Bu makale, Alparslan Türkeş’in uzun meclis hayatı boyunca yaptığı konuşmaların Türkiye’nin dış politika, strateji ve demokrasi tarihindeki önemini ele almaktadır. Kaynaklar, Türkeş’in Kıbrıs meselesi, NATO ile ilişkiler ve Türk dünyası konusundaki öngörülerinin yıllar içinde nasıl doğrulandığını ayrıntılı bir şekilde sunmaktadır. Özellikle milli savunma sanayii ve Balkanlar’daki jeopolitik riskler konusundaki uyarılarının tarihsel birer belge niteliği taşıdığı vurgulanmaktadır. Yazar, Türkeş’in sadece siyasi bir lider değil, aynı zamanda işkence karşıtlığı ve demokratik haklar gibi konularda da öz eleştiri yapabilen bir devlet adamı olduğunu belirtmektedir. Nihayetinde bu derleme, geçmişteki meclis kayıtlarının bugünün Türkiye’sini anlamada nasıl bir rehber görevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
Alparslan Türkeş, 1960’tan 1995’e uzanan yaklaşık yirmi yıl parlamento hayatı boyunca Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünden yüzlerce konuşma yaptı. Bu konuşmalar salt siyasi tartışmanın ötesinde bir şeydi; Türkiye’nin dış politika zafiyetlerini, Batı’nın ikiyüzlülüğünü, Kıbrıs’ta geçen her günün nasıl stratejik bir kayıp olduğunu, soydaş Türk coğrafyasının nasıl yitirilmekte olduğunu, bölücülüğün arkasındaki dış elleri, içerideki işkence utancını – kısacası bugün hâlâ konuştuğumuz meselelerin tamamını, onlarca yıl önce kayıt altına alan belgelerdi. Türkeş’in meclis konuşmalarını toplu olarak okuduğunuzda, şaşırtıcı bir gerçekle yüz yüze gelirsiniz: O yanılmıyordu. Ya da daha doğrusu; yanıldığı yerlerde bile doğru soruyu soruyordu.
NATO: EŞİT ORTAKLIK MI, BAĞIMLILIK MI?
Türkeş, Silahlı Kuvvetlerin bir mensubu olarak NATO’nun en üst kademelerinde Genelkurmay’ı temsil etmiş eski bir askerdi. Bu kimliğiyle konuştuğunda NATO meselesinde hem içeriden bir bilgi taşıyor hem de dışarıdan bakabiliyordu. 1966 yılındaki bütçe konuşmasında Türkiye’nin NATO üyeliğini savunurken koşulsuz bir teslimiyet içinde değildi. Türkiye’nin NATO’ya eşit haklarla ve Meclis kararıyla girdiğini, bu ittifakın Türkiye’ye güvenlik ve ekonomik kazanımlar sağladığını kabul ediyordu; ama hemen ardından şunu ekliyordu: NATO’nun kusurlu olması, ittifakın yapısından değil, Türkiye’yi idare edenlerin müttefiklerle ilişkilerde Türkiye’nin yüksek menfaatlerini koruyacak liyakatte olmamalarından kaynaklanmaktadır. Daha da ileri giderek, NATO emrine tahsis edilmiş Türk kuvvetlerinin bir kısmının NATO’dan çıkarılarak millî kuvvetler haline getirilmesini ya da doğrudan Türkiye emrinde yeni millî kuvvetler kurulmasını talep ediyordu. Gerekçesi netti: Kıbrıs meselesinde görüldüğü gibi, NATO’ya bağlı kuvvetler yalnızca müttefiklerin müşterek onayıyla kullanılabiliyordu; bu durum Türkiye’yi kritik anlarda hareketsiz bırakıyordu.
