1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Özgür Çelik
  4. AfD iktidara gelebilir mi? Almanya artık bu ihtimale hazırlanmalı

AfD iktidara gelebilir mi? Almanya artık bu ihtimale hazırlanmalı

featured

Bu analiz, AfD partisinin Almanya’daki yükselişini ve bu durumun demokratik sistem üzerindeki etkilerini derinlemesine ele almaktadır. Yazar, partinin artık sadece bir protesto hareketi olmadığını, aksine kalıcı bir siyasi güç haline geldiğini savunarak geleneksel partilerin bu duruma hazırlıklı olması gerektiğini vurgular. Demokratik kurumların ve hukuk devletinin her türlü iktidar senaryosuna karşı dayanıklı tutulması, metnin merkezinde yer alan temel öneridir. Siyasetin sadece yasaklara veya dışlamaya odaklanmak yerine, seçmenlerin göç ve ekonomi gibi konulardaki somut endişelerine ikna edici çözümler üretmesi gerektiği ifade edilir. Sonuç olarak kaynak, demokrasiyi sadece istenen sonuçların alınması değil, toplumun hoşuna gitmeyen seçim sonuçlarıyla bile kurumsal mekanizmalar aracılığıyla başa çıkabilme yeteneği olarak tanımlar.

 

Almanya’da son seçimlerin ortaya koyduğu en önemli gerçek belki de AfD’nin aldığı oy oranının kendisi değil. Asıl önemli olan, uzun yıllar boyunca yalnızca teorik bir ihtimal olarak görülen bir siyasi tablonun artık somut hale gelmiş olmasıdır: AfD, Almanya’daki bir eyalette açık ara en güçlü siyasi parti olabilir. Eğer bir parti özgür seçimlerde toplumun bu kadar büyük bir bölümünün desteğini alabiliyorsa, artık yapılması gereken yalnızca o partinin “sağda” ya da “aşırı sağda” olduğunu söylemek ve seçmenlere onu tercih etmemelerini anlatmak değildir.

Bu, siyasi açıdan anlaşılabilir bir yaklaşım olabilir. Ancak demokratik açıdan yeterli değildir.

Çünkü bir parti mevcut seçim sistemi içerisinde seçime girebildiği, vatandaşlar tarafından oy verilebildiği ve bu oylar parlamentoda sandalyelere dönüştüğü sürece, demokrasi bu ihtimalle yüzleşmek zorundadır.

Bu, AfD’nin siyasi görüşlerinin doğru olduğu anlamına gelmez. Bu parti desteklenmek zorunda değildir. Ancak demokrasi, insanın kendi hoşuna gitmeyen seçim sonuçlarına da hazırlıklı olması demektir.

Asıl mesele tam olarak burada başlıyor.

AfD artık yalnızca bir protesto oyu değil

Uzun yıllar boyunca AfD’nin yükselişi bir protesto hareketi olarak yorumlandı. İnsanların hükümetten memnun olmadığı, yerleşik partilerden hayal kırıklığına uğradığı, göç politikası, artan fiyatlar, enerji politikası veya ekonomik gelişmeler nedeniyle öfkelendiği ve bir sonraki seçimde yeniden CDU, SPD ya da başka bir partiye dönebileceği düşünüldü.

Bu açıklamanın bir bölümü elbette doğru olabilir.

Ancak artık tek başına yeterli değil.

Bir siyasi parti birkaç yıl içerisinde oy oranını ikiye katlıyor ve bazı bölgelerde yüzde 40’ın üzerine çıkıyorsa, şu soruyu sormak gerekir:

Bu hâlâ yalnızca bir protesto mu, yoksa Almanya’nın siyasi yapısında kalıcı bir değişimin işareti mi?

Muhtemelen cevap ikisinin arasında bir yerde.

AfD’ye oy veren insanların tamamı aynı düşünceye sahip değil. Bazıları bunu ideolojik bir tercih olarak görüyor. Bazıları hükümete bir uyarı göndermek istiyor. Bazıları özellikle göç politikasından memnun değil. Bazıları ekonomik gelecekten, işlerinden veya enerji fiyatlarından endişe ediyor. Bazıları ise Berlin’deki siyasi karar alıcıların kendi günlük hayatlarını artık anlamadığını düşünüyor.

