Mehmet Özkendirci’nin otobiyografik anlatısı, yazarın eğitim hayatındaki zorluklardan başlayarak sanat dünyasında verdiği amansız mücadeleyi kişisel bir perspektifle ele almaktadır. Akademik başarısızlıklar ve sınav kayıplarıyla geçen yılların ardından grafik ve tekstil alanına yönelen yazar, karikatür ve mizah dünyasında karşılaştığı kurumsal engelleri içtenlikle aktarır. Metin, liyakatten uzaklaşan sistemin ve sansür mekanizmalarının bir sanatçının kariyerini nasıl şekillendirdiğini acı tecrübeler üzerinden gözler önüne sermektedir. Yerel medyadan sergi salonlarına kadar uzanan bu yolculuk, toplumdaki yozlaşma ve adaletsizliklere karşı bir eleştiri niteliği taşır. Nihayetinde yazar, geleneksel mecralarda bulamadığı özgürlüğü günümüzde sosyal medya aracılığıyla sürdürdüğünü ifade ederek hikayesini noktalar.
Toplumda yozlaşma son yıllarda çok artsa bile eskiden de durumlar pek güllük gülistanlık sayılmazdı. Ben de kendimden örnekler vererek durumu izah etmeye çalışacağım.
Ortaokul ilk dönem karnemde resim ve Türkçe dersim hariç tüm derslerim zayıftı. Tamam, her yıl başımın belası matematik, fizik, kimya zayıf olabilirdi; ya beden eğitimi ve müzikten zayıf almayı nasıl başarabilmiştim? İkinci dönem resmen bir mucize oldu, biraz da idarenin hatası sonucu sınıfı geçtim. İkinci sınıfta resim dersime giren yeni mezun Naciye Öğretmen beni resmen keşfetti ve tüm yaşamım boyunca yararlanacağım resim bilgilerini sırada yanıma oturarak bana öğretmişti. Üçüncü sınıfta da durum pek değişmedi, direkt sınıfta kaldım. Ortaokul sonrası “bu okumaz, bari bir sanat sahibi olsun” diye gönderildiğim Sanat Enstitüsünde ilk yıl yine sınıfta kaldım. Son sınıfta okulu Türkçe dalında hatasız yanıtlar vermeme karşın, beni okulu temsilen gönderen sözde öğretmen tarafından bütünlemeye bırakılarak Türkçeden ilk ve son kez zayıf aldım. Okul bitince sudan çıkmış balık gibiydim. Elimde bir kâğıt parçasından öte bir değeri olmayan diplomam vardı. Tesadüfen İstanbul Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu‘nun varlığından haberim oldu.
Resim ve Türkçe derslerim hariç hiçbir dersim iyi olmadığı için tek seçenek, lise ve dengi okul mezunlarının girebileceği tek okuldu. Hemen okuldaki Grafik Bölümü kursuna başladım. Kursun en başarılı desen çizen kızının modellik yaptığı resmini çizdim. Sınav dosyalarında kızın benim çizdiğim resmini gördüm. O yıl yedek bile olmadan sınavı kaybettim. İkinci yıl sulu boya portremi aynaya bakarak çizdim (şimdi o cesaretim yok). Kursa geç gelen öğrenciler için kurs hocasının yardımcısıydım. Bir öğrencim sınavı kazandı, ben yine kaybettim. Üçüncü yıl stresten sırt ağrım nedeniyle yerimde duramıyordum; son anda küçük bir hatamı fark ettim, düzeltirken sınav bitti ve ben üçüncü kez yine kaybettim. O gün Beşiktaş Akaretler’den yağmur altında Eminönü’nde Haliç kıyısına nasıl gidip dakikalarca durduğumu bilmiyorum. Artık memlekette kimsenin yüzüne bakacak halim yoktu; yine kaybeder, boş yere sınavlara girmesin diyenler çoktu babam ve annem hariç. Dördüncü kez kursa giderken kurs veren son sınıf öğrencisi bana Tekstil Bölümü‘ne girmemi önerdi; 1254 kişi arasından 3. oldum, kursta sulu boya tekniğini öğrettiğim kız 1. oldu. Şansım hemen açıldı; bir gazete ilanında bir mizah dergisi için yazar çizer aranıyordu. Başvurum kabul edildi; birkaç hafta çizgi roman tarzında hazırladığım çalışmalar devam ederken, yıldızı yeni yeni parlayan, sonraki yıllarda birçok TV dizisine senaryolar yazan kişi yazmaya başlarken yeni bir çizer daha aramıza katıldı. Ben hem yazıp çizdiğim için olacak, son gelenler tarafından yedeğe çekildim. Birkaç ay geçmeden yazar ve çizerin stilleri derginin çok tutulan ilk yazar ve çizerine hiç uymadığı için dergi yayınlarına son verdi.

