Bu öykü, geçirdiği bir trafik kazası sonrası tren yolculuğu yapmaya başlayan Faruk ismindeki bir gencin, her gün gördüğü menekşe gözlü bir kıza duyduğu derin hayranlığı ve bu sürecin duygusal yansımalarını konu alır. Başkarakter, bu büyüleyici güzelliği ölümsüzleştirmek adına kızın bir portresini çizer ve hayatını tamamen bu gizemli yabancıya odaklar. Hikayenin dönüm noktasında, genç adam büyük bir heyecanla hediyesini sunmaya hazırlanırken kızın aslında görme engelli olduğunu fark ederek sarsıcı bir yüzleşme yaşar. Yazar, dış güzelliğe duyulan tutkunun yerini vicdani bir hesaplaşmaya ve hüzne bırakışını etkileyici bir dille anlatır. Eser, görsel estetiğin ötesindeki gerçekleri ve insan duygularının kırılganlığını beklenmedik bir sonla özetlemektedir.
Arabamla büyük bir kazayı birkaç kırıkla ucuz atlattığım için şanslıydım, fakat o günden sonra baş edemediğim bir araba korkusu başladı. İşime banliyö treni ile gidip gelmeye başladım. Her zaman benden önceki durakta —muhtemelen ilk duraklarda— binen, çıkışa yakın cam kenarında oturan bir genç kız dikkatimi çekmişti. Çoğu kez başını dışarıya doğru çevirip etrafla pek ilgilenmiyordu. Karşısına oturduğum o gün başını bana doğru çevirince dünyanın en güzel gözlü kızını gördüm. Beyaz yüzünde özenle işlenmiş bir çift menekşe göz vardı. Biraz dalgın gibiydi, sanki uzaklara bakıyordu… Hafta içi her gün o saatte onu görme umut ve sabırsızlığıyla banliyö trenine hep o saatlerde biniyordum. O günden sonra birkaç gün O’nu göremedim, dünyam kararmıştı. Ofisteki neşeli halimden eser kalmamış, durgunluğum alay konusu olmaya başlamıştı.
– Vay Faruk beyimize hangi melek çarptı böyle. Eee, hep çarpan sen olacak değilsin ya.
– Sen misin aşka inanmayan delikanlı Faruk.
– Yakında erim erim eriyip muma dönersen şaşırmayız.
Yahu ne menem şeymiş birine tutulmak. “Dünyada bir hapşırık, bir de seven bakışlar gizlenmez” derlerdi, inanmazdım. Herkes gözlerimden kalbimi okuyordu resmen. Gözüm o gece loş evimin duvarında bana bakan sulu boya portreme takıldı. Aynada çizdiğim, liseli yıllara ait portremden yetmişten fazla notunu hiç görmediğimiz Betül hocadan tam not almıştım. O günden sonra hocanın gözüne bir daha çıkmamak üzere girdim. Güzel Sanatlar Fakültesine dereceyle girmemi ona borçluydum, yoksa İstanbul Kastamonu’dan Uranüs kadar uzaktı. Okul yıllarımda nice genç kız ve delikanlının portresini çizdim yevmiyemi çıkartarak. Yurtlarda dört beş kişiyle koğuş gibi odalarda ilk yılım hariç hiç yaşamadım. İkinci sene 1+1 eve taşındım. Hem böylesi bekar evimde sinemalarda, kafelerde boş yere zaman ve para harcamıyordum (!). Uzun boyunlu, esmer, kara gözlü, uzun saçlı olmam yabancı kızların, bilhassa Kuzeylilerin gözünde İtalyan ya da İspanyol aktörler gibi çekici yapıyordu. Yarı İngilizce, yarı tarzanca lisanımla bekar evim Birleşmiş Milletlerin şubesi gibiydi. Bu şube Menekşe Gözlü’mü gördüğüm ilk günlerden beri bir daha açılmamak üzere kapatılmıştı. Sadece yabancılar değil, yerli güzeller için de durum farklı değildi. Doğal olarak benden etkilenmemesi pek olası değildi… Artık sadece gönül kapım değil, gözlerim de kapalıydı Menekşe Gözlüm’den başkasına. Sadece evde olsa iyi; sokakta ve ofiste de O’nu görüyordum. Gözlerimi açsam da kapatsam da gördüğüm O’ydu. Gözbebekleri yapışmıştı sanki. Bu yaşta, liseli yıllarda hüsranla biten aşkımdan sonra bıraktığım şairliğim yeniden başlayabilirdi. Hepsi menekşeli şiirler. Sahi gökkuşağında menekşe rengi niye yoktu? Varsa neden hiç görmemiştim bunca yıl? Duvarımın bir yüzünü bile menekşeye boyayacak kadar menekşe tutkunu olmuştum. Bir kızım olsa adı şimdiden belliydi: Menekşe… Menekşeden daha güzel bir kız ismi olabilir miydi, hele bir de menekşe gözlü olsa…

Bir cuma yine aynı saatte, aynı koltukta otururken Menekşe Gözlü’mü gördüm. Kırk yıllık hasret kalmışçasına gözlerimi kırpmadan seyretmeye başladım. Bu güzelliği sadece kalbime değil, beynime de kazımalıydım. Göz göze gelebileceğim birkaç dakika için neler vermezdim. O gün ofise kulaklarıma kadar uzayan ağzımı kapatmakta zorlanarak girdim.
