Mona Lisa

featured

Bu öykü, Nihat Bey ile genç dostu Hüseyin arasındaki samimi bir sohbet üzerinden, geçmişte yarım kalmış dokunaklı bir aşk hikayesini ve hayatın getirdiği zıtlıkları konu almaktadır. Yaşlı bir şair ve ressam olan Nihat Bey, üniversite yıllarında zengin bir ailenin kızı olan Müjgan ile yaşadığı sınıfsal engellere takılan masum ilişkisini hatırlar. Aradan geçen kırk beş yılın ardından gelen bir telefon, kahramanın yüzünde Mona Lisa tablosuna benzeyen hem mutlu hem de hüzünlü bir ifade bırakır. Nihat Bey, eski aşkına karşı dürüst kalsa da, vefat eden eşine olan sadakati nedeniyle hayatının mevcut gerçekliğini korumayı seçer. Anlatı, sanatın ve mizahın insan ruhundaki kederli anılardan nasıl beslendiğini etkileyici bir dille yansıtır. Bu kaynak, kaçırılan fırsatlar ile vefa duygusu arasında kurulan ince dengeyi ustalıkla özetler.

– Nihat Bey, bu hafta heybende neler var yine?

– Dur hele bir soluklanayım.

– Tamam, kahveleri söyleyeyim ama yüzün Mona Lisa tablosu gibi… Dudağının bir yarısı üzgün, diğer yarısı mutlu.

– Yahu bir kendime geleyim, anlatırım.

Nihat Bey, üç çeyrek asra merdiven dayamış huysuz, geçimsiz bir insanmış. Birkaç dost ve arkadaşını saymazsak yalnız birisiymiş. En iyi anlaştığı, birbirlerine değme psikologlardan daha iyi gelen, kendinden otuz yaş kadar küçük, gazeteden tanıştığı Hüseyin Bey. Nihat Bey şair ruhlu, muzip birisiydi. Bir gün çalıştığı kurumda şair ruhlu evli bir bayan, “Sizinle evli olsak kim bilir nice güzel eserler üretirdik” deyince, aldığı yanıtla kadıncağız şoke olmuştu. “Aman kalsın; siz şair, ben şair ortalığı bok götürür. Beni hiç anlamayan bir eşim olsa bile bana yazıp çizeceğim güzel bir ortam hazırlıyor” demiş. Evet, kendisini bir sanatçı olarak görse bunu eşine de borçluydu. Dümdüz giden bir yolda dağları, ovaları, denizleri aşmayan insan çevresinde ne kadar şey görebilir ki? Sanatı, bilhassa mizahı besleyen en büyük kaynak zıtlıklardı ona göre.

– Nihat Bey, daldığınız denizden çıkın da anlatın şu suratınızdaki Mona Lisa tablosunu.

– Nasıl anlatsam; seninle görüşmediğimiz günlerde beni kırk beş sene öncesine götüren bir olay yaşadım.

– Sizde de ne hafıza varmış maşallah! Ben dün yediğim akşam yemeğini unuttum bile.

– Ondan öncekiler de bir iz bıraktı ama o bende bir deniz bıraktı…

– Kim bu okyanus?

– Eski bir hikâye. Biraz hüzünlü, canın sıkılmasın.

– Nihat Bey, sen anlat hele. Hep gülecek, eğlenecek değiliz ya. Bugün kü menü de hüzünlü olsun.

– Eh, benden günah gitti. Sene yetmişli yılların ortası; fakültede bizden bir alt sınıfta bir kız vardı. Dışarıdan bakınca onun büyük bir holding sahibinin tek kızı olduğunu hiç fark edemezsiniz. Suratını tuval sanıp rengârenk boyayan, kimselere benzemek için kalıptan kalıba giren kızlara hiç benzemiyordu. Babamın onların holdinginde temizlik görevlisi olduğunu orada staja başladığım gün öğrendim. Yaz tatillerinde altmışına gelmiş babamı biraz dinlendirmek için onun yerine çalışırdım. Müjgan’la tanışmamız da o günlerde oldu. Onun ofisini temizlemeye gelince ilk kez sesini duydum.

– Ben sizi tanıyorum. Bizim fakültede okuyorsunuz, değil mi? Adım Müjgan.

– Evet, sizi görüyordum.

– Adınız ne?

Kekeleyerek “Nihat” diyebildim başımı kaldırmadan.

– Temizlik işini biraz bırakır mısınız lütfen? Biraz sohbet etsek… Canım çok sıkkın, biraz konuşalım. Sizi bahçede ve kantinde hep elinizden düşürmediğiniz küçük bir defterle görüyordum. Sanki bir şeyleri not tutuyor gibiydiniz.

– Evet, bir şeyler karalıyordum. Değeri pek olmayan, kendimce şeyler.

