Özgür Çelik
  1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Küresel Satranç Tahtasında Ortadoğu

Küresel Satranç Tahtasında Ortadoğu

featured
0
Paylaş

Özgür Çelik’in bu çalışması, Ortadoğu’yu yüzeysel çatışmaların ötesinde, küresel güçlerin stratejik hamleler yaptığı karmaşık bir satranç tahtası olarak nitelendirmektedir. Yazar, bölgedeki gerilimlerin tesadüfi olmadığını, aksine büyük devletlerin kontrollü kaos ve hibrit savaş yöntemleriyle kendi çıkarlarını koruma çabası olduğunu savunmaktadır. Metin, özellikle İran ve İsrail arasındaki çekişmeyi ideolojik bir kavgadan ziyade, ekonomik hatlar ve küresel hegemonya mücadelesinin bir parçası olarak ele almaktadır. Bölgedeki yerel grupların ve devletlerin çoğu zaman büyük güçlerin elinde birer piyon haline geldiği vurgulanırken, Türkiye ve Avrupa gibi aktörlerin bu denklemin yarattığı kısıtlamalarla nasıl yüzleştiği analiz edilmektedir. Sonuç olarak kaynak, Ortadoğu’daki asıl gücün askeri kapasitede değil, oyunun kurallarını belirleme ve algıyı yönetme becerisinde yattığını etkileyici bir dille anlatmaktadır.

 

Ortadoğu’yu anlamaya çalışan herkesin ilk karşılaştığı şey, görünen ile gerçek arasındaki uçurumdur. Bu coğrafyada hiçbir çatışma yalnızca sınırlar, mezhepler ya da enerji kaynakları üzerinden okunamaz; çünkü sahnede oynanan oyun, çoğu zaman sahnenin arkasında yazılan senaryonun yalnızca bir yansımasıdır. Devletler, örgütler, ideolojiler ve liderler; hepsi daha büyük bir denklemin değişkenleri olarak hareket eder. Bu denklemin merkezinde ise güç değil, gücün nasıl üretildiği, yönlendirildiği ve algılandığı yer alır.

Bugün İran ile İsrail arasında yükselen gerilim, yalnızca iki aktör arasındaki bir askeri hesaplaşma değildir. Bu gerilim, onlarca yıl öncesine uzanan stratejik planlamaların, enerji hatlarının, ideolojik çatışmaların ve küresel güç rekabetinin kesişim noktasıdır. Özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde şekillenen Amerikan dış politika doktrinleri, Ortadoğu’yu bir “istikrarsızlık alanı” olarak değil, yönetilebilir bir kaos bölgesi olarak ele almıştır. Bu yaklaşım, bölgede kalıcı barıştan ziyade kontrollü gerilimlerin sürdürülmesini teşvik eder. Çünkü kontrol edilebilir krizler, küresel güçler için hem askeri hem ekonomik hem de politik kaldıraç üretir.

Bu bağlamda İran’ın konumu sıradan bir bölgesel aktör olmanın çok ötesindedir. İran, yalnızca enerji kaynakları veya coğrafi konumuyla değil, aynı zamanda ideolojik ve stratejik direnciyle sistemin merkezinde yer alır. Yıllar önce hazırlanan ve ABD dış politika çevrelerinde tartışılan raporlar, İran’ın doğrudan askeri müdahaleyle değil, daha çok baskı, izolasyon ve kontrollü angajman yoluyla dönüştürülmesi gerektiğini savunuyordu. Bu yaklaşım, İran’ın “yıkılması gereken bir devlet” değil, “yönetilmesi gereken bir problem” olarak görüldüğünü açıkça ortaya koyar.

Ancak sahada işler hiçbir zaman planlandığı gibi gitmez. Irak, Afganistan ve Libya örnekleri, doğrudan müdahalenin yarattığı kaotik sonuçları açıkça göstermiştir. Bu nedenle İran söz konusu olduğunda daha karmaşık bir strateji devreye sokulmuştur: çevreleme, vekil güçler, ekonomik baskı ve bilgi savaşı. Bu strateji, klasik savaş anlayışının ötesine geçerek hibrit bir savaş modeline dönüşmüştür. Artık tanklar ve füzeler kadar medya, finans ve algı da savaşın bir parçasıdır.

