Kum Saati

featured

Bu öykü, Sami adındaki yaşlı bir adamın zamanın aniden tersine akmaya başlamasıyla yaşadığı gençleşme sürecini ve geçmişe yolculuğunu konu alan sürrealist bir hikâyedir. Kahraman, aynadaki aksinde fiziksel kusurlarının yok olduğunu ve sağlık sorunlarının iyileştiğini fark ederken, çevresindeki dünyanın da hızla eski yıllara dönüştüğüne şahit olur. Modern hayatın getirdiği karmaşa ve yabancılaşmış şehir manzarası, yerini kahramanın çocukluğundaki samimi mahalle kültürüne ve nostaljik detaylara bırakır. Ancak bu sihirli geri dönüş, eşinin gerçek dünyadaki müdahalesiyle aniden kesilerek yerini yeniden yaşlılığın ve hastalıkların kasvetli gerçekliğine bırakır. Yazar, insan ömrünü kum saati eğretilemesi üzerinden ele alarak, kaybedilen zamanın ve gençliğin değerini etkileyici bir dille sorgular. Metin, bireyin ölümle yüzleşmesini ve geçmişe duyduğu derin özlemi dramatik bir kurguyla harmanlar.

 

Her sabah yorgun, bitkin bir suratın aynada beni beklemesine alışmıştım artık. Yetmişinden sonra ne uzayan burnum ne de kulaklarım küçülecekti. Bunlar yaşlanmanın kaçınılmaz sonuçlarıydı; tepemde seyrekleşip incelen ak saçlar gibi. Bu saatten sonra ne çöken avurtlarıma botoks yaptıracak ne de kel kafama saç ektirip zindan karasına boyatacaktım. Fakat bazı yaşıtlarım aynı düşüncede değildi. Oysa Azrail düdüğü ağzında maçı her an sonsuza kadar bitirebilirdi. Kadın olsa anlarım; güzelleşmek yetmişlik nenelere bazen yakışırken ne öyle otuzluk delikanlı gibi güzelleşme dertleri erkeklerin? Bunları bilmem kaç kez kendime sorarken gözlerim aynadaki adama takıldı. Burnu ve kulakları yavaş yavaş küçülmeye başlarken tepesindeki tek tük saçlar üçer beşer çoğalmaya başlamıştı. Olanlar gece boyu altı yedi kez tuvalete taşıtan prostat belasının verdiği yorgunluğun sersemliği olmalıydı. Dişlerimi fırçalarken gözlerim büyülenmiş gibi aynadan ayrılmıyordu. Dışarıda “Hadi be adam, kenefe mi düştün, kahvaltı hazır!” diyen eşimin sesi olmasaydı kim bilir kaç dakika hatta saat aynaya bakacaktım. Artık yelkovanlar akreplerin önüne düşmüş, zaman zembereği boşalmış bir saat gibi geri dönmeye başlamıştı. Değişim sadece yüzümde değil, tüm bedenimde vardı. Dengesiz yürüyüşlerim gitmiş, bacaklarım artık bana itaat etmeye başlamıştı.

Masada ilk tuhaflık eşimin bendeki değişimi fark etmemesiydi. Ben dakikalar içerisinde günleri, ayları geri sararken kestane rengine boyadığı saçlarının altındaki beyazlıklar siyahlaşmaya başlamıştı. Yüzündeki derin çizgiler yavaş yavaş siliniyor, sarkık göz kapakları kalkıyordu. Ondaki bu değişikliği hayret ve şaşkınlıkla izlerken kendi kendime konuştuğumu unutmuştum. Gözlerini televizyondaki birbirinden saçma kadın programlarından ayırmadan konuştu:

– Sabah sabah ne konuşuyorsun deliler gibi…

Sahi ben delirmiş miydim yoksa aynadaki suret bana oyun mu oynuyordu? “Yok be hanım, aklıma bir fıkra geldi” dedim; merak edip sorsa hangi yalanı teklemeden söylerdim Allah bilir.

– Mart günü sanki bahar geldi. İnsanın evde durası gelmiyor. Parka gidip biraz yürüyüş yapalım, ayaklarımız pas tuttu.

– Şunu söyleyene bak. Daha dün diz ağrılarından yürüyemediğinden dert yanıyordun. Bir günde ne değişti? Kaç tane vitamin hapı içtin yine?

– Yok be hanım. Bu sabah kendimi çok dinç hissediyorum. Sen de ne kadar güzelleşmişsin.

Son cümlem hangi kadının ruhunu okşamazdı? Gözlerini televizyondan çekip bana doğru bakınca bunun bir rüya olmadığını anladım.

– Sami bu sen misin?

– Evet, kırk iki yıllık eşin Sami.

– Sen Sami isen dünkü Sami kim?

Sabahtan beri yaşadıklarıma inanması mümkün değildi, oysa ben onun ne kadar gençleştiğini ve güzelleştiğini görüyordum. Bir an yerimden kalkıp yanağından öpmek istedim; başını yana çevirip “Masada olduğumuzu unutma” dedi çoktan unuttuğum işveli sesiyle. “Yarın arkadaşlarla günüm var, temizlik yapmam gerekir” diye davetimi geri çevirdi. O salona elinde temizlik malzemeleriyle geçerken gardıropta çoktandır yüzüne bakmadığım çimen yeşili montumu giydim. Aynanın karşısına geçip son kez saçlarımı elimle düzeltirken Tarkan’ın “Oynama Şıkıdım Şıkıdım” şarkısını söyleyip dışarı çıktım.

