1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Rıza Tahir Yel
  4. Bin Yıllık Türk Devlet Geleneğinden Bugüne: Hazineyi Soyan Devletin Güvenini De Çalar!

Bin Yıllık Türk Devlet Geleneğinden Bugüne: Hazineyi Soyan Devletin Güvenini De Çalar!

featured

Türk devlet geleneğinde hazineyi soymak ve halkın malına el uzatmak yalnızca sıradan bir suç değil, doğrudan devletin meşruiyetine ihanet olarak kabul edilmiştir. Hunlardan Osmanlı’ya kadar uzanan süreçte, kamu malını korumak için ağır tazminatlar, siyaseten katl ve müsadere gibi çeşitli cezai yöntemler uygulanmıştır. Tarihsel süreçte cezaların sertliğinden ziyade süreklilik arz eden denetimler, bağımsız yargı ve mülkiyet güvenliği yolsuzlukla mücadelede asıl belirleyici güç olmuştur. Osmanlının son dönemindeki Tanzimat reformlarıyla birlikte keyfi uygulamalara son verilerek suçlar modern muhasebe denetimlerine ve yasalara bağlanmıştır. Günümüze kadar ulaşan en temel anlayış ise devlet hazinesinin şahsi mülk olmadığı, hukukun üstünlüğü ve şeffaf hesap verebilirlik prensiplerinin devletin varlığını sürdürmesindeki hayati rolüdür.

Bugün “yolsuzluk”, “zimmet” veya “kamu zararı” dediğimizde zihnimizde genellikle modern devletin karmaşık ihale dosyaları, bürokratik labirentler ve kalın ceza kanunları canlanır. Oysa zamanı bin küsur yıl geriye sardığımızda, Orta Asya bozkırlarının rüzgârlı çadırlarında ve atlı orduların konakladığı obalarda da devlet aklının aynı varoluşsal soruyu sorduğunu görürüz: Halkın emanetine ve devletin hazinesine kim, nasıl el uzatabilir; uzatırsa bunun bedeli ne olur?
Bu sorunun peşine düşmek, sadece nostaljik bir tarih okuması yapmak değildir. Devlet, millet ve mülkiyet arasındaki o görünmez güven sözleşmesinin genetik kodlarını çözmektir. Çünkü Hunlardan Göktürklere, Karahanlılardan Selçuklu ve Osmanlı’ya uzanan binlerce yıllık çizgide rejimler, coğrafyalar ve inançlar değişse de değişmeyen tek bir anayasal gerçek vardı: Hazineyi soymak devlete ihanetti; halkı soymak ise devletin meşruiyet temelini dinamitlemekti.
Bozkırın Sözleşmesi: “Kut”, “Ağı” ve Dokuz Kat Tazminat
Orhun Abidelerinde Bilge Kağan’ın “Aç halkı doyurdum, çıplak halkı giydirdim” ifadeleri kuru bir hükümdar övgüsü değil, bozkırın toplumsal sözleşmesidir. Kağan’a yönetme yetkisi veren “Kut”, ancak halkın refahı ve adaleti sağlandığı sürece geçerlidir. Bu yüzden İslam öncesi Türk devletlerinde kamu hazinesine (Ağı) veya askeri depolara el uzatan görevliler (ağılığ / ağıcılar), adi bir hırsız olarak değil, doğrudan devlete ve kutsal emanete ihanet eden vatan hainleri olarak yargılanırdı.
Elimizde Hun veya Göktürk döneminden kalma maddeler halinde yazılmış modern bir ceza kanunu yok; ancak Zhou Shu ve Sui Shu gibi Çin yıllıkları ile Sima Qian’ın kayıtları bozkır töresinin ne kadar tavizsiz olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Göçebe ekonomisinde çadır kurup suçluyu aylarca beslemek hem pahalı hem de hayatın olağan akışına aykırı olduğu için uzun süreli hapis cezası neredeyse hiç yoktu; hafif suçlarda kısıtlama en fazla on gün sürerdi. Töre, hapsetmek yerine iki keskin kılıç kullanırdı: Yıkıcı tazminat ve caydırıcı imha.
Sıradan hırsızlıklarda çalınan malın dokuz (Toğuz Kaltı) veya on katı tazminat alınırdı. Eğer çalınan şey bozkırda hayatın şahdamarı olan “bağlı bir at” ise ya da suçu işleyen bizzat hazineyi korumakla görevli bir memursa, törenin hükmü kesin ölümdü. Hazineyi soyan görevliler töre gereği kanları toprağa akıtılmadan boğularak veya bel kemikleri kırılarak idam edilir, kamu zararını karşılamak için tüm mallarına el konulur, tazminat yetmezse aile bireylerinin özgürlüğü kısıtlanırdı.
