Ankara’da gündem Yargıtay koridorları, “mutlak butlan” ve siyasi yasak kulisleri arasında dönüyor. Konya ovasında ise çiftçi mazot, gübre ve traktör taksidinin hesabını yapıyor. %29,7’lik manşet enflasyon ile pazar yerindeki gerçek arasındaki fark büyüdükçe siyasete güven aşınıyor. 2028’e giden yolu dava takvimleri değil, “yasak” kelimesi ile “fatura” kelimesi arasındaki yarış belirleyecek.
Ekim ayının ilk haftasında Ankara’nın gündemi yine tanıdık bir tabloydu: Yargıtay koridorlarında dolaşan dava takvimleri, “mutlak butlan” tartışmaları, bir siyasi yasak ihtimalinin kulislerde sürekli yeniden hesaplanması. Ekrem İmamoğlu ve Özgür Özel etrafındaki hukuki süreçler konuşuldu, kongre hesapları yapıldı, transfer polemikleri havada uçuştu. Siyaset dediğimiz şey bir kez daha siyasetçinin kendi kendine konuştuğu kapalı bir salona dönüştü.
Salonun dışında ise bambaşka bir hesap yapılıyor.
Konya ovasında, Karaman’da, Şanlıurfa’da traktörünün taksitini ödeyip ödeyemeyeceğini düşünen çiftçi, Yargıtay’ın hangi gün toplanacağını umursamıyor. Mazot, gübre, ilaç, elektrik ve yem maliyetleri bir yandan artarken, ürününü eline geçen fiyata satması gerektiğini biliyor. Çarşıdaki esnaf, “bugün dükkânı zararsız kapatabilecek miyim?” sorusuyla uyanıyor. Mal alamıyor, aldığı malı etikete yansıtamıyor, yansıtırsa müşteri kalmıyor.
Resmî veriler yüzde 29,7’lik bir manşet enflasyondan söz ediyor. Ama pazar yerinde, fırında, manavda, kasapta bu rakamın karşılığını bulan pek az kişi var. Ev kirası, gıda, ulaşım ve eğitim gibi harcamaların ağırlık taşıdığı hane bütçesinde hissedilen enflasyon, kâğıttaki oranın gerisinde kalmıyor. İnsanlar istatistikle tartışmıyor, kasada hesap ödüyor. Bu fark büyüdükçe devlete ve siyasete duyulan güven de aşınıyor.
İki Gündem, Tek Gerçek
Bence bugünkü siyasi tablonun en önemli özelliği, siyaset ile toplum arasındaki bu kopukluk. İktidar ve ana muhalefet, birbirinin ayağına basma yarışında. Biri yargı sürecinin gölgesinde manevra yapıyor, diğeri kendi iç dengelerini kurtarmaya çalışıyor. İki taraf da kendi kavgasını “milletin meselesi” diye sunuyor. Oysa milletin meselesi başka yerde.
“Terörsüz Türkiye” başlığı altında yürütülen bölgesel güvenlik hamleleri de bu tabloyu ayrıca zorlaştırıyor. Elbette huzur ve güvenlik herkesin ortak arzusu. Ama bir sürecin başarısı, yalnızca açıklamalarla değil, toplumun bu sürece ne kadar ikna olduğuyla ölçülür. Ekonomik kaygısı ağır basan seçmen, uzaktaki diplomatik hamlelerin kendi mutfağına ne getireceğini soruyor. Bu soruya net ve şeffaf bir yanıt verilmediği sürece, güvenlik gündemi sahadaki endişeyi bastırmıyor, aksine gölgeliyor.
Fon tasfiyeleri, tahıl fiyatlarına dair küresel uyarılar, Hürmüz Boğazı gibi hassas noktalarda yaşanabilecek gerilimlerin gıda maliyetine yansıma ihtimali de aynı resmin parçası. Ülkenin gıdada kendine yeterliliğini koruyamadığı, üreticinin korumasız bırakıldığı bir ortamda, dış şokların bedelini yine en altta duran kişi ödüyor.
Hesabı Cep Soracak
2028’e giden yolu yargı takvimleri değil, bu yoksullaşma hissi belirleyecek. Hangi partinin kimi yasaklatıp kimi aday gösterdiği, sandıkta hep ikinci sırada kaldı. Birinci sırada ise insanın evine ekmek götürüp götüremediği vardı. Siyaset bunu unuttuğunda, seçmen siyasetten çekiliyor ya da sandıkta yeni arayışlara yöneliyor.
Burada asıl sınav, partilerin vatandaşa dürüst bir hesap sunup sunamayacağında. Üretici için maliyet planı, esnaf için kredi ve vergi rahatlaması, hane için gerçekçi bir fiyat istikrarı programı: Bunlar olmadan, hangi siyasi hamle yapılırsa yapılsın, Anadolu’daki bıkkınlık dağılmayacak.
Ankara’nın satranç tahtasında taşlar oynarken, tahtanın dışındaki insan “yasak” kelimesinden çok “fatura” kelimesini düşünüyor. Bu iki kelimeden hangisinin seçmenin kararını belirleyeceğini görmek için çok beklememiz gerekmeyecek.











