Yazar, Viyana’dan Lozan’a uzanan tarihsel süreci Türk milletinin geri çekiliş ve yeniden şahlanış hikayesi üzerinden ele almaktadır. Karlofça ve Sevr gibi belgeleri milli özgüven kaybı ve toprak tasfiyesi olarak nitelendirirken, Sakarya Meydan Muharebesi’nin bu kötü gidişatı durduran tarihsel bir dönüm noktası olduğunu vurgulamaktadır. Lozan Antlaşması’nın sadece masa başında kazanılmadığını, arkasında bağımsızlık iradesi ve askeri bir zaferin yattığını belirtmektedir. Güncel siyasi tartışmalara karşı toplumsal hafızanın ve milli kimliğin korunması gerektiğini savunarak, geçmişteki zorlukların üstesinden gelme gücünün bugün için de bir umut kaynağı olduğunu hatırlatmaktadır. Metin, bir ulusun zihnen parçalanmadığı sürece her türlü dayatmayı aşabileceğine dair güçlü bir kararlılık mesajı vermektedir. Sonuç olarak, Atatürk’ün önderliğinde kazanılan bu kazanımların gelecek nesiller için bir uyarı ve rehber niteliği taşıdığı ifade edilmektedir.
İki gündür Lozan’dayım.
Bu kez buraya yalnızca gezmek için gelmedim. Lozan’ı özellikle seçtim. Çünkü bugünlerde Türkiye’de yeniden önümüze konulduğunu düşündüğüm açılım tartışmaları, bana yüz yıl önce yırtıp attığımız Sevr’i anımsatıyor.
Bu yüzden Lozan’dayım.
Lozan Konferansı’nın yürütüldüğü salonları, görüşmelerin yapıldığı oteli, antlaşmanın imzalandığı yerleri geziyorum. Bir turist gibi değil; bir Türk olarak, geçmişin hesabını bugünün gerçekleriyle yeniden düşünerek.
Bundan önce Viyana’daydım.
Aslında yaptığım yolculuğun anlamı orada başladı.
Viyana’da Prens Eugen’in heykeline baktım. Altında ezilmiş bir Türk savaşçısı tasviri… Avrupa’nın hafızasında Türk’ün geri çekilişinin simgelerinden biri.
Viyana’dan sonra Karlofça geliyor.
1699 Karlofça Antlaşması, Osmanlı’nın Avrupa karşısındaki büyük toprak kayıplarının ve uzun geri çekilişinin en önemli dönüm noktalarından biridir. Yüzyıllar sürecek çözülmenin siyasal belgesi gibidir.
Sonra geri çekilme sürdü.
Toprak kaybettik.
Güç kaybettik.
Özgüven kaybettik.
Ve sonunda önümüze Sevr konuldu.
Sevr yalnızca toprak paylaşımı değildi. Türk milletini Anadolu’nun ortasında sıkıştırmayı amaçlayan bir tasfiye tasarısıydı.
Fakat hesaplamadıkları bir şey vardı:
Türk milletinin direnme gücü.
Sakarya bunun adıdır.
Sakarya Meydan Muharebesi yalnızca askerî bir başarı değildir. Yüzyıllardır geri çekilen bir milletin dönüp düşmanına ilk kez açık biçimde “Buradan öteye geçemezsin” dediği tarihsel eşiktir.
Viyana’dan başlayan geri çekilişin yönü Sakarya’da değişti.
Ardından Büyük Taarruz geldi.
Sonra Mudanya.
Ve Lozan.
İşte bugün Lozan sokaklarında yürürken benim gördüğüm yalnızca güzel bir İsviçre kenti değil.
Ben Viyana’yı, Karlofça’yı, Sevr’i, Sakarya’yı ve Lozan’ı aynı tarih çizgisinin üzerinde görüyorum.
Bir tarafta geri çekiliş.
Bir tarafta yeniden ayağa kalkış.
Bir tarafta Prens Eugen’in atının altında tasvir edilen Türk.
Diğer tarafta Lozan masasında karşısındakilere eşit koşullarda oturan Türk devleti.
Aradaki farkın adı Mustafa Kemal Atatürk’tür.