– Hah be oğlum, şöyle kendine gel. Özlettin eski Faruk’u.
– Ne o, yavuklunu mu gördün?
Artık hiçbir şeyi duymuyordum, gözüme geldiği anlardaki yürek çırpıntılarımdan başka. O’nu görmediğim bir gün bile dünyamı zindan yapmaya yetiyordu. Bu güzelliği her an görmenin bir yolu olmalıydı. Bekar odamda gözlerimi tavana diktiğim bir akşamsonu aklıma bir fikir geldi; karanlık odam ışıl ışıl oldu. Menekşe gözlümün bir resmini yapıp tavanıma asmalıydım. O gece kederden değil, sevinçten gözlerimi kırpmadım. Sonra o gözleri beyaz kağıda tam dökemezsem diye dertlenmeye başladım. Öyle sıradan bir güzellik değil ki bu… Her sabah Menekşe’mi görebilmek umuduyla sabah aynı saatlerde aynı trenin müdavimiydim. O gün yeniden gördüm. Beyazlar içinde kuğu gibiydi, ama benim gözüm hep gözlerindeydi. Beynime tam nakşetmek istiyordum, takip etmeye kararlıydım ama inişte oluşan itiş kakışlarla yere düştüm. Birkaç kişi üzerimde tepinerek geçtikten sonra kalktığımda yoktu. Bir hafta ofiste bile eskizler çiziyordum; tek problem gözlerindeki rengi bulamamamdı. Elimde ofisin en donanımlı fotoğraf makinesi olmasına karşın birkaç fotoğrafını çekmem mümkün değildi. Sapık denme riskini, hatta linç edilme riskini düşünmek bile istemiyordum.
Daha önce film ve magazin dergilerinde gördüğüm dünya starı Elizabeth Taylor vardı menekşe gözlü, ama o bile benim Menekşe Gözlüm kadar güzel değildi gözlerimde ve gönlümde… Sonunda en büyük eserim bitmişti; çerçeveletip güzel bir ambalaj içerisinde evden çıktım. Her gün bindiği tren geldi, şansıma karşısındaki yer boştu. Resmini vereceğim uygun bir zamanı beklerken son durağa gelmiştik. Yerimden kalkıp resmini vermek isterken çantasından birkaç parça katlanmış ince bir sopa çıkardı. Aman Tanrım! Menekşe gözler dünyayı göremiyordu. Bütün gün sokaklarda elimde resimle dolaştım, nereye neden gittiğimi bilmeden. Eve dönünce kendimden hiç bu kadar utandığımı, hatta nefret ettiğimi bilmiyordum. Görmemesi ne suç ne günahtı, ben o gözlere aşık olmuştum. Sabaha kadar nice küfürler ettim kendime. Erkenden geleceği banliyö trenini beklemeye başladım. Yoktu… Sonraki birkaç gün daha onu göremedim elimdeki paketle. Sonunda görebildim; yanında yakışıklı bir delikanlı ellerini tutmuş, ona bir şeyler söylüyordu. Mutluydu; görmese bile gözleri gülüyordu…