1970’lerin sonuna doğru daha sert bir çerçeveye oturdu bu analiz. Sovyetlerin Türkiye için tehdit olmaktan çıktığını ilan eden bir Başbakana şöyle yanıt verdi: NATO ittifakı, Sovyetler Birliği’nin yayılma politikasının hür dünyaya karşı yarattığı tehdide karşı kurulmuştur. Bu tehdit Türkiye için hâlâ mevcuttur. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından Türkiye’den resmen toprak istenmiş, Boğazların ortak savunulması talep edilmiştir. Sovyetlerle güvence iddiasında bulunmak, ardından Sovyet TASS Ajansı’nın bu iddiaları yalanlaması karşısında yanıt verememek, Türkiye için büyük bir siyasi yenilgiydi. Ama Türkeş’in NATO eleştirisi salt güvenlik eksenli kalmıyordu. Bir bütçe konuşmasında şu cümleyi kayda geçirdi: Uzun zamandan beri yardım olarak Amerika’dan peçete, havlu, çatal, kaşık, çorap, hastane elbisesi, yem torbası gibi bizim memleketimizde daima yapılan ve bulunabilen şeyler alınmış; bu durum yerli sanayimiz için bir darbe olduğu gibi yurt içinde imal etmemiz mümkün olmayan çok önemli şeylerin istediğimiz sayıda alınmasını da önlemiştir. Amerika’ya bu bağımlılık ciddi bir sorundu Türkeş için. Kıbrıs’ta Türk kanı akarken NATO silahlarıyla donatılmış Rum ve Yunan kuvvetlerinin saldırdığını, ama Türkiye’nin Amerika’dan onay almadan bu silahları kullanamaz diye kendini bağladığını Meclis kürsüsünden haykırıyordu. Küba’ya saldıran gönüllüler için “onlardan haberim yok, önleyemedim” diyen Amerika’nın, Kıbrıs’ta da benzer bir tutum sergileyebileceğini, Türkiye’nin ise bu oyunun dışına çıkabilecek iradesini göstermek zorunda olduğunu söylüyordu.
KIBRIS: BİR KAYBEDİLEN FIRSATLAR TARİHÇESİ
Türkeş’in en tutarlı, en keskin ve en haklı çıkan öngörüleri Kıbrıs meselesindedir. 1965’ten 1992’ye kadar farklı dönemlerde yaptığı Kıbrıs konuşmaları, birbirini tamamlayan ve giderek daha gergin bir tona bürünen bir bütün oluşturur. 1965’te Demirel Hükümetinin “bekle gör” politikasına doğrudan saldırdı: Bekle gör politikası, hareket serbestliğini ve inisiyatifi Rumlara ve Yunanistan’a terk etmek demektir. Kıbrıs’ta her gün tek taraflı oldu-bittiler olmakta, insan haklarına ve Türklerin varlıklarına en çirkin tecavüzler yapılmaktadır. Kıbrıs’ın Türkiye için stratejik önemini, siyasi argümanın çok ötesinde, somut bir coğrafya okumasıyla ortaya koydu: Kıbrıs adası Türkiye’nin güney kıyılarından 45 ila 70-80 mil mesafedeyken Atina’dan 750 mil, Girit’ten 600 mil uzaktaydı. Buna rağmen Yunanistan 15 bin askerini oraya çıkarabilmişti, ne Amerika ne de Rusya buna itiraz etmişti. Türkiye’nin müdahalesine ise her iki büyük güç de karşı çıkmıştı. Bu asimetri, Türkiye’nin sadece hak değil, güç hesabı yaparak harekete geçmesini gerektiriyordu.
Konuyu salt Kıbrıslı Türklerin hakları meselesi olarak çerçevelemeyi reddetti. Kıbrıs, Yunan emperyalizminin – Megali İdea’nın – bir safhasıydı. Yunan devlet adamlarının kendi ağzıyla söylediği şuydu: Kıbrıs’ın ilhakı tamamlanmadan, Enosisten asla vazgeçilmezdi. Dolayısıyla mesele, Türk Milletinin varlık ve yaşama mücadelesiydi; Ege’de başka adalar, Batı Trakya, 12 Adalar – bunların tamamı aynı bütünün parçalarıydı. 1967’de, Grivas’ın Türk köylerine saldırılarının ardından hükümetin 4-5 maddelik bir nota verip Grivas’ın geri çekilmesini talep etmesine güldü – bir devletin tek bir kişiyi muhatap almasının o kişi için ne büyük bir şeref, Türkiye için ne büyük bir kayıp olduğunu söyledi. Türk bayrağının Rumların elinde esir alındığı, delik deşik edildiği bir ortamda, notada tarziye talebi yoktu. 12 Adalar meselesi yoktu. Batı Trakya Türkleri meselesi yoktu. Patrikhane meselesi yoktu. Bunların hepsi, dedi, Yunanlıların başına balyoz gibi indireceğimiz kozlardandır. 1974’teki harekâtı memnuniyetle karşıladı ama onu da yeterli bulmadı. Londra ve Zürih Antlaşmalarının Türkiye’ye tanıdığı müdahale hakkının zamanında ve kararlılıkla kullanıldığını teslim etti; ancak ardından soruyu değiştirmeden sürdürdü: Ya öncesinde? Yıllardır uyarılmış, yıllarca fırsat kaçırılmıştı. 1992’de ise geriye baktı ve meseleyi bir bütün olarak değerlendirdi. Türkiye’nin önünde iki tehdit vardı: Kıbrıs’ı aparmak ve Ege’yi aparmak; güney illerini Türkiye’den koparmak. Bunlar ayrı meseleler değil, birbirini besleyen tek bir stratejinin halkaları. Bölücülük, Kıbrıs, Ege – hepsinin arkasında aynı el vardı.