Dolayısıyla milyonlarca seçmeni tek bir siyasi etiket altında toplamak kolay olabilir ama gerçeği açıklamaz.

Bir partinin neden büyüdüğünü anlamak isteyenler, öncelikle insanların neden o partiye oy verdiğini anlamak zorundadır.

Bu, o partinin verdiği bütün cevapların doğru kabul edilmesi anlamına gelmez.

Ancak insanların sorduğu soruların ciddiye alınması anlamına gelir.

Demokrasi, seçmenine karşı sürekli siyaset yapamaz

Almanya’da son yıllarda giderek belirginleşen bir siyasi refleks var. AfD yükseldiğinde verilen cevap çoğu zaman şu oluyor: Bu partinin güçlenmesi engellenmeli, “Brandmauer” korunmalı ve vatandaşlara AfD’nin neden tercih edilmemesi gerektiği anlatılmalı.

Bunların tamamı demokratik bir siyasi stratejinin parçası olabilir.

Ancak bunlar tek başına bir siyasi program oluşturamaz.

Çünkü hayat pahalılığından rahatsız olan bir vatandaş, kendisine AfD’nin sağda olduğunun söylenmesiyle daha az öfkeli hale gelmez.

Göç veya güvenlik konusunda endişeleri olan bir insan, yalnızca AfD’nin eleştirilmesiyle kendi sorusunun cevabını almış olmaz.

Devlete ve siyasi kurumlara güvenini kaybetmiş bir vatandaş da diğer partilerin kendisine “AfD iyi bir alternatif değil” demesiyle otomatik olarak güvenini geri kazanmaz.

Siyaset bu kadar basit değildir.

Demokratik partilerin yalnızca AfD’nin neden yanlış olduğunu anlatması yetmez. Aynı zamanda neden kendilerine güvenilmesi gerektiğini de anlatmaları gerekir.

Asıl soru sadece:

“AfD’yi nasıl engelleriz?”

olmamalıdır.

Şu soru da sorulmalıdır:

“İnsanların protesto amacıyla, öfkeyle veya gerçekten ikna oldukları için AfD’ye yönelmesine neden olan sorunları neden çözemiyoruz?”

Bu ikisi arasında büyük bir fark vardır.

Göç meselesi bütün sorunun kendisi değil, önemli bir parçası

Bu durum özellikle göç tartışmasında açıkça görülüyor.

Göç konusu çoğu zaman iki uç arasında tartışılıyor.

Bir tarafta göç konusunda yapılan her eleştirinin ırkçılık veya yabancı düşmanlığı olarak değerlendirilmesi var. Diğer tarafta ise göçün Almanya’daki neredeyse bütün toplumsal sorunların temel nedeni olduğu iddiası.

Her iki yaklaşım da gerçekliği tam olarak açıklamıyor.

Göç; belediyeler, okullar, konut piyasası, kamu yönetimi, iş piyasası ve iç güvenlik açısından somut sorunlar yaratabilir.

Ancak göçmenlerin Almanya’daki ekonomik durgunluğun, konut sıkıntısının veya devlet kurumlarına duyulan güven kaybının otomatik olarak nedeni olduğunu söylemek de doğru değildir.

Demokratik siyaset bu iki gerçeği aynı anda söyleyebilmelidir.

İnsan haklarını ve insani korumayı savunurken göçün kontrol edilmesini istemek mümkündür.

Entegrasyonu desteklerken kurallara uyulmasını talep etmek mümkündür.

Almanya’da kalma hakkı bulunmayan kişilerin sınır dışı edilmesini savunurken aynı zamanda hukukun üstünlüğünü korumak mümkündür.

Sorun, siyasi tartışmaların yalnızca ahlaki etiketlerden oluşmaya başladığı noktada ortaya çıkıyor.

Bir vatandaş göç hakkında soru sorduğunda ona “sağcı” demek, soruyu cevaplamaz.

AfD’nin göçmenleri Almanya’nın sorunlarının temel nedeni olarak göstermesi de soruya yeterli bir cevap değildir.

Demokratik merkez bu iki basitleştirmeden daha iyi olmak zorundadır.

Peki AfD gerçekten iktidara gelirse ne olur?