Ben daha sonra ülkenin ikinci büyük mizah dergisine çizen, okuldan tanıdığım bir arkadaşla çizimlerimi gönderdim. Kırk kadar çalışmamı tek tek inceleyip bir kısmını sağa bir kısmını sola ayıran derginin uluslararası karikatüristi patronu, sonra tek laf etmeden hepsini birleştirip ayakta duran bana uzattı. İyi demeye mi kötü demeye mi dili basmadı yıllardır bilmiyorum. Gözlerim alev alev yanarken gazetenin çıkışında, dergiye ve gazeteye her gün karikatürler çizen uluslararası tanınmış bir çizere çalışmalarımı ısrarlarım sonunda gösterdim. Tek tek inceledikten sonra: “Hepsi güzel, ben olsam hepsini alırdım ama patron S…” dedi. O günden sonra ağzımla kuş tutsam, dünyanın en usta karikatüristi olsam Bâb-ı Âli’de bana ekmek çıkmayacağına karar verip, çizmeye otuz sene sonra döndüğüm Konya‘da bir yerel gazetede yeniden yazmaya ve çizmeye başladım. Adliye ile tanışmam da çizdiğim şu karikatürle oldu: Mahkemede kadının kopan bacağını eliyle havaya kaldıran sanık, verilen 2-3 aylık ceza için “Yaşasın Adalet!” diye bağırıyordu. Savcıya “Bu hanım senin eşin ya da çocukların olsa bu cezayı verir misin?” dedim. “Kanun böyle” dedi; ifademi almadan dosyamı Ankara’ya göndermiş. Selçuk Üniversitesi Kampüsü‘nde iki kez şiir ve karikatür sergisi açtım. İlkinde İstanbul için davet alırken, ikincisinde İletişim Fakültesi ile arasında tek duvar bulunan sergi salonunda açtığım sergimde, girişte büyük bir afiş olmasına karşın İletişim Fakültesi TV’si kameramanı alt kattaki Su Sempozyumu için getirilen boruları çekerken bir üst kata çıkıp ne bir görüntü ne bir söyleşi yapmıştı. Sitem ettiğim Hukukçu İletişim Dekanı şu absürt açıklamayı yapmıştı: “Biz her yer ve şeye eleman gönderemeyiz…” Her yer yan bina, her şey iletişimin vazgeçilmezi karikatür ve şiirler! Kapıyı hızla çarpıp giderken “Keşke iletişim sergisi yerine karpuz sergisi açsaydım, ilginizi çekerdi” dedim. Sonraki yıllarda gazete patronlarım AKP hükümeti incinir diye çizmeme izin vermediler. Şimdilerde sosyal medyada çiziyor ve yazıyorum.
Evet, bugünlerde mülakat kılıfıyla resmen torpilleşen ortamda her türlü haksızlık alenen serbest. En küçük bir eleştiri ve espri ceza almanız için yeterli neden. Yani “Suya sabuna dokunmadan geyik muhabbeti” yazıp çizmek serbest.