TÜRK DÜNYASI: SİYASI BİR VAZİFE OLARAK SOYDAŞLIK
Türkeş’in en erken tarihten beri savunduğu ve onlarca yıl “tehlikeli” ya da “hayalci” bulunan görüşlerinden biri, Sovyetler Birliği içindeki Türk cumhuriyetleriyle siyasi, kültürel ve ekonomik ilişkiler kurulması gerektiğiydi. Bu görüşü nedeniyle suçlanmış, küçümsenmiş, bir dönem siyasi faaliyetten menedilmişti. Ama Sovyet imparatorluğu çözülmeye başladığında, görüşlerinin somut bir zemine oturduğunu Meclis kürsüsünden ilan etti. 1991’de verdiği önerge şunu saptıyordu: Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Sovyetler Birliği’ndeki Türk cumhuriyetleriyle ekonomik, kültürel ve siyasal alanda yeterli ilişkiler kuramamış, diğer devletlerin gerisinde kalmıştır. Bu gecikmenin bedeli ağır olacaktı: İran ve Arap ülkeleri kendi itikat ve mezheplerini bu coğrafyaya taşımaya çalışırken, Almanya ve Amerika bu ülkelerin hammadde kaynaklarına ortak olmanın yarışındaydı. Türkiye’nin ise en büyük kozunu – dil, din, soy ve kültür birliğini – elinde tutmasına karşın sahaya çıkmadaki isteksizliği, bu kozu her geçen gün eriten bir ihmalmiş gibi görünüyordu.
Türkeş bu ilişkileri salt bir etnik dayanışma olarak çerçevelemiyordu. Birleşmiş Milletler istatistiklerine göre Türkçe, dünyada en çok konuşulan beşinci dildi. “200 milyon insan Türkçe konuşuyor demek, 200 milyon Türk vardır demektir” diyordu. Bu, siyasi değil demografik bir gerçeklikti ve dış politikanın bunu görmezden gelmesi stratejik bir körlüktü. Beş Türk cumhuriyetinin alfabe birliği konusunu da Meclis’e taşıdı. Latin alfabesine dayalı ortak bir yazı sisteminin kabulü, kültürel birliğin temel adımı olacaktı. Ama komşu Müslüman ülkeler bu adımı engellemeye çalışıyordu – Kiril alfabesini ya da Arap alfabesini benimsemelerini telkin ederek. Türkeş’in bu konuşmasından yıllar sonra Türk cumhuriyetlerinin Latin alfabesine geçtiği düşünüldüğünde, erken bir öngörüden söz etmek fazla söz olmaz. Azerbaycan üzerine konuşmaları ise neredeyse çığlığa dönüştü. Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yüzde on ikisini işgal altında tuttuğunu, 300 bin Azeri’nin mülteci konumuna düştüğünü aktardı. Kuveyt işgal edildiğinde Birleşmiş Milletler harekete geçmişti; aynı hassasiyetin Azerbaycan için de gösterilmesi gerekiyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisinin, Türk Silahlı Kuvvetlerini Türkiye dışında da bu saldırganlığa karşı kullanma yetkisini hükümete vermesi gerektiğini söyledi. Bu konuşmanın yapıldığı 1993 yılında TBMM’ye gelen misafirlerden biri, Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti Yüksek Meclis Başkanı Haydar Aliyev’di.