Artık bu sorunun sorulmasından kaçınmamak gerekiyor.

Bir parti seçimlere girebiliyor ve iktidar olmak istiyorsa, olası bir hükümet sorumluluğuna hazırlanmak zorundadır. Aynı şey AfD için de geçerlidir.

AfD’nin kendisi de böyle bir senaryoya hazırlandığını gösteriyor. Parti içerisinde personel yetiştirme programlarının oluşturulması, yönetim kadrolarının hazırlanması ve olası bir hükümette bakanlıkların nasıl doldurulacağına ilişkin çalışmalar, iktidar ihtimalinin parti tarafından yalnızca teorik bir senaryo olarak görülmediğini ortaya koyuyor.

Dolayısıyla diğer siyasi partilerin de bu ihtimali ciddi biçimde incelemesi gerekir.

Panik yaparak değil.

Sakin ve somut biçimde.

Bir AfD hükümeti hangi alanlarda gerçekten değişiklik yapabilir?

Hangi yetkiler eyaletlere, hangileri federal hükümete aittir?

Hangi kararlar doğrudan uygulanabilir?

Nerede mahkemeler, parlamentolar, memur hukuku, federal yasalar veya Avrupa hukuku devreye girer?

Bu sorular, siyasi sloganlardan çok daha önemlidir.

Çünkü Almanya bir başkanlık sistemi değildir. Bir eyalet hükümeti bütün kurumları istediği gibi bir gecede değiştiremez. Parlamentolar, mahkemeler, anayasal kurallar, memuriyet sistemi, belediyeler ve federal yetkiler gibi çok sayıda denetim mekanizması vardır.

Ancak bundan bir eyalet hükümetinin güçsüz olduğu sonucu da çıkmaz.

Bir hükümet siyasi öncelikleri değiştirebilir.

Bakanlıkların yapısını düzenleyebilir.

Yasal sınırlar içerisinde personel kararları alabilir.

Siyasi gündemi belirleyebilir.

Kamuoyundaki tartışmaların yönünü etkileyebilir.

Federal Konsey, yani Bundesrat üzerinden federal siyasete etki edebilir.

Bazı devlet kurumlarının kaynaklarını artırabilir veya azaltabilir.

Bu nedenle olası bir AfD hükümetini ne Almanya’nın demokrasisinin ertesi gün çökeceği bir felaket olarak görmek doğru olur ne de “bırakalım bir denesinler, nasıl olsa hiçbir şey yapamazlar” şeklinde küçümsemek.

Her iki yaklaşım da gerçekçi değildir.

Asıl mesele devletin işleyip işlemediğidir

Demokratik toplumların üzerinde daha fazla durması gereken konu belki de budur.

Devlet kurumları hangi parti iktidarda olursa olsun çalışabilmelidir.

Bu sadece AfD için geçerli bir mesele değildir.

Bir ülkenin demokrasisi CDU, SPD, Yeşiller veya AfD iktidardayken farklı temel kurallara sahip olamaz.

Hâkimler bağımsız olmalıdır.

Kamu kurumları hukuk çerçevesinde çalışmalıdır.

Memurlar herhangi bir siyasi partiye değil, devlete ve anayasaya bağlı olmalıdır.

Parlamentolar hükümeti denetleyebilmelidir.

Basın özgür olmalıdır.

Güvenlik kurumları parti çıkarlarından bağımsız hareket edebilmelidir.

Bu nedenle herhangi bir hükümetin kendisini otomatik olarak sınırlayacağını varsaymak yeterli değildir.

Demokrasi “doğru insanlar doğru davranır” varsayımı üzerine kurulmaz.

Demokrasi kurumlar üzerine kuruludur.

Hazırlıklı olmak alarmizm değildir

Son yılların belki de en önemli derslerinden biri şu:

Hazırlıklı olmak ile panik yapmak aynı şey değildir.

AfD olası bir hükümet sorumluluğuna hazırlanıyorsa, demokratik devlet de buna hazırlanmalıdır.

Bu, seçim sonuçlarını manipüle etmek anlamına gelmez.

Bir partiyi hukukun dışına çıkarak engellemek anlamına da gelmez.

Tam tersine, demokratik kurumların dayanıklılığını güçlendirmek anlamına gelir.

İşleyen bir kamu yönetimi gerekir.

