Feridun Yıldız, Türkiye Cumhuriyeti’nin 103. yılı vesilesiyle kaleme aldığı yazısında, devletin ayakta kalmasının tek başına yeterli olmadığını, önemli olanın kurucu felsefeyi yaşatmak olduğunu vurgular. Atatürk’ün altı ok ilkesinin; egemenlik, laiklik, hukuk devleti ve tam bağımsızlık gibi temel kavramların günümüzdeki durumunu eleştirel bir bakış açısıyla masaya yatırır. Yazıda, demokrasinin sadece sandıktan ibaret olmadığı, adaletin ve eşit vatandaşlığın korunmasının hayati önem taşıdığı belirtilir. Eğitimin bilimsel temellerden uzaklaşması ve ekonomik bağımlılık gibi tehlikelere dikkat çekilir. Son olarak, Cumhuriyet’in sadece geçmişin bir başarısı olarak kutlanmaması gerektiği, onu korumanın bilinçli yurttaşlar olmayı gerektiren sürekli bir sorumluluk olduğu ifade edilir.
29 Ekim 1923… Bir milletin yalnızca yönetim biçimini değiştirdiği tarih değildir. Bir milletin kaderini kendi ellerine aldığı, kulluktan yurttaşlığa geçtiği, egemenliği saraydan alıp millete teslim ettiği tarihtir.
Cumhuriyet, çökmüş bir imparatorluğun enkazından kendiliğinden doğmadı. Savaş meydanlarında kazanılan bağımsızlığın, işgale karşı gösterilen millî iradenin ve Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğindeki büyük Türk devriminin eseriydi. O Cumhuriyet bugün 103 yaşında. Aradan bir asırdan fazla zaman geçti. Padişahlar gitti, saltanat tarihe karıştı, devletin adı değişti, kurumlar değişti, kuşaklar değişti. Peki, Cumhuriyet’in kuruluş felsefesi ne kadar yaşatılabildi?
Bugün Türk milleti egemenliğini gerçekten kayıtsız şartsız kullanabiliyor mu? Hukuk herkes için aynı şekilde mi işliyor? Laiklik, devlet yönetiminin vazgeçilmez ilkesi olarak korunabiliyor mu? Eğitimde akıl ve bilim mi, yoksa ideolojik ve dinî tercihler mi belirleyici oluyor? Daha da önemlisi, Cumhuriyet’in kuruluşunda esas alınan tam bağımsızlık anlayışına ne kadar sadık kaldık?
İşte 103. yılda sormamız gereken sorular bunlardır. Çünkü Cumhuriyet’i sevmek başka, Cumhuriyet’in kurucu ilkelerine sahip çıkmak başkadır. Cumhuriyet’i törenlerle kutlamak kolaydır. Zor olan, onun kurucu iradesini devlet hayatında yaşatmaktır.
CUMHURİYET’İN ALTI OKU, TÜRK MİLLETİNİN YOL HARİTASIDIR
Atatürk’ün ortaya koyduğu Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık ilkeleri birbirinden kopuk siyasi kavramlar değildir. Bu ilkeler, bağımsız ve çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini meydana getirir. Cumhuriyetçilik, egemenliğin millete ait olmasıdır. Milliyetçilik, Türk milletinin millî birlik ve bağımsızlığını esas almaktır. Halkçılık, kanun önünde eşitliktir; hiçbir kişiye, aileye, sınıfa veya zümreye ayrıcalık tanınmamasıdır. Devletçilik, ekonomik kalkınmada devletin düzenleyici ve gerektiğinde öncü rol üstlenmesidir. Laiklik, devlet yönetiminin dinî kurallara değil hukuka dayanması ve herkesin inanç ve vicdan özgürlüğünün korunmasıdır. İnkılapçılık ise Türk milletinin aklın ve bilimin rehberliğinde sürekli ilerlemesidir.
Bu ilkelerin tamamlayıcısı tam bağımsızlık, millî egemenlik, millî birlik, akılcılık ve çağdaşlaşmadır. Bunların her biri diğerini tamamlar. Laiklik olmadan hukuk karşısında eşitliği güvence altına almak güçleşir. Hukuk devleti olmadan millî egemenlik yalnızca seçimden seçime hatırlanan bir kavrama dönüşebilir. Ekonomik bağımsızlık olmadan siyasi bağımsızlık sürekli baskı altında kalır. Bilimsel eğitim olmadan çağdaşlaşma mümkün olmaz. Dolayısıyla Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini birbirinden ayırarak koruyamayız. Birini feda ettiğinizde diğerlerini de zayıflatırsınız.