Şaşkınlığım dışarıda da devam ediyordu. Dikkatimi ilk çeken evimizin karşısına dikilmekte olan dev alışveriş merkezi oldu. Oysa birkaç yıl önce kasapların, bakkalların, manavların bulunduğu sessiz, sakin, sıcacık bir sokaktı. Bu kadar araç trafiği de yoktu; çocuklar evlere tıkanıp bilgisayarda değil, sokakta maç yapıyorlardı. Çocukluk günleri aklıma geldi, bir başka hüzünlendim. Artık oyun arkadaşlarımdan kaç kişi kalmıştı hayatta? Olanlar da bakıma muhtaç durumlarda kim bilir. Ana yola çıkınca insan ve araç seli gittikçe azalıyordu. Öyle dört çekerli ejderha yavrusu arazi cipleri de yoktu, birbirinden güzel ve lüks arabalar gibi. Doğan ve Şahin arabası olan zenginden sayılırdı, tek tük kuyruklu ithal arabaların yanında. Şimdilerde plazaların işgal ettikleri sahilde bir çay bahçesine oturdum şöyle bir deniz seyredip iyot kokusu çekmek için. Gelen garsona bir kahve söyleyince adını bilmediğim, dilimin dönmediği bir yığın isim saydı nefes almadan:

– Espresso, latte, cappuccino, mocha, macchiato… Bir de soğuk çeşitlerimiz var; cold brew, iced latte, frappuccino. Son trend flat white ve cortado’yu da tavsiye ederim.

“Bırak trendi treni, bana orta şekerli bir kahve getir şöyle bol köpüklü olsun.” Mağara adamı görmüş gibi yüzüme bakıp gitti tepeden topuzlu, sallama küpeli delikanlı. Denizde kuğu gibi süzülen beyaz gemileri boş gözlerle aradım; hani martılara simit atıp çay içtiğimiz gemileri… Deniz otobüsleri var şimdi; “Yahu denizde otobüsün ne işi var?” diye güldüm etraftakileri unutarak. Yirmi dakika sonra buz gibi kahvem geldi; yanında iki tane fındık kadar lokum, bir yudumluk su ve çözemediğim bir cisimle. Tamam, kahveyi içip lokumu yiyecektim ama o cisim neydi? Hesap gelince anladım o cismin değerini. Allah’tan dünkü param bugüne göre daha değerliydi. Kasadaki kız uzattığım iki yüz liraya bakarak “Elli lira” dedi. Yahu bu paraya dün bir kilo domates alamazdık! Dakikalarca yürüdüm kireç tutmuş dizlerimizin ağrılarını duymadan. Maliyeden emekli şefimle karşılaştım market girişinde. Benden bir yaş büyük Necmeddin, çarpık bacaklarına aldırmadan şort giymiş. Gözünde şişe dibini andıran gözlükler yerine kırmızı çerçeveli, ince camlı bir gözlük vardı. “Gözlerin düzelmiş şefim” deyince suratımı ilk kez görürcesine bakıp “Benim gözlerim bir kilometreden avını gören şahin gibiydi müdürüm” dedi. Burnunun dibindeki yazıyı görebilmek için boynundan yakın gözlüğünü eksik etmeyen Şahin Necmeddin dememek için kendimi zor tuttum. Koca adam yalan söyleyecek değildi ya, belki de öyle gözleri vardı yıllar önce. Evden çıkmadan önce tuvalette mesanemi iyice boşalttıktan sonra bir saatten fazla zaman geçmiş, içime giydiğim hasta bezi hâlâ kupkuruydu. Poşetler dolusu ilaç ve iki ameliyata rağmen geçmeyen prostat belamdan kurtuluyor muydum acaba?

Zaman bir film şeridi gibi hızla geri sarıyordu. Kaçarak ayrıldığım, sonradan özlem duyduğum İstanbul’daki üniversiteli yıllarımı, liseli ilk aşkım göçmen kızı Aynur’u, ortaokulun sonlarında hayatımı allak bullak eden ergenlik korkularımı, ilkokulun resim birincisi Sami’sini… Siyah-beyaz fotoğraflı yılların her biri ayrı renkte çocuklarıydık. Mahallede kimsenin dini, ırkı sorulmaz ve bilinmezken herkesin bir lakabı vardı: Abdullah’a incecik bacakları için Civciv Bacak, Nuri’ye öne doğru uzayan tepesi düz başı nedeniyle Çekiç, Cemal’e yukarı doğru uzayan başı için Sivri, bel genişliği boyundan uzun Mustafa’ya Balon, Hasan’a Balık derdik ilkokulda her hafta öğretmenine balık getirip mezun olduğu için. Bana da yuvarlak esmer başımdan dolayı Karabilya denirdi. Tam yola resimler çizen küçük sokak ressamını görecekken zaman durup tersine akmaya başladı.

Kum saatini temizlemenin sırası mıydı yağmurda bile cam silen temizlik hastası be kadın! Şimdi yeniden başlayacağım bir yığın keşkelerle; yorgun, hasta, mutsuz, ölümü bekleyen…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!