Federal hükümet ile eyaletler arasındaki yetki sınırlarının net olması gerekir.

Güvenlik kurumlarının sağlam olması gerekir.

Hassas ve gizli bilgilerin korunması gerekir.

Parlamenter denetimin güçlü olması gerekir.

Bağımsız yargının korunması gerekir.

Ve her şeyden önemlisi, kamu görevlilerinin herhangi bir partiye değil, hukuka ve Anayasa’ya bağlı olması gerekir.

Bir hükümetin aldığı karar hoşumuza gitmediğinde hukuk devleti çalışmalıdır.

Bir hükümet yetkilerini genişletmeye çalıştığında denetim mekanizmaları devreye girmelidir.

Bir hükümet başarısız olduğunda demokratik yollarla değiştirilebilmelidir.

Demokrasinin gerçek gücü tam olarak budur.

“Brandmauer” tek başına yetmez

Almanya’daki AfD tartışmasının önemli bir bölümü “Brandmauer” etrafında şekilleniyor.

AfD ile koalisyon yapılmaması, ortak hükümet kurulmaması ve siyasi iş birliğinin sınırlandırılması elbette önemli bir tartışmadır.

Ancak Brandmauer iyi siyasetin yerine geçemez.

Yerleşik partiler oy kaybetmeye devam ederken bütün enerjilerini yalnızca AfD’nin iktidara gelmesini engellemeye harcarsa, temel sorun ortadan kalkmaz.

Çünkü AfD hakkında konuşmamak AfD’yi küçültmez.

AfD seçmenlerine hakaret etmek de onları başka partilere yöneltmez.

AfD ancak diğer partiler daha ikna edici cevaplar verdiğinde zayıflayabilir.

Bu; ekonomi politikası için de geçerlidir, göç için de, enerji, güvenlik, altyapı, eğitim ve sosyal politika için de.

Ama hepsinden önce güven meselesidir.

Birçok insan Almanya’nın tamamen işlemez hale geldiğini düşünmüyor olabilir.

Ancak devletin çok yavaş, çok karmaşık ve kendi günlük hayatlarından çok uzak olduğunu düşünüyor olabilir.

Bir vatandaş basit bir idari işlem için aylarca bekliyorsa, belediyeler yeterli konut veya okul yeri bulamıyorsa, şirketler bürokrasiden şikâyet ediyorsa veya insanlar siyasi kararların sürekli açıklandığını ama yeterince hızlı uygulanmadığını düşünüyorsa, öfke birikir.

Ve siyasi öfke sonunda kendisine bir adres bulur.

AfD de gerçeklikle sınanmak zorunda

Adil bir demokratik tartışma, AfD’nin yalnızca niyetlerine değil, somut politikalarına da bakmalıdır.

Göçü ciddi biçimde azaltacağını söyleyen bir parti, bunun hukuken, pratikte ve Avrupa düzeyinde nasıl gerçekleştirileceğini açıklamalıdır.

Farklı bir enerji politikası isteyen bir parti, bunun enerji fiyatları, arz güvenliği ve Alman sanayisi açısından ne anlama geleceğini ortaya koymalıdır.

Devleti yeniden yapılandırmak isteyen bir parti, hangi kurumların değişeceğini, bunun ne kadar maliyet yaratacağını ve devletin işleyişinin nasıl korunacağını açıklamalıdır.

Dış ve güvenlik politikasını değiştirmek isteyen bir parti ise bunun Almanya’nın Avrupa Birliği, NATO ve uluslararası ortaklarıyla ilişkilerine nasıl yansıyacağını anlatmalıdır.

Ve “siyasi değişim” vaat eden herkes, sonunda bunun insanların günlük hayatında gerçekten ne değiştirdiği üzerinden değerlendirilmelidir.

Bu, AfD’ye karşı bir kampanya değildir.

Bu, demokrasinin kendisidir.

İktidara gelmek isteyen her parti, programları ve yönetme kapasitesi açısından aynı şekilde sorgulanmalıdır.

Belki de Almanya’nın daha az öfkeye, daha fazla gerçekçiliğe ihtiyacı var

Belki de atılması gereken en önemli adım, siyasi tartışmayı yeniden daha sakin ve gerçekçi bir zemine taşımaktır.