Bu noktada “kurgulanmış düşman” kavramı kritik bir öneme sahiptir. Bir devletin iç kamuoyunu mobilize etmesi, dış müdahaleleri meşrulaştırması ve uzun vadeli stratejik hedeflerini gerçekleştirmesi için çoğu zaman bir tehdide ihtiyaç duyulur. Bu tehdit bazen gerçek, bazen abartılmış, bazen ise tamamen inşa edilmiş olabilir. Ortadoğu’da faaliyet gösteren birçok silahlı yapının bu çerçevede değerlendirilmesi gerekir. Bu yapılar yalnızca ideolojik motivasyonlarla değil, aynı zamanda büyük güçlerin stratejik ihtiyaçları doğrultusunda şekillenir. Bu durum, bölgedeki aktörlerin bağımsızlığı meselesini de tartışmalı hale getirir.

Bir yapının varlığı, karşı tarafa sürekli bir müdahale gerekçesi sunuyorsa, o yapının rolü yalnızca “direniş” veya “terör” kavramlarıyla açıklanamaz. Daha geniş bir çerçevede bakıldığında, bu yapıların çoğu, büyük güçlerin satranç tahtasındaki piyonları olarak işlev görür. Bu piyonlar, gerektiğinde sahaya sürülür, gerektiğinde geri çekilir, gerektiğinde ise tamamen gözden çıkarılır.

Ortadoğu’daki Kürt gruplarının durumu da bu bağlamda değerlendirilmelidir. Tarih boyunca büyük güçlerle kurdukları ilişkiler, çoğu zaman kısa vadeli kazanımlar sağlasa da uzun vadede ciddi bedeller doğurmuştur. Bölgedeki bu gruplar, ulusal hedefler ile küresel güçlerin stratejik çıkarları arasında sıkışmış durumdadır. Bu sıkışmışlık, onları sürekli olarak dış desteğe bağımlı hale getirirken, aynı zamanda güvenilmez bir aktör olarak algılanmalarına da neden olur. Sonuçta ortaya çıkan tablo, ne tam bağımsız ne de tamamen kontrol altında olan hibrit bir yapı modelidir.

Türkiye’nin bu denklemdeki konumu ise ayrı bir tartışma konusudur. Resmi söylemde güçlü, kontrol sahibi ve belirleyici bir aktör olarak sunulan Türkiye, sahadaki gerçeklikte çok daha karmaşık bir durumla karşı karşıyadır. Sınır ötesindeki aktörler üzerinde tam bir kontrol sağlanamaması, büyük güçlerin bölgedeki varlığı ve çok katmanlı çatışma dinamikleri, Türkiye’nin hareket alanını ciddi şekilde sınırlar. Bu durum, iç politikada üretilen “güç” söylemi ile sahadaki gerçeklik arasında bir gerilim yaratır.

Bu gerilimin bir diğer boyutu da ekonomik faktörlerdir. Modern savaşlar yalnızca askeri kapasiteyle değil, aynı zamanda finansal sürdürülebilirlikle belirlenir. Küresel finans sistemindeki dalgalanmalar, tahvil piyasaları ve enerji fiyatları, savaşın gidişatını doğrudan etkileyebilir. Nitekim son dönemde yaşanan gelişmeler, büyük güçlerin bile ekonomik sınırlarla karşı karşıya kaldığını göstermektedir. Bu durum, savaşların ani şekilde durması veya yön değiştirmesi gibi sonuçlar doğurabilir. Ancak bu duraksamalar çoğu zaman barışın habercisi değil, yalnızca yeni bir aşamanın hazırlığıdır.

Öte yandan Avrupa’nın bu denklemdeki rolü, çoğu zaman göz ardı edilir. Oysa Avrupa, hem enerji bağımlılığı hem de demografik yapısı nedeniyle Ortadoğu’daki gelişmelerden doğrudan etkilenmektedir. Avrupa’daki Müslüman nüfusun büyüklüğü ve Ortadoğu ile olan kültürel bağlar, bölgedeki çatışmaların Avrupa iç siyasetine yansımasına neden olur. Bu durum, Avrupa’yı dış politikada aldığı kararlar ile iç istikrarı arasında zor bir denge kurmaya zorlar.