MİLLÎ EGEMENLİK: MİLLETİN İRADESİ Mİ, İKTİDARIN İRADESİ Mİ?
Türkiye Cumhuriyeti’nin temelinde çok açık bir hüküm vardır: “Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.” Bu cümle, bir Meclis duvarına yazılmak için söylenmedi. Egemenliğin kaynağının hanedan, kişi, aile, cemaat veya herhangi bir siyasi zümre olamayacağını ilan etmek için söylendi. Cumhuriyet’in en büyük devrimi budur.
Ancak millî egemenlik yalnızca sandıktan ibaret değildir. Seçimler demokrasinin vazgeçilmez şartıdır ama tek başına demokrasi demek değildir. Meclisin denetim yetkilerinin etkili olması, yargının bağımsız çalışması, basının özgürce haber yapabilmesi, muhalefetin baskı görmeden siyaset üretebilmesi de millî egemenliğin gereğidir. Bugün Türkiye’de yürütme gücünün merkezileşmesi, denge ve denetleme mekanizmalarının zayıflaması ve siyasi karar alma süreçlerinde Meclisin konumu ciddi biçimde tartışılmaktadır. İktidarın savunucuları mevcut yönetim sisteminin hızlı karar alma ve siyasi istikrar sağladığını ileri sürüyor. Ancak hızlı karar almak, doğru karar almak anlamına gelmez.
Güçlü devlet ile sınırsız siyasi güç aynı şey değildir. Devleti güçlü kılan, kurumlarının bir kişiye bağlı olmadan işleyebilmesidir. Milletin iradesi, seçim günü sandığa bırakılıp beş yıl sonra geri alınacak bir emanet değildir. Millî egemenlik, milletin yalnızca yöneticilerini seçmesi değil, seçtiklerini hukuk içinde denetleyebilmesidir.
LAİKLİK: CUMHURİYET’İN VAZGEÇİLMEZ TEMİNATI
Cumhuriyet’in bugün en fazla tartışılan, kimi zaman da bilinçli biçimde yanlış anlatılan ilkelerinden biri laikliktir. Laiklik din düşmanlığı değildir. Laiklik, inananın da inanmayanın da devlet karşısında eşit olmasıdır. Dinin siyasi iktidar elde etmenin ve toplumu yönetmenin aracı yapılmamasıdır. Bir yurttaşın inancı nedeniyle üstün, bir başkasının inancı veya inançsızlığı nedeniyle ikinci sınıf sayılmamasıdır.
Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet, egemenliği kutsal bir otoriteden alıp milletin iradesine dayandırmıştır. Bugün ise eğitimden kamu yönetimine kadar pek çok alanda dinî referansların devlet politikalarındaki yeri tartışılıyor. Tarikat ve cemaatlerin toplumsal etkisi, kamu kurumlarıyla ilişkileri, eğitim alanındaki faaliyetleri ve denetimleri meselesi Cumhuriyet’in geleceği açısından önem taşıyor. Elbette her vatandaşın inancını yaşama, dinî örgütlenmelere hukuka uygun biçimde katılma hakkı vardır. Ancak hiçbir dinî yapı, kamu otoritesinin yerine geçemez. Devlet kadroları dinî mensubiyetlere göre paylaştırılamaz. Eğitim sistemi herhangi bir dinî grubun insan yetiştirme alanına dönüştürülemez.
Devletin görevi bir inancı diğerine üstün tutmak değil, herkesin özgürlüğünü korumaktır. Unutmayalım: Devletin dini olmaz; devletin hukuku olur. Laiklik ortadan kalktığında yalnızca devletin yönetim anlayışı değişmez; yurttaşlık eşitliği de tehlikeye girer. Bu nedenle laikliği savunmak yalnızca Atatürkçülerin değil, inanç ve vicdan özgürlüğüne değer veren herkesin sorumluluğudur.

TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİ: AYRIŞTIRMAK DEĞİL, ORTAK VATANDAŞLIKTA BİRLEŞTİRMEK
Cumhuriyet’in kurucu milliyetçilik anlayışı, Türk milletinin ortak bir siyasi kimlik altında birleşmesine dayanır. Bu anlayışın merkezinde bağımsızlık, millî birlik, ortak tarih, ortak gelecek ve vatandaşlık bağı vardır. Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran halkın ortak adı Türk milletidir. Bu siyasi birlik, farklı kökenlerden gelen yurttaşların eşit haklara sahip olmasının önünde engel değildir. Tam tersine, ortak vatandaşlığın bütün yurttaşlara aynı hukuk güvencesini sağlaması gerekir.
Bugün etnik kimlikler, vatandaşlık tanımı, üniter devlet yapısı ve terör sorununun çözümüne ilişkin tartışmalar bu nedenle büyük önem taşıyor. Türkiye’nin terör sorununu çözmesi elbette gereklidir. Hiçbir anne evladını toprağa vermek istemez. Hiçbir ülke sonsuza kadar terör tehdidi altında yaşamak zorunda değildir. Ancak kalıcı toplumsal barış, hukukun üstünlüğü, demokratik haklar ve ortak vatandaşlık temelinde sağlanmalıdır. Terör örgütlerinin şiddet yoluyla siyasi sonuç elde etmesine meşruiyet kazandıracak uygulamalardan kaçınılması da aynı derecede önemlidir. Diğer yandan terörle mücadele gerekçesi, suçla ilgisi bulunmayan vatandaşların hak ve özgürlüklerini sınırlamanın bahanesi yapılamaz.
Cumhuriyet’in eşit vatandaşlık anlayışı hem millî bütünlüğün hem de demokratik hukuk devletinin teminatıdır. Bir milletin birliği, vatandaşlarını birbirine düşman ederek değil, ortak bir hukuk ve ortak bir gelecek etrafında birleştirerek korunur.
HALKÇILIK: HALKIN ADINA KONUŞMAK DEĞİL, HALKIN YANINDA DURMAKTIR
Cumhuriyet’in halkçılık ilkesi, siyasi iktidarın kaynağını da amacını da halkta görür. Peki bugün halkın hayatına bakalım. Emekli geçim sıkıntısı yaşıyorsa, gençler geleceklerini başka ülkelerde arıyorsa, çalışanlar temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa halkçılık ilkesini ne kadar hayata geçirebiliyoruz? Bir ülkede devletin itibarı yalnızca makam araçlarıyla, büyük binalarla, törenlerle veya gösterişli projelerle ölçülmez. Devletin itibarı, vatandaşının nasıl yaşadığıyla ölçülür.
Cumhuriyet, ayrıcalıklı bir sınıfın refahını artırmak için kurulmadı. Anadolu’nun yoksul köylüsünün, işçisinin, öğretmeninin, çiftçisinin, kadınının ve gencinin insanca yaşayabilmesi için kuruldu. Halkçılık, vatandaşın devlet kapısında tanıdık aramamasıdır. Devletin imkânlarının siyasi yakınlığa göre dağıtılmamasıdır. Kamu kaynaklarının milletin ortak malı olarak görülmesidir. Bir ülkede liyakat yerine sadakat, eşitlik yerine ayrıcalık, hak yerine siyasi yakınlık belirleyici hâle gelirse halkçılık ilkesi aşınır. Çünkü Cumhuriyet’in yurttaşı, bir siyasi partinin müşterisi değildir. Cumhuriyet’te devletin sahibi millet, siyasetçinin görevi ise millete hizmet etmektir.
DEVLETÇİLİK VE TAM BAĞIMSIZLIK: EKONOMİSİ BAĞIMLI OLAN ÜLKE NE KADAR ÖZGÜRDÜR?
Atatürk’ün devletçilik anlayışını yalnızca devletin fabrika kurması olarak görmek büyük bir eksikliktir. Cumhuriyet’in ilk yıllarında devletçilik, sermaye birikimi son derece sınırlı olan bir ülkede sanayileşmenin ve kalkınmanın araçlarından biriydi. Amaç güçlü, üretken ve kendi ayakları üzerinde durabilen bir Türkiye yaratmaktı.