Hükümeti eleştiren herkes aşırı sağcı değildir.

AfD’ye oy veren herkes aşırı sağcı değildir.

AfD’ye karşı çıkan herkes de “sistem partilerinin” temsilcisi değildir.

Ve AfD’nin dile getirdiği her siyasi talep, yalnızca AfD tarafından dile getirildiği için otomatik olarak yanlış değildir.

Aynı şekilde, bir talebin AfD tarafından dile getirilmesi onu otomatik olarak doğru da yapmaz.

Demokratik toplum bu ayrımları yapabilmelidir.

Hatta yapmak zorundadır.

Çünkü milyonlarca insanı kategorik biçimde gözden çıkarmaya başladığınızda, onları tam da güçlendirmek istediğiniz siyasi yapının kucağına bırakabilirsiniz.

Bu, demokratik partilerin ilkelerinden vazgeçmesi gerektiği anlamına gelmez.

Tam tersine.

Kendi ilkelerini daha açık savunmaları ve aynı zamanda daha iyi siyasi çözümler üretmeleri gerekir.

Son sözü yine seçmen söyler

Belki de kabul edilmesi en zor gerçek şudur:

Demokrasilerde son sözü seçmen söyler.

Bir seçim sonucundan hoşlanmayabilirsiniz.

Bir siyasi partinin programını yanlış veya tehlikeli bulabilirsiniz.

Belirli gelişmeler konusunda uyarıda bulunabilirsiniz.

Ancak bir parti yasal olarak seçimlere katılabildiği sürece, vatandaşların ona oy verme hakkını ortadan kaldıramazsınız.

Dolayısıyla cevap şu olmamalıdır:

“Bu insanlara bu partiye oy vermemeleri gerektiğini anlatmalıyız.”

Bunun yanında şu soru da sorulmalıdır:

“Bu insanların neden bu partiye oy verdiğini anlamalıyız ve onların başka bir tercih yapmasını sağlayacak kadar ikna edici bir siyaset üretebilmeliyiz.”

Aynı zamanda devlet de bu oyların gerçek bir hükümete dönüşmesi ihtimaline hazırlıklı olmalıdır.

Korkudan değil.

Destekten değil.

Demokratik gerçekçilikten dolayı.

Belki de Sachsen-Anhalt seçimlerinin Almanya’ya verdiği en önemli mesaj budur.

Demokrasinin başarısı, AfD’nin seçilmesini engelleyebilmesinde ölçülmemelidir.

Demokrasinin başarısı, toplumun önemli bir bölümünün desteklediği ve birçok insanın siyasi olarak reddettiği bir parti güçlü bir seçim sonucu aldığında bile sistemin çalışmaya devam edip edemediğinde ölçülmelidir.

Bunun anlamı açıktır:

Seçim sonuçlarını kabul etmek.

Demokratik kurumları korumak.

İktidarı denetlemek.

Siyasi programları somut biçimde değerlendirmek.

Ve vatandaşların gerçek sorunlarını çözmek.

Her şeyden önemlisi ise, kendisinden farklı oy kullandığı için vatandaşı demokrasinin düşmanı ilan etmemektir.

Çünkü demokrasi, her zaman “doğru” partinin kazanması demek değildir.

Demokrasi, insanların hoşuna gitmeyen sonuçlarla bile başa çıkabilecek bir sistemin var olmasıdır.

Eğer AfD bir gün Almanya’nın federal hükümetini yönetirse, bu Almanya’nın ertesi gün demokrasisini kaybedeceği anlamına gelmez.

Ancak böyle bir hükümetin hiçbir sonuç doğurmayacağını düşünmek de aynı derecede yanlış olur.

Almanya bu ihtimale hazırlanmalıdır.

Hem de bugün.

Kuralların açık olduğu, kurumların çalıştığı ve siyasi mücadelelerin hâlâ sandıkta çözülebildiği bir dönemde.

Çünkü olası bir siyasi değişime verilecek en doğru cevap ne korku ne de rehavettir.

En doğru cevap, kendi demokratik ilkelerini ciddiye alan ve aynı zamanda o demokrasinin vatandaşlarının gerçek sorunlarına cevap verebilecek kadar güçlü olduğu bir Almanya’dır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!