Üstelik mesele sadece gizlice mal çalmak da değildi. 13. ve 14. yüzyıllara ait Turfan Uygur hukuk belgeleri, bize çok daha ileri bir hukuk bilincini gösterir. Bu belgelerde, makam ve nüfuz sahibi güçlü kişilerin sıradan insanların mülkiyet hakkına veya arazi satışlarına müdahale etmesi ağır mali yaptırımlara bağlanmıştır. Nüfuzunu kullanarak bir satışı bozan bey, mağdura iki kat arazi vermekle ve saray hazinesine ceza ödemekle yükümlü tutulmuştur. Yani bozkır ve yerleşik Uygur hukuku, “Güçlünün Hukuku’na karşı mülkiyet emniyetini koruma altına almıştı.
Siyasetnameden Divan-ı Mezalime: Cezadan Önce Denetim
Türklerin İslamiyet’i kabulüyle birlikte Töre, Şer’i hukuk (Fıkıh) ve sultanın Örfi yetkileri (Siyaset-i Şer’iyye) ile harmanlandı. Devleti ayakta tutan hazine artık “Beytülmal” kavramıyla ifade ediliyor, halk ise “Tanrı’nın hükümdara emaneti” (reaya) olarak tanımlanıyordu.
On birinci yüzyılda Karahanlı bilgeleri ve Selçuklu devlet aklı, yolsuzlukla mücadelede sadece “kelle almanın” yetmeyeceğini çok erken fark etti. Yusuf Has Hacib Kutadgu Bilig’de rüşveti ve halkın malına göz dikmeyi devleti içeriden çürüten bir kanser olarak tarif ederken; Büyük Selçuklu Veziri Nizamülmülk Siyasetnamede bugün bile ders olarak okutulması gereken yapısal reçeteler sunuyordu. Nizamülmülk, vergi memurlarının (âmil) halkı soymasını önlemek için sürekli ve gizli denetim şartını koşarken, çok kritik bir noktaya parmak basıyordu: Denetim görevlilerinin maaşları devlet hazinesinden dolgun biçimde ödenmelidir ki, rüşvete tenezzül etmesinler.
Selçuklu ve Orta çağ Türk-İslam devletlerinde yol kesen eşkıyalar (Kutta-i Tarik) veya kamu malını yağmalayanlar suda boğma, asma, çarmıha germe gibi sert cezalarla yüzleşirken; sistemin asıl emniyet supabı Divan-ı Mezalim idi. Sıradan mahkemelerin gücünün yetmediği valiler, komutanlar ve vergi tahsildarları, haftanın belirli günlerinde bizzat Sultan’ın başkanlık ettiği bu yüksek adalet divanında sıradan bir köylünün şikâyetiyle yargılanabilirdi. Haksız alınan vergi iade edilir, zalim yönetici unvanına bakılmaksızın azledilir ve malları müsadere edilirdi.
Osmanlı’nın Üçlü Kalkanı ve Müsaderenin İki Yüzü
Osmanlı İmparatorluğu bu bin yıllık mirası en gelişmiş bürokratik mekanizmaya dönüştürdü. İlginçtir; klasik dönem Osmanlı’da bugünkü anlamda müstakil bir “Yolsuzlukla Mücadele Kanunu” yoktu ama birbirini tamamlayan üçlü bir kalkan işliyordu: Şer’i Hukuk, Örfi Kanunnameler ve Şikâyet Kanalı.
Fatih’ten Kanuni’ye uzanan kanunnameler, kaz veya koyun çalınmasından at hırsızlığına kadar her suçu detaylandırmıştı. Şer’i hukuktaki “el kesme” (kat-ı yed) cezasının ağır ispat şartları (nisap ve hırz) tam oluşmadığında, kadılar devreye girer ve ta’zir kapsamında dayak (celd), teşhir, sürgün veya para cezası (cürm/cerime) uygulardı. Ancak suçun faili devletin memuruysa ve hedef Meydan-ı Miri (Devlet Hazinesi) veya reayanın alın teriyse, padişahın örfi kılıcı kınından çıkardı.