Bugün aynı ilkeyi yüz yıl öncesinin ekonomik modellerini aynen tekrar ederek değil, ülkenin stratejik çıkarlarını esas alarak değerlendirmeliyiz. Tarımda üretim güvenliği, enerjide dışa bağımlılığın azaltılması, sanayide teknoloji geliştirme kapasitesi, savunma alanında yerlileşme, kritik altyapıların korunması ve kamu kaynaklarının etkin kullanılması bu anlayışın çağımızdaki karşılığıdır. Özel girişim elbette ekonominin önemli bir unsurudur. Ancak piyasa her sorunu kendiliğinden çözmez. Devlet, üretimi ve rekabeti desteklerken kamu yararını, stratejik sektörleri ve sosyal adaleti de korumak zorundadır.
Bir ülke kendi çiftçisini, sanayicisini, bilim insanını ve yetişmiş insan gücünü koruyamıyorsa geleceğini nasıl güvence altına alacaktır? Dış borç baskısının, teknoloji bağımlılığının ve üretim yetersizliğinin siyasi kararları etkileme ihtimali küçümsenebilir mi? Tam bağımsızlık yalnızca sınırların korunması değildir. Ekonomik, siyasi, askerî, hukuki ve kültürel alanlarda kendi geleceği hakkında bağımsız karar verebilmektir. Bayrağınızın bağımsız olması büyük bir kazanımdır. Ama o bayrağın altında yaşayan milletin ekonomik geleceğini de bağımsız kılmak zorundasınız.
İNKILAPÇILIK: ATATÜRK’Ü ANMAK MI, ATATÜRK’Ü ANLAMAK MI?
Cumhuriyet’in devrimcilik anlayışı geçmişte yapılan reformları ezberlemekten ibaret değildir. Esas olan, aklın ve bilimin rehberliğinde sürekli ilerlemektir. Bugün dünya yapay zekâyı, ileri teknolojiyi, uzay araştırmalarını ve yeni üretim yöntemlerini konuşurken Türkiye’nin eğitimde niteliği, bilimsel araştırmayı ve teknolojik bağımsızlığı öncelemesi gerekir.
Ezbere dayalı eğitimle, sürekli değişen eğitim politikalarıyla, öğretmenlerin sorunlarını çözmeden ve üniversitelerde akademik özgürlüğü güvence altına almadan çağdaş uygarlık yarışında ilerleyemeyiz. Bilimi yalnızca işimize geldiğinde kabul edemeyiz. Liyakati yalnızca kendi siyasi çevremiz için isteyemeyiz. Özgürlüğü yalnızca bizim gibi düşünenler için savunamayız.
Atatürk’ün mirasına sahip çıkmak, onun fotoğrafını duvara asmakla bitmez. Cumhuriyet’in kurucu değerlerini yeni çağın ihtiyaçlarıyla buluşturmak gerekir. Atatürk’e bağlılık, geçmişte yaşamayı değil, onun gösterdiği akıl ve bilim yolunda geleceği kurmayı gerektirir.
HUKUK DEVLETİ YOKSA CUMHURİYET’İN RUHU DA ZEDELENİR
Cumhuriyet’in 103. yılında üzerinde en fazla düşünmemiz gereken meselelerden biri hukuk devletidir. Çünkü hukuk, yalnızca mahkemelerin ve avukatların meselesi değildir. Hukuk, vatandaşın devlete duyduğu güvenin temelidir. Bir gün haksızlığa uğradığınızda sizi koruyacak olan siyasi bağlantılarınız değil, bağımsız mahkemeler olmalıdır.
Bir ülkede yargının bağımsızlığı tartışılıyorsa, Anayasa Mahkemesi kararlarının uygulanması konusunda sorunlar yaşanıyorsa, ifade özgürlüğü üzerindeki baskılara ilişkin ciddi endişeler varsa o ülkede hukuk devleti üzerinde düşünmek zorundayız. Nitekim Türkiye’nin hukuk devleti performansına ilişkin uluslararası değerlendirmeler de kaygı vericidir. World Justice Project’in 2026 Hukukun Üstünlüğü Endeksi’nde Türkiye 143 ülke arasında 117. sırada yer alıyor. Bu sıralamanın yöntemine veya uluslararası kuruluşların siyasi değerlendirmelerine itiraz edilebilir. Ama asıl soruyu bu itirazlarla ortadan kaldıramayız: Türkiye’de vatandaş, siyasi görüşü ne olursa olsun adaletin herkese eşit uygulanacağına güvenebiliyor mu?
