Yazar Erol Sunat, toplumsal ve bireysel bir yabancılaşma sürecini ele alarak modern insanın kendi öz değerlerinden nasıl uzaklaştığını sorgulamaktadır. Metin boyunca, ekonomik sıkıntılar ve sosyal bağların zayıflamasıyla birlikte insanların yalnızlığa sürüklendiği ve umutlarını yitirerek görünmez hale geldiği vurgulanmaktadır. Maddi zorlukların gölgesinde kalan emekliler, gençler ve çiftçiler üzerinden, toplumun içine düştüğü duyarsızlık ve boşluk hissi etkileyici bir dille tasvir edilmektedir. Kaybolan samimiyetin, dostluğun ve ortak hedeflerin yerini alan bu karamsar tabloya karşı yazar, hakikatle yüzleşme çağrısında bulunmaktadır. Son bölümlerde ise geçmişin asil ideallerine ve milli mücadele ruhuna atıf yapılarak, bu toplumsal savruluşun ancak köklere tutunarak bir silkinişe dönüşebileceği belirtilmektedir. Bu eser, öz saygıyı yeniden kazanmanın ve toplumsal dirilişin bir zorunluluk olduğunu hatırlatan duygusal bir uyarı niteliğindedir.
İşimiz gücümüz vardı.
Hedeflerimiz vardı.
Hayallerimiz süslerdi hayatımızı.
Neşemiz, muhabbetimiz vardı.
Dostluğumuz, kardeşliğimiz vardı.
Komşularımız, akrabalarımız; sırtımızı yasladığımız büyüklerimiz vardı.
Peş peşe kaybettik birçoğunu.
Ne iş kaldı ne güç.
Ne hayallerimiz ne geleceğe dair umutlarımız…
Bizi teselli eden, moral veren, yanımızda olan ve duran da kalmadı.
Bir süre sonra bir başımıza kaldık.
Halledeceğimizi sandığımız ne varsa halledemedik, üstesinden gelemedik.
Yaralar açıldı, yaralar deşildi, yaralar kaşındı…
Sevdiklerimizden kopmamız, kaybolmamız, göz önünden çekilmemiz dahil, felek el ele vermeyen kalmadı…
Sonunda o kaybolmuşlardan olduk.
Kendimizi nerelerde kaybettik bu kadar?
Bilemedik, soramadık; sorsak da bir cevap alamadık…
Kaybolmuşları arar bulurken bu sefer de biz kaybolduk…
İşin garibi, bizi aramaya çıkan, aramaya gelen olmadı…
***
Evlerde kaybolduk… Sokaklarda kaybolduk… Hatta belediye otobüslerinde, kaldırımlarda, kalabalık caddelerde…
Var mıydık, yok muyduk?
Var diyen oldu, yok diyen oldu; kimi “Şu bankta oturanlara sor.” dedi, kimi “Halk ekmek kuyruklarında rastlayabilirsin o kaybolmuşlara.” dedi…
Pazarlarda ikinci el sebze meyve arayanlar, pazarın dağılmasını bekleyenler de o kaybolanlardan…
Kimsenin hoşuna gitmiyor bu anlatımlar.
Gerçekler acı, göz yaşartıcı; göz ardı edilmesi, görmezden gelinmesi, alttan alınması, yok sayılması mümkün değil.
Hakikatten kaç kaç, nereye kadar?
Kaçacak yer kalmadı.
Mızrak sığamadığı çuvalları paramparça etti.
Gören oldu, duyan oldu, diyen oldu.
Gerçekler er geç ortaya çıkar.
Mutlaka bir gören olur.
Şahit olan ve ortaya döken olur.
Kimi işi şamataya dökmüş…
Kimi vurdumduymaza yatmış…
Kimi garipliğe sığınmış…
Kimi Orhan Veli misali; hava bedava, çamur bedava, toz toprak bedava diye bir teselli şarkısı tutturmuş…
***
Ne neşeden bir iz kaldı ne o güzelim hasletlerin ardında kapı gibi durma.
Boş verdik her şeye.
Boşa geçti zaman…
Boşa geçti gitti yıllar…
Dahası ömür…
Kendi hayal alemimizde döne döne yorulduk yorulmasına da kabul edenimiz yok.
“Bir varmış, bir yokmuş” diye başlıyoruz; “Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde” derken ya akşam oluyor ya uyuyup kalıyoruz ya da bir hercümercin içinde.
Bize ne mi oldu?
Bu soru canımızı sıkıyor.
“Bize ne olacak ki?” diye önce dikenlerimizi çıkarıp savunmaya, ardından saldırıya geçiyoruz.
Anlamak yok, dinlemek yok…
Sonrası…
“Beni anlayan olmadı, dinleyen olmadı; yalandan kim ölmüş?” nakaratı tam da burada devreye giriyor.
Sanki öğüt dinlemenin çok meraklısıydık da…
Sanki sözlerin güzellerine, makul olanlarına kulak verdik?
“Danışan dağlar aşmış” dedik durduk amma ne danıştık ne de güzel bir şeyler söyleyenle barıştık?