BOSNA VE BALKANLAR: STRATEJİK BİR COĞRAFYA OKUMA
Türkeş’in Bosna-Hersek konuşmaları 1992 yılının ağustos ayına aittir; Meclisin olağanüstü toplandığı bir oturumda söz almıştır. Sırpların Müslüman Bosna halkına yönelik soykırımına tarihsel bir perspektiften baktı: Her devlet ve milletin bir sicili vardır. Bu sicil bilinmeden olaylar değerlendirilemez. Sancak ve Kosova’ya ilişkin uyarısı ise Türkiye’nin resmi söyleminin çok önündeydi: Sırpların Bosna-Hersek’teki vahşeti bitirdikten sonra Sancak’a ve Kosova’ya yönelmelerinin kuvvetle muhtemel olduğunu, bunun alametlerinin görüldüğünü söyledi. Türkiye’nin Arnavutluk ile işbirliği yaparak bu bölgelerin tecavüze uğramaması için şimdiden tedbir alması gerektiğini Meclis kürsüsünden talep etti. Balkan dengelerini daha geniş bir çerçevede okudu: Makedonya Cumhuriyeti’nin tanınması isabetliydi; üstelik Bulgaristan ile koordineli biçimde hareket edilerek bir güvenlik mimarisi kurulmalıydı. Arnavutluk, yalnızca komşu değil, tarihsel dost olarak değerlendirilmeli, diplomatik ve maddi destek verilmeliydi.
BÖLÜCÜLÜK VE DIŞ ELLER: ÖNGÖRÜ MÜ, GERÇEK Mİ?
Türkeş, Kürt meselesini ele alış biçimiyle döneminin kolaycı söylemlerinin ikisinden de uzak durdu: Hem “sorun yok, hepsi devlet düşmanı” saçmalığından hem de “zulüm var, bu nedenle haklı bir isyan” yaklaşımından. Onun okuması farklıydı. Kürtçe konuşan vatandaşların milletin ayrılmaz parçası olduğunu, “ne kadar Kürtlerse biz de o kadar Kürdüz, ne kadar Türksek onlar da o kadar Türk” dediğini Meclis tutanakları belgeliyor. Bunları söyleyen ağızdan birkaç sıra sonra gelen cümle şuydu: Meselenin arka planında Türkiye’yi parçalamak isteyen dış güçler var. Kullanılan silahlar dışarıdan geliyor, terör örgütü dışarıda finanse ediliyor ve dışarıda eğitiliyor. Güneydoğu’da zengin petrol yataklarının bulunduğunu söyledi; henüz yeterince çıkarılamıyor olsa bile, bu gerçeğin emperyalizmin iştahını kabartmak için yeterli olduğunu vurguladı. Fırat ve Dicle Nehirlerini de bu hesabın içine yerleştirdi: Bu iki nehir olmasaydı Suriye ve Irak olmazdı; GAP projesiyle bu sulara hâkim olmak dış güçlerin öncelikli hedefiydi. Bir sosyal psikoloji analizi de yaptı: Bir memleketin insanlarını karıştırmak isteyenler, sosyal ve psikolojik yapıyı analiz ederek bir plan uygular; insanları kendi kardeşlerinden ve kendi devletinden soğutabilirler. Bu bir bilimdir, dedi. Ve bu bilimin Türkiye’ye karşı sistemli biçimde kullanıldığını iddia etti.
İŞKENCE VE DEMOKRASİ: CESARET İSTEYEN BİR İTİRAF
1992 tarihli Bosna-Kıbrıs genel görüşmesinde Türkeş, dış politika konuşmasının ortasında içe döndü ve seyrek rastlanan bir cesareti sergiledi. “Bu işkence meselesini yurdumuzdan kesip çıkarmamız lazımdır” dedi. Mamak’ta kurulmuş, C-5 diye ün yapmış olan işkence barakasında birçok hazırlık soruşturmasının işkence altında yapıldığını Meclis kürsüsünden kaydetti. Ve ekledi: Hangi partiden olursak olalım, hükümet-muhalefet el ele, birlikte bu olayları kesinlikle yurdumuzdan silip çıkarmalıyız. Seçim kanunlarına ilişkin eleştirisi de kesindi: Mevcut seçim kanunları, eşit ve adil şartlarda seçim yapılmasına imkân vermiyor. Bu kanunlarla hukukun üstünlüğünü ve insan haklarını esas alan demokratik bir düzenin gelişmesi mümkün değil. Bu, basit bir muhalefet söylemi değildi. Hem sistemi eleştirmiş hem de içinde bulunduğu geleneğin tarihsel suçlarını – 12 Eylül döneminin işkencelerini – kürsüden dile getirmiş; kendi taraftarlarına da yük olan bir gerçeği kayıt altına almıştı.
