Hoşça kal Arkadaşım

featured

Bu öykü, yaşlı bir adamın Tarabya sahilinde geçmişe dalarak yaşadığı hüzünlü bir aşk hikâyesini ve toplumsal engelleri konu almaktadır. Hikâye, 1976 yılında bir tren yolculuğunda tanışan Tamer ve Semra arasındaki saf sevginin, ailelerin farklı dini ve siyasi görüşleri nedeniyle engellenmesini anlatır. Tamer’in ailesi, Semra’nın Alevi ve sol görüşlü kimliğini reddederek çocuklarına kendi inançlarına uygun gördükleri başka bir evliliği dayatır. Çaresiz kalan Semra, yazdığı veda mektubuyla Tamer’den ayrılmak zorunda kalırken, geride ömür boyu sürecek bir hasret ve bekleyiş bırakır. Anlatı, bireysel mutlulukların toplumsal kalıplar ve aile baskısı altında nasıl feda edildiğini dokunaklı bir dille özetlemektedir. Seçilen bu temalar üzerinden, hoşgörüsüzlüğün insan hayatında açtığı derin yaralar vurgulanmaktadır.

 

Hava günlerdir kararsız, şımarık bir çocuk gibiydi. Yakıcı bir sonbahar güneşi altında montunu beline sarmış, şemsiyesini eline almıştı. Tarabya sahilinde müdavimi olduğu kahveye günlük yürüyüşünü yaptıktan sonra geldi. Birden tepesinde cilveleşerek geçen bir çift martı, çığlık çığlığa geçerek denizi yardı. Uzaklardan gelen yorgun bir vapur düdüğü öksürürcesine kısık kısık öttü. Garson, her zaman tek kişinin oturduğu masaya iki kahve getirip fincanın birini önüne, diğerini karşısına bıraktı. Yenilerden bir garsonun arkadaşlarına sırıtarak söylediklerini duymadı. Belki de duymazdan geldi.

– Dedeyi fena ekmişler. Burada bekleye bekleye ağaç olacak.

– Beklemek güzeldir, kötü olan hiç beklediğinin olmaması.

– Şiir gibi konuştun şefim.

– Biz de sevdik, sevildik bir zamanlar. Hasreti de biliriz, vuslatı da.

Her zamanki gibi boş gözlerle dakikalarca karşısındaki fincana baktı. Sonra soğuk kahvesinden bir yudum içti. Gözünü hiç ayırmadan fincana bakarken zaman ve mekânın değiştiğini fark etti…

 

Yıl 1976

Mekân: Haydarpaşa Tren Garı

Meram Ekspresi hareket etmek üzereyken bir anne, kızını soluk soluğa trene bindirdikten sonra trenin penceresinden bakan gençlere seslendi:

– Gençler, ben sizlere güveniyorum. Ankara’ya gidene kadar kızım sizlere emanet.

– Tamam teyze, sen merak etme. Kızın kardeşimizdir.

Pendik’i geçtikten sonra kompartman kapısında dolgun bedenini zapt etmekte zorlanan, derin göğüs dekolteli, siyahlar giyinmiş bir doğal afet belirdi. Dalgalı uzun saçlarını arkasına savurarak konuştu:

– Gençler, ateşiniz var mı?

Gençler şuh bakışlı kadının dolgun dudakları arasına koyduğu sigarasına büyülenmiş gibi bakarlarken çakmağı ilk kez o açıp uzattı.

– Mersi hayatım.

Yanındaki boş koltuğa oturup dumanları yavaş yavaş yüzüne bıraktı:

– Yolculuk nereye?

O ana kadar sessizce elindeki kitaptan başını kaldırmayan; zayıf, çilli küçük yüzünde olduğundan büyük gözüken gözlüklü, kısa saçlı, minyon kızın ilk kez sesini duyduk:

– Burada sigara içmezseniz memnun olurum. İçecekseniz ben koridorda bekleyebilirim.