– Neler?

– Şiirler. Daha doğrusu dilime gelenler.

Müjgan’ın ofisinde çaylar buz gibi olurken sımsıcak bir ortam oluşmuştu. Şiirlerimin hepsini okumak istediğini, yarın gelirken defteri de yanında getirmemi söyledi.

– Vay be Nihat Bey, sen de az değilmişsin yani! Şu yere bakan yürek yakan cinsinden… Defteri götürdün tabii.

– Sabah o gelmeden boş masasına bıraktım. O gün ve ertesi günler onu hiç göremedim. Okulun açıldığı ilk gün beni bahçede gördü. Elinde çok güzel bir şiir kitabı vardı. Benim kitabım. Banka nasıl düşmeden çöktüğüme şimdi bile inanamıyorum. Allah’ım, bu bir rüyaysa beni hiç uyandırma; gerçekse, öleceksem böyle öleyim. Görmediğim günler Bodrum’a gitmiş, sakin kafayla tüm yazdıklarımı okumuş ve bir yayıncıyla anlaşmış. Yayıncı “Tanınmış kişi değil, fazla basmayalım” demişse bile o, “Sevdiklerime verirsin” diye bin tane bastırmış.

– Vay be, ne aşk! Yok böylesi bu zamanda. Söz veriyorum, tek laf etmeden bu aşk hikâyesini sonuna kadar dinleyeceğim.

–  Sonu pek mutlu bitmedi. Babası, bir temizlik işçisinin oğluna kızını hiç yakıştırmadı. Masum bir arkadaşlıklarını bile kabul edemezdi. Davul bile dengi dengine değil miydi? İstemeden ayrıldık. Ben, durgun bir denizi andıran gözlerini görmesem onu unuturum diye denizi olmayan bir kentte ilk bulduğum işe başladım.

– Sonra hiç görüşemediniz mi?

– Konuşmadık bile. Ben işe girince hemen annemin bulduğu bir kızla evlendim. Mürüvvetimi görmek onların da hakkıymış, torunları olsun isterlermiş. Fakat beni dört gün önce Instagram’da görmüş, eklemiş. Ben de cevap verdim, iki gün yazıştık. Üçüncü gün numarasını verip aramamı istedi. İki gün aramadım. Üçüncü gün liseli âşıklar gibi ellerim titreyerek aradım. Sesi hiç değişmemişti. Benim aksime şiir gibi konuşuyordu. Önce havadan sudan konuştuk. Şairliğimin devam edip etmediğini sordu. Beş yüz kadar şiirimin olduğunu duyunca uzunca bir “Ooo” çekip konuştu.

– Umarım bana imzalı bir kitabını gönderirsin.

– Tek kitabım oldu. Senin armağanın.

Nasıl derdim ona yazdıklarımı kimselerin bilmesini istemediğimi…

– Vay be Nihat Bey, ne aşkmış bu! Filmlerdekiler halt etmiş. Tam bir gizli aşk.

– Öyle deme; her aşkın bir öyküsü, şiiri vardır. Hem bana artık Nihat Bey diye hitap etme. Hoca de, usta de. Tamam mı? Resmiyeti aşalı ayları geçti.

– Tamam. Ben de Hüseyin’im sadece. Evet, araya reklam girmeden devam edelim usta.

– Okul sonu beni çok aramış. Sessiz sedasız gitmeme çok kırılmış. Hatıralarımızla dolu İstanbul’u terk etmekle kendince çareler ararken İspanya’da akademisyenlik yapmaya başlamış. Yıllarca evlenmedikten sonra aynı bölümden bir akademisyenle evlenmiş. Eşi Tunuslu birisiymiş, bana biraz benziyormuş. Üç çocukları olmuş. Eşini iki yıl önce kaybedince Fethiye’ye yerleşmiş. Beni sordu. Ben de yıllar sonra baba ocağıma dönüp resimler yaptığımı, geliriyle engelli çocuk ve ailelerine yardım ettiğimi söyledim. Çok sevindi. İki kızım ve üç torunum olduğunu, eşimle sade ve huzurlu bir yaşantımızın olduğunu söyledim.

– Hocam, niye söylemedin eşini bir kazada kaybettiğini? Yıllar sonra tekrar beraber olurdunuz.

– Hüseyin, ölen ben olsaydım rahmetli eşim hiç evlenmezdi. O’nun ilk ve tek aşkı bendim. Yıllarca benim gibi huysuz, dağınık adama katlanmaktan öte beni çok sevdi be Hüseyin.

– Hocam, bu kadar hüznü her bünye kaldırmaz. Şimdi net anladım yüzündeki Mona Lisa’yı. Buradan kafa çekmeye gidiyoruz, itiraz mitiraz dinlemem. Garson Bey, hesap lütfen!

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!