Bu noktada ideolojik boyut devreye girer. Günümüz dünyasında çatışmalar yalnızca toprak veya kaynak üzerinden değil, aynı zamanda dünya görüşleri üzerinden de yürütülmektedir. Liberalizm, dini mesiyanizm, ulusalcı ideolojiler ve çok kutuplu dünya vizyonları; hepsi aynı anda sahada rekabet halindedir. Bu ideolojik çatışma, savaşların süresini uzatırken, çözüm ihtimalini de karmaşık hale getirir. Çünkü artık mesele yalnızca “kim kazanacak” değil, “hangi dünya düzeni hakim olacak” sorusudur.

İran’ın bu ideolojik denklemdeki yeri oldukça özgündür. Bir yandan dini referanslara dayalı bir sistem sunarken, diğer yandan pragmatik bir dış politika izleyerek farklı güç merkezleriyle ilişkiler kurar. Rusya ve Çin ile geliştirdiği stratejik iş birlikleri, onu küresel sistemde alternatif bir blokun parçası haline getirir. Bu durum, İran’ı yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel bir aktör haline getirir.

Ancak bu çok katmanlı yapı, aynı zamanda büyük bir kırılganlık da içerir. Çünkü farklı güç merkezleri arasındaki rekabet, İran’ı sürekli bir baskı altında tutar. Ekonomik yaptırımlar, askeri tehditler ve iç politik gerilimler, bu baskının farklı boyutlarını oluşturur. Buna rağmen İran’ın ayakta kalabilmesi, klasik devlet yapılarının ötesinde bir direnç mekanizmasına sahip olduğunu gösterir. Bu direnç, yalnızca askeri kapasiteden değil, aynı zamanda toplumsal ve ideolojik mobilizasyondan beslenir. Uzun vadeli stratejik planlama, asimetrik savaş yöntemleri ve esnek ittifak politikaları, İran’ın bu süreçte ayakta kalmasını sağlar. Bu durum, onu klasik anlamda “zayıf ama dirençli” bir aktör haline getirir.

Sonuç olarak Ortadoğu’da yaşananlar, yüzeyde görülen çatışmaların çok ötesinde bir anlam taşır. Bu coğrafya, küresel güçlerin doğrudan karşı karşıya gelmek yerine dolaylı olarak mücadele ettiği bir alan haline gelmiştir. Bu mücadelede kullanılan araçlar değişse de temel mantık aynıdır: kontrol, etki ve süreklilik. Bugün gelinen noktada en kritik soru şudur: Bu oyun nereye gidiyor?

Eğer mevcut dinamikler devam ederse, Ortadoğu’daki çatışmaların kısa vadede sona ermesi pek mümkün görünmemektedir. Çünkü bu çatışmalar, yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda küresel sistemin yeniden şekillenme sürecinin bir parçasıdır. Bu nedenle çözüm, yalnızca askeri ya da diplomatik adımlarda değil, aynı zamanda bu sistemin nasıl işlediğini anlamakta yatmaktadır. Gerçek güç, sahadaki tank sayısında değil, oyunun kurallarını belirleyebilme kapasitesindedir. Ve bu kurallar değişmediği sürece, sahnedeki aktörler değişse bile oyun aynı kalmaya devam edecektir.

Ortadoğu, bu oyunun en sert oynandığı sahne olmaya devam ederken, asıl mesele bu oyunu izlemek değil, onu okuyabilmektir. Çünkü ancak o zaman, görünenin ötesindeki gerçeklik anlaşılabilir. Unutulmamalıdır ki, başkasının kurduğu oyunda ancak o kişinin yazdığı senaryoda bir kurban olabilirsiniz; gerçek güç ise o senaryoyu yırtıp atacak, piyonların iplerini tutan elleri deşifre edecek o derin akıldır.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!