Bir iktidar için bugün kullanılan olağanüstü yetkilerin yarın başka bir iktidar tarafından da kullanılabileceğini unutmamak gerekir. Bu nedenle mesele hangi partinin iktidarda olduğu değildir. Mesele, iktidarın hukukla sınırlandırılıp sınırlandırılmadığıdır. Bağımsız yargı iktidarı zayıflatmaz, devleti güçlendirir. Adaletin olmadığı yerde devletin gücü olabilir; ama o gücün meşruiyetine duyulan güven zamanla aşınır.
PEKİ CUMHURİYET’İN KURUCU İLKELERİ GERÇEKTEN TEHLİKEDE Mİ?
Bu soruya vereceğim cevap açıktır: Evet, kurucu ilkelerin uygulanması ve korunması bakımından ciddi tehlikeler görüyorum. Ancak bu tehlikeyi yalnızca bugünkü iktidarın siyasi tercihleriyle açıklamak yeterli değildir. Cumhuriyet tarihi boyunca farklı dönemlerde demokrasi, hukuk devleti, ifade özgürlüğü ve eşit vatandaşlık bakımından ağır sorunlar yaşandı. Askerî darbeler, siyasi yasaklar, hukuksuz uygulamalar ve devlet yönetimindeki vesayet anlayışları da millî egemenliğe zarar verdi.
Bugün de aynı ölçüyü uygulamak zorundayız. Bir ilkeye yalnızca kendi siyasi görüşümüzden insanlar zarar verdiğinde sessiz kalıyorsak o ilkeyi gerçekten savunmuyoruz demektir. Cumhuriyetçilik, yalnızca beğendiğimiz seçim sonuçlarını kabul etmek değildir. Laiklik, yalnızca farklı inançlara karşı tarafsızlık istemek değil, kendi inancımızdan olmayanların da özgürlüğünü korumaktır. Milliyetçilik, milletin ortak geleceği için çalışırken yurttaşlık eşitliğinden vazgeçmemektir. Hukuk devleti, yalnızca kendi siyasi arkadaşlarımız için adalet istemek değildir. İfade özgürlüğü, yalnızca hoşumuza giden düşüncelere tanınan bir ayrıcalık olamaz.
Cumhuriyet’in kurucu ilkelerini gerçekten korumak istiyorsak bunları bir partinin, bir grubun veya bir dönemin çıkarlarına göre yorumlayamayız. Çünkü Cumhuriyet herhangi bir siyasi partinin tapulu malı değildir. Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinin ortak devletidir.
CUMHURİYET’İ NASIL KORUYACAĞIZ?
Cumhuriyet’i korumanın yolu yalnızca meydanlarda slogan atmaktan, sosyal medyada Atatürk fotoğrafları paylaşmaktan veya millî bayramlarda marş söylemekten geçmiyor. Bunlar toplumsal hafızayı canlı tutabilir. Ancak tek başına yeterli değildir. Öncelikle Anayasa’nın değiştirilemez hükümlerinin belirlediği Cumhuriyet niteliğine, demokratik ve laik sosyal hukuk devleti anlayışına sahip çıkacağız. Yargının gerçekten bağımsız ve tarafsız çalışmasını isteyeceğiz. Devlet yönetiminde liyakati savunacağız. Kamu kaynaklarının şeffaf biçimde kullanılmasını talep edeceğiz.
Çocuklarımızın bilimsel ve nitelikli eğitim almasını sağlayacağız. Öğretmenlerin, akademisyenlerin ve bilim insanlarının özgürce çalışabildiği bir ülke oluşturacağız. Kadınların eşit yurttaşlık haklarını koruyacağız. Gençlerin Türkiye’de gelecek kurabileceklerine inanmalarını sağlayacağız. Üreten ekonomiyi, sosyal adaleti ve millî kalkınmayı öncelik hâline getireceğiz. Terörle mücadeleyi hukuk devleti ilkelerinden koparmadan yürüteceğiz. Türk milletinin ortak vatandaşlık bağını, millî birliğini ve ülkenin bütünlüğünü koruyacağız.