Doğal afet, genç kıza küçümseyen gözlerle bakarak konuştu:

– Anneniz sigara içmenize yasak mı koydu küçük hanım?

– Ailem bana yasaklar koymaz. Bu benim tercihim.

Kompartmanda önce derin bir sessizlik oldu. Gençler birbirimize bakarak aynı şeyleri düşünmüş olmalıydık: “Vay be, ne laf oturtmasıydı öyle!” diye. Gelecek yanıtı beklemeden söze o girdi:

– Siz rahatsız olmayın. Hanımefendiye koridorda eşlik ederim.

Doğal afetin şaşkınlıkla kızgınlık arasındaki yüzü bir anda gülümsemeye başladı:

– İyi olur, buradaki hava sigaradan da zararlı olmaya başladı…

Koridordaki konuşmalar bir sigara içimi kadar olmadı.

– Tanışalım yakışıklı centilmen bey, adım Aylin…

– Ben de Tamer.

Doğal afet koridoru dolduracak bir kahkaha attıktan sonra adını heceleyerek söyledi:

– Tam er, öyle mi?

“Evet” dedi safça. O an yeni tanıştığı bir erkeğe kim böyle cinsel çağrışım yapan bir espri yapabilir diye düşünmemişti. Aylin sigarasından derince bir nefes çekip yüzüne aniden boşaltınca öksürük nöbetine tutuldu.

– Yugoslav göçmeniyiz. Özel bir şirkette patron sekreteriyim. Gördüğünüz gibi güzel ve havalıyım. Henüz kalbimi fethedecek bir fatihim olmadı.

– Ben de tıp okuyorum. Bu yıl mezun olabilirim.

– Desenize doktorum ayağıma geldi.

Aylin, Hereke’de inmeden önce koridordaki insanlara aldırmadan sıkıca sarılarak dudaklarından uzun uzun öptü:

– Kartımı verdim, mutlaka ara tam erim.

Kompartmana döndüğümde çilli kız başını kitabından ayırıp teşekkür etti. Arada hukukta okuyan yurt arkadaşı Kemal’e başını kaldırmadan kısa cevaplar veriyordu. Sıkıldığı belliydi.

– Kemal, içimizde en tiryaki olan sensin. Bir saat geçti, ciğerlerin nikotini özlemiştir. Koridorda biraz dumanla.

“Emaneti Koray’la koruruz merak etme” derken aldığı mesaja Kemal bozulmuştu. Ters ters bakarak yanlarından ayrıldı.

– Okumayı çok seviyorsunuz galiba?

– Evet, seviyorum…

– Biz de ders kitaplarından başka gazete bile okuyamıyoruz.

– Nerede okuyorsunuz?

– Koray’la tıp okuyoruz. Siz?

– Ben de tıp okumak isterdim; nükleer tıp veya psikolojiye maalesef puanlarım yetmedi.

– Nerede okuyorsunuz?

– Fizik mühendisliği.

Genç kız başını kaldırıp tek kelimelik yanıtlar vermediğine bakılırsa konuşmalarından sıkılmışa benzemiyordu:

– Adım Tamer.

– Ben de Semra.

Aylin macerası fazla sürmedi; dişiliği değil, kişiliği tercih etmişti. Semra ile çıktığı dördüncü ayın sonunda onu çok sevdiğini, mezuniyet sonrası evlenmek istediğini söyleyince küçük çilli yüzü bembeyaz kesildi. Kalbinin durup önüne düşeceğinden korktu. Bir an konuşmadan gökyüzüne ve etrafa boş gözlerle baktılar. Saatler gibi gelen sessizliği genç kız bozdu:

– Benim için büyük mutluluk. Ailemiz onaylarsa sorun olmaz sanırım.

