye koyulduğu an, filmin kriz noktasıdır. Mario bir ses kayıt cihazıyla adayı karış karış gezer. Küçük dalgaların kıyıya çarpışı, rüzgârın dağ patikalarındaki fısıltısı, balıkçı ağlarının çekilirken çıkardığı o gıcırtı ve en nihayetinde henüz doğmamış çocuğunun anne karnındaki kalp atışları… Finansal piyasalar için bu kayıtlar bir değer taşımaz; nesneleştirilemez, metalaştırılamaz ve borsada işlem göremez. Oysa Mario için o bant, dünyadaki tek gerçek mirastır; doğacak çocuğuna bırakacağı evrensel ahengin ta kendisidir.

Bugün her anı veri girdisine, her soluğu bir tür verimlilik çıktısına dönüştürmeye çalışan algoritmik bir kuşatmanın altındayız. Yürüyüşler adımlarla, zaman saatlerle, dostluklar dijital etkileşimlerle ölçülüyor. Oysa hayatın gerçek nirengi noktaları hiçbir maddi ölçüte sığmayan alanlarda gizli. Bir dostun ses tonundaki o yalın güveni ölçecek bir cihaz henüz tasarlanmadı; bir çocuğun nedensiz kahkahasının bilançoda karşılığı yok. Mario’nun paslı bisikletinin zincir sesine kulak vermek gerekir belki de; zira hayat, rakamlara dökebildiğimiz kadar değil, tam aksine ölçmeye kıyamadığımız anların toplamı kadar gerçektir.

***

Yazımızı, benzer bir şiirsel duyarlılığı sinemada arayanlara Jim Jarmusch’un yazıp yönettiği Paterson (2016) ile bitirelim. Adam Driver’ın duru ve ölçülü oyunculuğuyla hayat verdiği Paterson, New Jersey’nin Paterson kentinde otobüs şoförlüğü yapan, yaşadığı şehirle aynı adı taşıyan genç bir şairin gündelik hayatına odaklanır. Golshifteh Farahani’nin canlandırdığı eşi Laura ile paylaştığı ev yaşamı, her sabah aynı saatte uyanıp otobüsünün direksiyonuna geçmesi, yolcuların konuşmalarına kulak misafiri olması ve öğle molalarında gizli defterine dizeler karalaması, sıradanlığın içindeki şiiri görünür kılar. Jarmusch, büyük olaylara, dramatik kırılmalara ya da gösterişli anlatım numaralarına başvurmadan, hayatın en küçük ayrıntılarında saklı güzelliğin izini sürer. Tıpkı Il Postino’da olduğu gibi şiirin gündelik hayatla kurduğu o mahcup, sahici ve paha biçilmez ilişkiyi hatırlatır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!