Ve belki de en önemlisi, eleştirel düşünmekten vazgeçmeyeceğiz. Çünkü Cumhuriyet, kendisine itaat eden kullar değil, haklarını bilen ve sorumluluklarının farkında olan yurttaşlar ister. Cumhuriyet’i korumak yalnızca devlet yöneticilerinin görevi değildir. Öğretmenin sınıfta, hâkimin mahkemede, gazetecinin haberinde, akademisyenin araştırmasında, memurun görevinde ve vatandaşın günlük hayatında da Cumhuriyet’in ilkeleri yaşamalıdır.
Bir gazeteci olarak şuna özellikle inanıyorum: Basının özgür olmadığı bir ülkede vatandaşın doğru bilgiye ulaşması güçleşir. Doğru bilgiye ulaşamayan vatandaş, siyasi kararlarını sağlıklı biçimde veremez. Bu nedenle özgür basını savunmak da Cumhuriyet’e sahip çıkmaktır. İktidarı eleştirmek kadar muhalefeti sorgulamak da gazeteciliğin görevidir. Cumhuriyet’i korumak için önce gerçeği korumalıyız.
103 YIL SONRA BİZE DÜŞEN GÖREV
29 Ekim 1923’te ilan edilen Cumhuriyet, tarihin Türk milletine sunduğu hazır bir armağan değildi. Onu yokluk içinde savaşan askerler, işgal karşısında direnen milletimiz ve bu mücadeleye önderlik eden Mustafa Kemal Atatürk kazandırdı. Biz bugün Cumhuriyet’i kuran kuşağın yaşadığı şartlarda yaşamıyoruz. Ama onların bize bıraktığı devletin geleceğinden sorumluyuz.
Cumhuriyet’i yalnızca geçmişin büyük başarısı olarak görmek, ona yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir. Cumhuriyet, gelecek kuşaklara karşı sorumluluğumuzdur. Bugün önümüzde duran mesele açıktır: Türkiye Cumhuriyeti, ikinci yüzyılında kuruluş felsefesinden uzaklaşan bir devlet mi olacak, yoksa Atatürk’ün gösterdiği çağdaş uygarlık hedefini yeniden kendisine yol haritası mı yapacak?
Bu sorunun cevabını yalnızca siyasi iktidarlar vermeyecek. Muhalefet de verecek. Üniversiteler de verecek. Basın da verecek. Ve en önemlisi Türk milleti verecek. Çünkü Cumhuriyet, kendisini koruyacak bilinçli yurttaşlar var olduğu sürece yaşayacaktır. 103 yıl önce kazanılan büyük zaferin bize yüklediği sorumluluk, Cumhuriyet’i yalnızca korumak değil, onu hukukuyla, demokrasisiyle, eğitimiyle, ekonomisiyle ve toplumsal adaletiyle daha ileriye taşımaktır.
Mesele yalnızca Cumhuriyet’in 103 yıl yaşamış olması değildir. Mesele, Cumhuriyet’in kuruluşunda belirlenen hedeflerden ne kadar uzaklaştığımız ve bu mesafeyi kapatmak için ne yaptığımızdır.
Atatürk bize yalnızca bir devlet bırakmadı. Bir akıl bıraktı. Bir bağımsızlık iradesi bıraktı. Bir çağdaşlaşma hedefi bıraktı. Bir millet olma bilinci bıraktı. Ve o büyük mirasın sorumluluğunu bıraktı.
Şimdi kendimize sormamız gereken son bir soru var: Biz Cumhuriyet’in 103. yılını mı kutluyoruz, yoksa 103 yıl önce bize emanet edilen değerleri gerçekten yaşatıyor muyuz?
Unutmayalım… Cumhuriyet yalnızca yıkıldığında kaybedilmez. Hukukundan, laikliğinden, millî egemenliğinden, eşit vatandaşlık anlayışından ve bağımsızlık iradesinden uzaklaştırıldığında da kayıplar verir. Bu nedenle Cumhuriyet’e sahip çıkmak bir günlük kutlama değil, her gün yerine getirilmesi gereken bir vatandaşlık sorumluluğudur.
Cumhuriyet’i kuran irade Türk milletinin iradesiydi. Onu yaşatacak olan da yine Türk milletinin iradesi olacaktır.
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!
Yaşasın tam bağımsız, laik, demokratik Türkiye Cumhuriyeti!