KURUMSAL VİZYON: DEVLET İNŞASININ MECLİSİ
Türkeş’in meclis faaliyetleri yalnızca muhalefet konuşmalarından ibaret değildi. 1960’lı yıllarda verdiği kanun teklifleriyle, o dönemde Türkiye’nin sahip olmadığı kurumsal altyapının inşasına katkıda bulunmaya çalıştı. Sivil Savunma Kanunu teklifleriyle, nükleer çağın gerekliliklerine uygun bir yurt savunması örgütlenmesini Meclis’e taşıdı. Devlet kademelerinde savunma sekreterliklerinin kurulmasını, bakanlıklar bünyesinde millî seferberlik ve sivil savunma görevlerinin sistematik hale getirilmesini önerdi. Planlama teşkilatı tartışmalarında DPT’nin kuruluş komisyonunda söz alarak teşkilatın bütünleşik bir yapıya kavuşturulmasını savundu. Millî savunma sanayii meselesi ise onun için başlı başına bir siyasi programa dönüşmüştü. Yurt içinde üretilebilecek silah, cephane ve donatımın dışarıdan alınmamasını, Türk yetkili komutanlarının ve şahsiyetlerinin denetleyemeyeceği hiçbir sahanın ve yabancı birliğin ülke içinde bulunmasına izin verilmemesini talep etti. Bu talepleri gerçekleşmedi. Onlarca yıl sonra Türkiye, tam olarak bu alanlarda – insansız hava aracı, savunma sanayii, millî silah sistemleri – kapsamlı bir dönüşüm geçirdi.
ÖNGÖRÜNÜN ANATOMİSİ
Türkeş’in meclis konuşmalarında öne çıkan şey, salt siyasi çıkar hesabı değildir. Elbette bir parti genel başkanı olarak muhalefet yapıyor, hükümetleri eleştiriyordu. Ama eleştirilerinin büyük bölümü somut, somutların büyük bölümü kayıt altına alınmış ve çoğu zaman doğrulanmış görünüyor. NATO’da eşit ortak olma talebinin bugün de siyasi gündemde yer tutması; Kıbrıs sorununda onlarca yıldır süren çözümsüzlüğün tam olarak onun işaret ettiği dinamiklerden besleniyor olması; Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerin, geç de olsa, onun talep ettiği çerçevede kurulmaya başlanması; Bosna, Kosova, Sancak meselesinin onun uyardığı sırayla patlaması; bölücülüğün dış finansmanının sonradan mahkeme kararlarıyla belgelenmesi – bunların tamamı tesadüf değil. Tarihte bazı isimler, kendi zamanlarının çok ötesinde meseleleri görebilirler. Türkeş, bu isimlerin arasında olup olmadığı tartışılabilir. Ama TBMM tutanakları, onun ne söylediğini tartışmasız belgeler. Ve bu tutanaklar, pek çok açıdan bugünün siyasi haritasına bakarak okunuyor. Kürsü bazen bir tahminler deposuna dönüşür. Türkeş’in konuşmaları, bu depodan her çekilişte hâlâ geçerli malzeme çıkan nâdir örnekler arasındadır.
BATI’YA DERS VERMEK: REALPOLİTİK’İN TEORİSİ
Türkeş’in Batı politikasına yönelik eleştirileri, basit bir anti-Amerikanizm ya da Batı karşıtlığı değildi. Aksine, Batı’nın kendi ilan ettiği değerleri çifte standartla uygulamasına yönelik, reelpolitik zemininde yapılmış ağır bir hesap sormaydı. Kıbrıs’ta Rum kuvvetleri NATO silahlarıyla Türkleri öldürürken, Türkiye’nin elindeki NATO donanımını kullanması engellenmeye çalışılıyordu. Bunu Meclis kürsüsünden kaydederken şunu da söyledi: Amerika, Küba’ya saldıran gönüllüler için “onlardan haberim yok, önleyemedim” diyebilmişti. Aynı mantığı Türkiye de uygulayabilirdi. Türkiye’nin bunu yapmaması, “dürüstlük” değil, “irade eksikliği” idi. Birleşmiş Milletler kararlarına ilişkin tutumu da tutarlıydı. Bir BM kararının Türkiye aleyhine çıkması, bu kararın doğru olduğu anlamına gelmiyordu. Kahire’de toplanan Asya-Afrika devletlerinin Türkiye aleyhindeki tutumunu Yunan diplomasisinin uzun vadeli planlamasıyla açıklıyor, Nepal gibi coğrafi olarak hiçbir ilgisi bulunmayan bir ülkenin bu karara katılmasını bu planlamanın çarpıcı bir ürünü olarak gösteriyordu. Türkiye’nin dünyanın gözünde saygınlığını artırmak için güçlü olmak zorunda olduğunu, gücü olmayan devletin saygınlığından söz edilemeyeceğini tekrar tekrar vurguladı. “Bir devletin saygınlığı, o devletin gücüyle orantılıdır” cümlesi, diplomatik nazaketten değil, uluslararası ilişkilerin gerçek işleyişinden çıkıyordu. Ve devam ediyordu: İttifaklardan ayrılıp üçüncü dünya devleti statüsüne geçmek, Türkiye’nin saygınlığını artırmaz – aksine azaltır. Bu çerçevede, Türkiye’nin hem güçlü savunma kapasitesi kurması hem de NATO şemsiyesini koruması hem de Sovyetlerle iyi komşuluk ilişkileri geliştirmesi hem de Batı demokrasisiyle organik bağını sürdürmesi gerektiğini savundu. Bunların birbirine zıt olduğunu düşünmüyordu; aksine, dengeli dış politikanın ta kendisiydi bu.
