Erol Sunat, Karacaoğlan’ın dizesinden yola çıkarak hayatın getirdiği çaresizlikleri ve belirsizlikleri ele almaktadır. Toplumun dezavantajlı kesimini oluşturan emekliler, işçiler ve asgari ücretliler derin bir mağduriyet yaşarken, vicdansızlığın ve ekonomik sıkıntıların yarattığı karanlık tablo gözler önüne serilmektedir. Türk kültüründe ve yaşamında kara rengin hâkimiyeti vurgulanarak, halkın kaderine razı olma durumu hüzünlü bir dille ifade edilmektedir. Sonuç olarak, yaşanan onca zorluk ve kara taş metaforu, sabrın ve tükenmişliğin ortak simgesi olarak okuyucuya aktarılmaktadır.
Karacaoğlan, “Vara vara vardık ol kara taşa…” diye başlamış, “Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm…” diye devam etmiş o güzel şiirine…
Kara bahtlı, kara taştan başka nereye varabilir ki diye bazen karamsar, bazen kötümser, bazen ümitsiz konuşan bizler değil miyiz?
Dövündüğümüz, hafakanların bastığı, efkârımızdan ne yapacağımızı, nereye varacağımızı, başımızı hangi taşlara çarpacağımızı bilemeyiz ya hani…
İşte o taşın adıdır kara taş…
Vara vara varacağımız ya son ya da sondan bir evvelki dediğimiz bir durak belki…
Tabii ki bütün bunlar bizim dile getirdiklerimiz.
Yarını bilme şansımız yok.
Yarın bize kapalı.
Yarın sözüm ona yarın; hakikatte ne kadar uzak olduğunu hiç bilemediğimiz…
Dalıp gittiğimiz…
Yalnızlık denen çaresizliğin içinde debelendiğimiz…
Bir yere istesek de varamadığımız…
Kimseye bir şey soramadığımız…
Aklımızı yoramadığımız…
Belli belirsiz bir şey…
Tutunmak istediğimiz dallar elimizde kalmış.
Ya da kırılmış…
Açılır diye beklediğimiz kapılar yüzümüze kapanmış.
***
Mehmet Âkif rahmetlinin dediğine gelmişiz.
Hânümansız bir serseri olmuşuz gezip yürüyen.
Soranı yok…
Bakanı yok…
Dinleyeni yok…
Elinden tutanı yok…
“Aç mısın, tok musun?” diyeni yok.
Garip mi garip bir durum.
Ötesi yok…
Bitesi yok…
Mağduriyet diye bir şey var.
Kim mağdur?
Emekliler, asgari ücretliler, işçiler, atanamayanlar…
Niye mağdur?
Sonra masum ve masumiyet denen bir başka konu daha var.
Masumiyet çok daha başka bir mesele…
Kim o masumlar?
Emekliler, asgari ücretliler, işçiler, atanamayanlar…
Masumların ve mağdurların…
Kimi perişan, kimi paramparça… Kimi dağılmış… Kimi dağıtmış…
Ne mi oldu?
Masumiyet ve mağduriyet vara vara vardılar ol kara taşa; durdular yan yana ol kara taşın yanı başında.
***
Kalem elimize değdiği ve tutuşturulduğu günden bugüne, her birimiz bir şeyler karaladık kâğıtlara.
Karaladıklarımız şiir oldu, hikâye oldu, roman oldu, deneme oldu, oyun oldu, kara kalem resim oldu, hesap kitap oldu, oldu da oldu…
Neticede karaladık bir şeyler…
“Hem okudum hem de yazdım, yalan dünya senden bezdim” diyor ya Âşık…
Kâğıdı karalamış, bir ömrü yarılamışız haberimiz yok…
Belki de son demdir, bilenimiz yok…
İnsanın bastığı yeri bilemeyecek kadar başı dönmüşse; düştü düşecek, tutunacak kimsesi yokmuş gibi kendini halsiz ve kimsesiz hissetmesi ne demekse, öyle bir hâl var üzerimizde.