Ailesi pek istekli olmamasına karşın ısrarları üzerine Semra’yı görmeye gittiler. Semra boş fincanları toplarken aniden aklına gelen sözde bir espriyi yaptı:

— Kahven çok şekerli olmuş, içine parmağın mı değdi?

Zavallı küçük sevgilisi tepsideki fincanların düşmemesi için epey çaba sarf etti. Kıpkırmızı yüzünü bugün bile unutmadı. Sabah kahvaltıda önce babası düşüncelerini söyledi:

– Oğlum, bu aileyle dini ve siyasi görüşlerimiz çok farklı. Sehpa üzerindeki kitapları görmedin mi? Hepsi de solcu, komünist işi. Memleketlerini sordum, “Oralarda çok Alevi var mı?” dedim. “Evet, biz de Aleviyiz” dedi. Bizim inançlarımıza uygun düşmez onların Aleviliği.

– Herkesin siyasi görüşü aynı olacak diye bir kural yok. Ayrıca bu devirde dinciliğin, mezhepçiliğin olması utanç verici. Hangimiz doğuştan bugün yaşadığı inancın seçimini yaptı? Ailemiz hangi inanca mensupsa biz o inançta değil miyiz? İsimlerimiz bile aile büyüklerimiz gücenmesinler diye konmuyor mu? Benim ismimin önündeki Seyfullah, dedemin ismi değil mi? Hatta Tamer ikinci ismim kondu diye bugün bile kırgın. Hiç bana “Tamer” diyebildi mi? dedi ilk kez babasına sesini yükselterek.

– Anasının kuzusu, baban haklı. Hem biz dedenin hacı arkadaşı Hacı Süleyman’ın torunu Halidenur’u sana münasip gördük. Zengin, görgülü, bizim gibi mutaassıp aileler. Gelinimiz de maşallah ay parçası gibi ak pak, dünyalar güzeli. Biçki dikiş kursu mezunu, elinden her iş gelir. Hem benim dalyan boylu, dünya yakışıklısı oğluma o sıska kız mı layık olacak? Duvara vursan fukara sümüğü gibi yapışır. Kadın dediğin şöyle etli butlu olacak Halidenur gelinim gibi.

Kasaptan et almıyoruz anne! Semra’yı çok seviyorum, fikirlerimiz uyuyor; en önemlisi utanmanın unutulduğu günümüzde utanmayı biliyor dese bile aile kararlarında ısrarlıydı. Günlerce utancından ondan kaçarken, o da ondan kaçıyormuş.

Tamer tuvalet dönüşünde masada bir zarf buldu. Zarfı yırtarcasına açıp okumaya başladı:

Beni affet, keşke o tren yolculuğumuz olmasaydı ve seni hiç tanımasaydım. Seni tanımasam bir gün ben de evlenebilirdim. Sen bana sevip sevilmeyi öğrettin. Herkes âşık olup evlenmiyor, benim de sıradan bir hayatım olurdu. Ama senden sonra kimseyle evlenip mutlu olamayacağımı anladım. Ne olur beni affet, seni hep seveceğim. Sen de beni seviyorsan lütfen evlen ve beni unut. Mutluluk senin de hakkın. Hoşça kal arkadaşım, hoşça kal…

Yazdığı her kelime bir kurşun gibiydi. Garsona mektubu getiren kadının nereye gittiğini sordu. Diz ağrılarına aldırmadan eliyle gösterdiği iskeleye doğru koştu. Kalabalığa aldırmadan turnikeden geçmeyi başardı. Kapı kapanırken son bir atak yapıp ileri fırladı. Çımacılar halatları toplatıp vapurla iskele arasındaki kalası çekerken aniden bir sis çöktü. Vapurla iskele arasına sıkışıp ölmekten son anda bir çımacı kurtardı. Vapurların siren sesleri arasında umutsuzca haykırdı:

– Hoşça kal arkadaşım, hoşça kal. Ben kalmasam bile sen hoşça kal…

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!