Sataştık, dalaştık…
İtişmeye, dövüşmeye, hele sövüp süpürmeye bayıldık…
Sonra, diyorlar ya hep… Sonra, bugün geldiğimiz durum.
Dökme suyla değirmen döner mi?
Döndü geldi de…
Ortada ne dökecek su kaldı ne de dönecek değirmen…
Hâlâ ayak diremeye devam…
***

Gel, gelen yok…
Dur, duran yok…
Sus, susan yok…
Sakin ol, sakin olan yok…
Nasıl bir hayal alemi bu böyle?
Ayakların yere sağlam basmadığı, hatta yerle hiç tanışmadığı, tanışmak istemediği bir durum.
Yer demek, geometriciler veya fizikçiler için değil, gerçek demek…
Gerçek demek, hakikatlerle yüzleşmek demek.
Bu yüzleşmeden nereye kadar kaçacağız?
“Kaçtığımız yere kadar” lafını dağlara taşlara çarpalı çok oldu.
Öyle dağıtmışız, kendimizi öylesine bırakmış ve kaybolmuşuz ki…
Kaybolanlardan, kendini ziyan edenlerden, kaybolmuşluğu kendine sığınacak bir liman gibi görenler var…
Her ailede var böyle kaybolup gidenler…
Bu kaybolanlar keşke eksiliyor olsalardı.
Her gün o kaybolanlara yeni kaybolanlar eklenmeseydi…
Hem de her kesimden…
***
Kalabalıklar arasında yapayalnız kalmak, görülmemek, fark edilmemek, sesi duyulmamak; “Kimsin, nesin, ne haldesin?” diye hali ve ahvali sorulmamak tam da kaybolmuşların tarifi…
Bu kayboluşların adı yok…
Tuhaf bir kayboluş…
Birlikten uzak…
Dostluktan uzak…
Hısım akrabalıktan uzak…
Neden mi uzak?
Herkes kapatmış kapısını…
Kesmiş selamı sabahı…
“Aman” diyor, “bana selam da vermesin, kapıma da gelmesin.”
Yakın böyle olursa el neler yapmaz?
Kaybolmak böyle başlıyor işte.
Emekli sokaklarda, pazar yerlerinde kayboluyor.
Gençler; barınma yüzünden, iş yüzünden, atanamama yüzünden, yuva kuramama yüzünden önce kahrediyor, sonra içine ve eve kapanıp kayboluyor.
Çiftçi tarlasında, köylü köyünde kaybolmuş gitmiş; o kaybolmaları bomboş gözlerle seyretmek de bizlere yakışmıyor…
Kimi sarılmış bir hayale…
Hayalin hayalle ilgisi, alakası yok…
Yol görünmüyor sisten…
Bir adım ötesi görünmez cinsten…
Çıkmaz bir sokak önü arkası…
Kısır bir döngü; bırakmaz sokağın, yolun, tarlanın, köyün yakasını…
***
Döndük sırtımızı…
Kapattık kendimizi…
Kapattık kapıları…
Kendi hıçkırıklarımızla baş başa kaldık…
“Hiç böyle ümitsizliğe düşmezdik” diyenler oldu.
Bir idik, dağıldık…
El olduk…
Aynalara bakmaz, kimseleri beğenmez değişik bir alem olduk…
Biraz ne oldum budalası…
Biraz görgüsüz…
Biraz şımarık…
Biraz itici…
Biraz tahammülsüz…
Biraz hoşgörüsüz…
Neye sayarsan say derler ya…
Kendine bile saygısı olmayan; dilinde argo, argonun da en edepsiz kelime ve cümleleri.
Kendimizi nerelerde kaybettik bu kadar?
Nedenlerde ve niçinlerde belli ki fazla takıldık.
Oyandık, zaman aleyhimize işledi.
Bir yerden geri dönmek lazım mı, lazım…
Tutunduğumuz dallar elimizde kalmış olabilir…
Yarı yollardan geri döndüğümüz, tuzaklara düştüğümüz, dipsiz kuyuların farkına geç vardığımız, uçurum kenarlarında ne aradığımızı sorgulamadığımız olmuştur.
Denizleri geçip de çayların, derelerin bizi boyladığına, önümüze set olup durduğuna az şahit olmadık.
Kendimize gelmek gibi…
Kendimizi bulmak gibi bir derdi dert edinmeye ne dersiniz?
***
Bir zamanlar yüce ideallerimiz vardı…
Ülkülerimiz vardı…
O ülküleri taçlandıran türkülerimiz vardı.
Adı güzel, kendi güzel Türkiye’mizin dört köşesine, dört bucağına, dağına taşına toprağına sevdalarımız vardı.
Sazımız vardı…
Sözümüz vardı…
Kaybolmadık belki amma kaybolmuşlara döndük…
Her savruluş neden bir toparlanış olmasın…
Her kayboluş neden bir silkiniş, bir diriliş olmasın…
Çanakkale’nin ruhu, 19 Mayıs 1919’un ruhu, Sakarya’nın ruhu, Dumlupınar’ın ruhu, 9 Eylül’ün ruhu ve Gazi Mustafa Kemal Paşa yanı başımızda…
Bize kaybolmak haram…
Bize kaybolmak yasak…