Bütün yollar vara vara, çıka çıka ol kara taşa çıkıyor gibi bir hava…
Dumanlı, isli, sisli…
Soğuk deseniz eksik değil.
Sözler soğuk…
Yüzler soğuk…
Gözler soğuk…
Tavır soğuk…
Hani buz gibi derler ya…
Donup kalınan noktanın ta kendisi…
Ne donana ne insanı hâl ve hareketiyle dondurana bir faydası var.
Kara taşla, olmayan işle aşla nereye varacağımızı bilemedik bir türlü.
“Kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgârına” diye başlayan o içli şarkı gibiyiz…
Kapılıp gitmemek elimizde değil…
Kör dumanlar kaplamış gibi kapkara her yer…
Göz gözü görmez.
Kime sorsan bir şey bilmez, demez.
Kara kara geceler…
İnsanlar hiç bilmedikleri, görmedikleri bir eşikteler.
Çıkmazdakiler çırpınırken, kimseler görmüyorken, duymuyorken…
Hayat kime güzel?
Ekmek aslanın ağzında diyorlar ya hani…
Ekmek dediğiniz asgari ücret…
Yalnızca ev kirası eden; elektriğe, suya, doğal gaza, kredi kartına, harca borca yetmeyen…
Bölük pörçük kelimeler, cümleler…
***

Mumsa, mum yakmalı…
Çıraysa çıra…
Kandilse kandil…
Geceler aydınlanmalı…
Karanlığın yüzü ağarmalı…
Çayda çıra oynamalı…
“Bir mumdur, iki mumdur, üç mumdur, dört mumdur, on dört mumdur…” diye türküler şenlendirmeli ortalığı…
“Şu dağları kara duman bürüdü” demiş Âşık.
Ah o kara dumanlar!
Of çeksen gitmez…
Kovsan gitmez…
Dert bitmez…
Dumana nazı geçen, nedense tek bir kelam eylemez…
“Milletin derdi dağlar gibi” diye yüksek sesle söylemez.
Artık kimin kime ne kastı, ne bitmeyen karın ağrısı, inadı, kini varsa artık…
“Kara vicdanlı” diye bir türkü vardı ya bir zamanlar…
“Allah kara vicdanlılardan korusun cümlemizi” diye az dua edilmedi bu memlekette.
Vicdanı kara olanın merhameti olmaz, hoşgörüsü olmaz, anlayıştan bînasip olur. Cehennemi bu dünyada yaşar gider insanlar da vicdanı kara olanın o katı kalbi yumuşamaz.
***
Kara taştan nerelere geldik…
Hatırlarsanız bir zamanlar kara trenler vardı.
Biz yollarımıza bile kara yolu demişiz.
Sonra karasularımız diye bir terimimiz daha var.
Kolaysa kurtulun kara kavramından da görelim.
Kara her şeyimize hâkim. Kültürümüze bile.
Karaları bağlayıp ağıt yakmak bizde.
“Dertleri zevk edindim kendime, bende neşe ne arar” demiyor mu o şarkı?
İçinde keder var, elem var; gerisini vur mecaza: kara dağlara, kara tepelere, kara taşlara yaslanmak var.
Kendi kendimize şu yaptığımız işlere bakın.
“Deniz bitti kara göründü” diyorlar ya hani…
Diyeceksiniz ki: O kara, bu kara değil…
Aman efendim; hiçbir şey bilemesek de mevzuyu karaya bağlamak adına neler buluruz neler.
***
Sonra da “Kara bahtım kem talihim” diye türkü yakmışız.
Taşlar kara, duman kara, baht kara; kara renge karşı ayrı bir sevgimiz olduğu sır değil.
Ne diyoruz?
“Siyah asil renktir.”
Vara vara vardık ol kara taşa…
Ol kara taş, sabır taşı anlayana…