KAYBEDİLEN ANLARIN KAYDI
Yirmi yıllık meclis hayatında Türkeş, Türkiye’nin kaybettiği fırsatların da kayıtçısı oldu. 1967’de Grivas’ın saldırıları sırasında çıkarma yapmak için hazır olan birliğin saat ona on kala durdurulmasını aktardı. Meclisin oybirliğiyle çıkarma yetkisi verdiğini, hükümetin bu yetkiyi kullanmadığını kayıt altına aldı. 1974 harekâtı isabetliydi; ama ondan önceki onlarca yıl boyunca kaç fırsat kaçırılmıştı? Türk dünyasıyla ilişkilerde de aynı kederli tablo: Sovyetlerdeki Türk cumhuriyetleri yıllarca Türkiye’nin dış politika gündeminde hiç yer almamıştı. Türk Dışişleri, doğrudan Sovyetler Birliği’ni hedef almış; içindeki Türkler konu edilmemişti. Hatta bu meseleleri söz konusu eden insanlar suçlanmış, küçük görülmüştü. Ve işte sonunda cumhuriyetler bağımsızlıklarını ilan etmeye başladığında, Türkiye hazırlıksız yakalanmıştı. Bir devlet adamımız Azeri Türkler için “bunlar Şii’dir, bunlar bizden çok İran’a yakındır” diyebilmişti. Bu sözün yarattığı hasarı, hem Azerbaycan’da hem Türkiye’de, uzun yıllar onarmak gerekecekti. Bunları söylerken Türkeş, geçmişe sövmek için değil, geleceğe ders çıkarmak için konuşuyordu. Bu fark önemlidir. Kaybedilen fırsatlar, siyasi hesap sormak için de kullanılıyordu; ama asıl amaç, benzer hataların tekrarlanmaması için bir çerçeve çizmekti.
SONUÇ YERİNE: KÜRSÜDEN GELEN SES
Türkeş’in meclis konuşmaları, Türk siyasetinde nadir rastlanan türden belgelerdir: Kısa vadeli konjonktürel çıkar hesabının ötesine geçebilen, meseleleri tarihsel derinliğiyle ele alan, hatalarını sahiplenebilen ve doğrularında ısrar edebilen bir siyasetçinin kaydı. Bu konuşmalar bugün okunduğunda, çarpıcı olan siyasi tutarsızlıklar değildir – her siyasetçide bulunur. Çarpıcı olan, öngörülerin isabeti ve bu isabete karşın yapılmaya devam eden hataların ısrarıdır. Kıbrıs’ta “bekle gör” politikasının sürdürülemeyeceğini söyleyen ses, on yıl sonra sahada haklı çıktı – ama onun ikazına kulak veren olmadı ve çözüm yine tam istenen biçimde gelmedi. Türk cumhuriyetleriyle ilişkilerin kurulmasını “zararlı ve tehlikeli” bulan zihniyete rağmen haykıran ses, Sovyetler çöktüğünde haklı çıktı – ama gecikme pahalıya mal oldu. Bölücülüğün arkasında dış ellerin yattığını söyleyen ses, onlarca yıl sonra silah akışları ve finansman hatları ortaya çıktıkça doğrulandı. Ömrünü Türk Milliyetçiliği davasına adamış olan, büyük devlet adamı Başbuğ Alparslan Türkeş’i vefat yıl dönümünde rahmet ve minnetle anıyorum.