Bugün beni umutlandıran da budur.
Türkiye’de yapılan bütün tartışmalara, kimlik üzerinden yürütülen bütün hesaplara ve toplumun sinir uçlarıyla oynayan siyasal girişimlere rağmen Atatürk sevgisinin hâlâ çok güçlü olduğunu görüyorum. İnsanların büyük çoğunluğu kendisini Türk kimliğiyle tanımlamayı sürdürüyor.
Bu, küçümsenecek bir toplumsal gerçek değildir.
Çünkü devletler yalnızca ordularıyla yaşamaz.
Milletler hafızalarıyla yaşar.
Hafızasını kaybeden toplum, kendisine dün kabul ettiremediklerini bugün başka adlarla kabul edebilir.
Benim bugün duyduğum kaygı tam da budur.
Sevr’in mutlaka eski haritasıyla gelmesi gerekmez.
Tarih hiçbir zaman kendisini birebir tekrar etmez. Kavramlar değişir, yöntemler değişir, aktörler değişir. Bu nedenle bugünün her siyasal tartışmasını doğrudan Sevr’le eşitlemek tarihsel olarak doğru olmaz. Ama bir milletin ortak yurttaşlık bilincini aşındıran, toplumsal bütünlüğünü zayıflatan ve ortak geleceğini parçalı kimlikler üzerinden kurmaya çalışan her siyaset dikkatle sorgulanmalıdır.
Çünkü tarihin bize öğrettiği en ağır derslerden biri şudur:
Bir ülke önce zihninde parçalanır.
Haritalar daha sonra çizilir.
Lozan’da dolaşırken bu nedenle karamsar değilim.
Çünkü hiçbir şey Sakarya öncesinden daha umutsuz değildi.
Ordu yıllarca savaşmıştı.
İnsan gücü tükenmişti.
Para yoktu.
Silah yoktu.
İstanbul işgal altındaydı.
Anadolu’nun önemli bölümü işgal edilmişti.
Sevr önümüzdeydi.
Ama yine de Sakarya kazanıldı.
Çünkü tarihin bazı anlarında belirleyici olan elinizde ne kadar imkân bulunduğu değil, teslim olup olmadığınızdır.
Bugün Viyana’dan Lozan’a yaptığım yolculuğun bende bıraktığı duygu budur.
Viyana’da yenilgiyi gördüm.
Karlofça’yı düşündüm.
Lozan’da zaferi hatırladım.
Ama ikisinin arasında zihnimde hep Sakarya vardı.
Çünkü Sakarya olmasaydı Lozan olmazdı.
Lozan yalnızca bir masada kazanılmadı. O masanın arkasında Sakarya’nın toprağı, Büyük Taarruz’un bedeli ve bağımsız yaşamayı seçmiş bir milletin iradesi vardı.
Bu nedenle Lozan benim için yalnızca geçmiş değildir.
Bir uyarıdır.
Milletler yenilebilir.
Toprak kaybedebilir.
Devletler çökebilir.
Yanlış yöneticiler gelebilir.
İçeriden ve dışarıdan ağır baskılar altında kalabilirler.
Ama tarih bitmez.
Viyana’dan Sakarya’ya kadar geri çekilmiş bir millet Sakarya’dan Lozan’a yürüyebildiyse, gelecekte de kendisine dayatılan her yeni Sevr düşüncesini yırtabilecek gücü kendi hafızasında bulabilir.
Yeter ki kim olduğunu unutmasın.
Yeter ki Lozan’ın hangi koşullarda kazanıldığını unutmasın.
Ve en önemlisi, Sakarya’dan önce durumun ne kadar kötü olduğunu unutmasın.
Ben bugün Lozan’da tam da bunu hatırlıyorum:
Viyana bir son değildi.
Karlofça bir son değildi.
Sevr de bir son olmadı.
Çünkü bazı milletlerin tarihinde yenilgi son cümle değildir.
Türk milletinin tarihinde o cümlenin ardından Sakarya yazıldı.
Ardından Lozan.
Ve tarih gerektiğinde yeni cümleler yazmaya devam eder.