Beytülmal’i soyan vezirler, defterdarlar veya mültezimler kamu güvenine ihanet ettikleri gerekçesiyle Siyaseten Katl ile idam edilir ya da kürek ve kalebentlik cezalarına çarptırılırdı. Beraberinde derhal Müsadere uygulanır, yani suçlunun tüm mal varlığına hazine adına el konularak kamu zararı tahsil edilirdi. Taşrada kadıların, sancakbeylerinin veya ehl-i örfün halka kanunsuz vergi salması durumunda ise saraydan Adaletnâmeler ferman buyrulur; Mühimme ve Şikâyet Defterlerindeki yüzlerce kaydın kanıtladığı üzere, reayanın Divan-ı Hümayun’a sunduğu tek bir arzuhal ile beylerbeyleri bile görevden alınıp tazminata mahkûm edilirdi.
Ancak burada tarihçiliğin dürüstlük ilkesi gereği kritik bir şerh düşmek zorundayız: Tarihte hiçbir sistem kusursuz işlemedi. 17. yüzyılda Koçi Bey’in feryat ettiği üzere rüşvet ve makam satışı sistemi kemirmeye başladı; taşradaki vergi zulmü Celali İsyanlarının ateşini harladı. Öte yandan, başlangıçta hazine soygununu telafi etmek için kullanılan müsadere, zamanla kanıtlanmış bir zimmet suçu olmasa bile merkezi otoriteye rakip olabilecek servetleri budamak ve boşalan hazineye kaynak yaratmak için keyfi bir siyasi araca dönüştü.
İşte bu yüzdendir ki 1838 düzenlemeleri ve 1839 Tanzimat Fermanı, mülkiyet güvencesini getirerek keyfi müsadereye son verdi. Osmanlı, 1840, 1851 ve 1858 ceza kanunnameleri ve Meclis-i Vâlâ yargılamalarıyla birlikte, kamu görevlilerinin suçlarını padişahın iki dudağı arasından çıkarıp modern muhasebe denetimine bağladı. Arşiv belgeleri, Tanzimat döneminde zimmetine para geçiren kaymakamların hesaplarının kuruşu kuruşuna incelendiğini, kamu zararının memurun maaşından, malından veya kefilinden senetle tahsil edildiğini ve borcunu ödese dahi o memurun bir daha devlet kapısına yaklaştırılmadığını gösteriyor.
Bugüne Düşen Projeksiyon: Cezanın Şiddeti mi, Hesabın Kesinliği mi?
Hun obasından Selçuklu divanına, Osmanlı arşivlerinden Tanzimat meclislerine uzanan bu uzun tarihsel serüven bize bugün için çok net bir hakikat fısıldıyor:
Tarih boyunca rüşveti, zimmeti ve halkın soyulmasını engelleyen asıl güç, kanun metinlerinde yazan cezaların acımasızlığı olmamıştır. En ağır idamların, el kesmelerin veya müsadere kararlarının olduğu dönemlerde bile denetim gevşediğinde yolsuzluk yeniden hortlamıştır. Suçu önleyen asıl kuvvet; denetimin sürekliliği, yargının bağımsızlığı, çalınan kamu malının kuruşuna kadar geri alınması ve halkın şikâyet kapısının ardına kadar açık tutulmasıdır.
Türk devlet geleneğini yaşatmak, geçmişin arkaik bedensel cezalarını bugünün sloganı haline getirmek değildir. O geleneğin özündeki ruhu kavramaktır:
• Devletin hazinesi, onu yönetenlerin şahsi mülkü değildir.
• Kamu makamı, eş-dost zengin etme veya nüfuz ticareti yapma kapısı değildir.
• Vatandaşın ödediği vergi, idarecinin keyfine göre harcayacağı sahipsiz bir kaynak değildir.
Bir ülkede sadece sıradan insanlar kanun önünde hesap veriyor, makam ve nüfuz sahipleri ise dokunulmazlık zırhıyla korunuyorsa; orada Bilge Kağan’ın “Kut” dediği, Selçuklu’nun “Mezalim” ile koruduğu, Osmanlı’nın “Adalet Dairesi” olarak adlandırdığı meşruiyet bağı kopmuş demektir. Çünkü devletlerin büyüklüğü sadece ordularının gücü veya sınırlarının genişliğiyle değil; gücü elinde bulunduranların da hukuk karşısında hesap verebilmesiyle ölçülür.
İsimler, rejimler ve yüzyıllar değişti ama bin yıllık o temel kural hiç değişmedi: Hazineyi koruyamayan devleti, adaleti koruyamayan milleti yaşatamaz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!