Bu yazı, geçmişte halkın en temel ve ulaşılabilir öğünü olan peynir ekmek ikilisinin, günümüzdeki ekonomik zorluklar ve enflasyon nedeniyle nasıl lüks bir tüketim maddesine dönüştüğünü ele almaktadır. Yazar, çocukluk yıllarının bolluk içindeki sofralarından örnekler vererek, bir zamanlar en pratik karın doyurma yöntemi sayılan bu geleneğin artık fakir fukara için ulaşılmaz bir noktaya geldiğini vurgulamaktadır. Artan süt ürünleri fiyatları ve küçülen ekmek gramajları üzerinden toplumsal bir alım gücü kaybı panoraması çizilmektedir. Simit, çay ve peynir gibi sembolik gıdaların hayat pahalılığı karşısındaki değişimi, nostaljik bir dille ve hüzünlü bir eleştiriyle aktarılmaktadır. Sonuç olarak kaynak, temel gıdaya erişim sorununun sadece bir mutfak meselesi değil, ciddi bir toplumsal yara haline geldiğini gözler önüne sermektedir.
Peynir ve ekmek… Bir zamanlar olmadığı, bulunmadığı ev yoktu. Ekmeksiz karnı doymayan bir milletin çocukları olarak, fırına gitmeyenin sacı vardı, tandırı vardı. Kendine göre yaptığı fırını vardı. Sütü, yoğurdu, peyniri eksik olmazdı.
Bu dediklerimiz öylesine gerilerde kaldı ki…
Yaşları yetmiş küsur olanların ta… çocukluk yıllarına kadar gitmek lazım.
Evlerde peynir olurdu, çökelek olurdu. Sacda sac börekleri, gözlemeler, yufkalar yapılırdı.
Peynir teneke peyniri olarak tenekeler içinde kalıp kalıp çıkarılır, “Ver bir kalıp peynir” diye bakkallardan alınırdı.
Peynir alınamayacak kadar pahalı bir şey olmadığı içindir ki, “peynir ekmek hazır yemek” gibi bir söz kabul görmüş, karın doyurmanın en pratik ve kolay çözümü olarak o günlerden bugünlere kadar gelmiş, lakin “buraya kadar” diyerek yollarını ayırmışlardı.
Ekmek ve peyniri birbirinden ayıran bu kara çalının adına enflasyon dediler, zam dediler, güncelleme dediler, “süt şöyle oldu, böyle oldu” dediler. Bu ikiliyi bir araya getirmek şöyle dursun, uzaklaştırdıkça uzaklaştırdılar.
Peynirin ekmeğin yanına gelmekte zorlandığı, fakir fukara sofralarına uğrayamadığı zamanlardayız.
Oysa “peynir ekmek hazır yemek” demiş atalarımız.
Ekmeğin yanına peynir gibi bir katık buldun mu, karnın doyar babında da söylenmiş; en pratik, en kestirme karın doyurma yoluna böyle bir isim verilmiş.
*****
Peynir ve ekmeğin ayrılmaz bir ikili olduğu zaman ne zamandı sorusuna ne mi diyorlar?
Fi tarihi…
Peynirin bizimle arasına mesafeler koyması enflasyonun hayatımıza girmesiyle ve her şeye el koymasıyla başladı.
Süt ürünlerine zam geldi mi; ayrandı, yoğurttu, süttü, peynirdi diye bir başlanıyor, süt ürünlerinin çeşitlerine kademe kademe yansıyor.
Kaşar peynirinin beş yüz liralara dayandığı yetmiyor, bazı markalar “Beş yüzü aştık” diye el sallıyorlar karşı yakalardan…
Ne var canım…
“Peynir ekmek hazır yemek işte” derseniz…
“Peynirin kaç lira olduğundan haberin yok galiba” derler adama…
En ucuz peynir teneke peyniri, ondan bir üstü yağsız olduğu her halinden belli olan tulum peyniri ve çeşitleri…
Peynir uçtu uçalı, kimselere selam vermiyor.
Peynir-Zeytin de ona keza…
Eskiden ekmeğin yanına katık diye peynire derlerdi. Yanına zeytin de eklerlerdi.
Peynir olduktan sonra, başka bir şey aranmaz der, iştahla yerlerdi.
*****
Şimdi ekmeğin yanına katık bulmak mesele…
Hatta ekmeğin kendisini bulmak bile…
Halk ekmek kuyrukları, ten lirasından on iki buçuk liraya çıkan halk ekmeği almaya çalışanlarla uzayıp gidiyor.
Geçtik peynirden, ekmek fiyatları yerinde duracak gibi değil.
Ekmek artık, katık olmadan, katık bulunamadan yavan yenen bir yiyecek.
“Ekmeğin yanına katık diye koyacağım bir şey yok” diyene, “Peynir de mi yok?” demek; “Yok” diyenlere ne denli tepelerden bakıldığının, ne denli bu insanlardan kopuk kalındığının tipik bir göstergesi.
Ekmeğin bir tanesi iki yüz gram. Bizim nesil dört yüz küsur gramlık ekmekleri gördü. Fırınlar isteyene yarım ekmek satarlardı. Fırıncı, bıçağıyla ekmeği ortadan ikiye keser, fırına gelen eli boş dönmezdi. O yarım ekmek, bugünün iki yüz gram ekmeğinden gram olarak da ağırdı, duruş olarak da, lezzet olarak da.
Sonra simit vardı, simit.
Yirmi beş kuruşa aldığımız o çıtır çıtır taze simitler de yalan oldu.
Simitlerin yanında bir dönem üçgen peynirler vardı.
Simit ve üçgen peynir iyi giderdi.
Yanında çay olsa fena olmazdı amma, olmasa da aramazdı gençler.
Sonraları, çay-simit ayrılmaz bir ikili oldular. Simidin katığı gibiydi çay.
Sonunda ekmekle simidi yarıştırdılar; simit önceleri gerideydi, uzun bir süre ekmeği fiyat olarak geçemedi. Sonra fiyatını eşitlediler, ardından simit geçti gitti ekmeği…
“Simit mi alırsınız ekmek mi?” gibi bir soru çıktı karşınıza.
Bir simit bir çay emeklinin tesellisiydi. O teselli de alındı emeklinin elinden.
“Simit-çay meselesini ben çözerim” diyecek bir siyasetçi çıksa, kaç emekli oyunu ona verir bir düşünün isterseniz?
*****

Katık deyip geçmeyin. Serpme kahvaltılarda bilmem kaç çeşit diye anlatılan ve katık diye adı geçen ne varsa; neredeyse büyük oranda ziyan edilen, ziyan olan, bol katıklı, göze hitap eden, “Şu kadar çeşit vardı” diye paylaşılan, “Afiyet olsun” ifadelerinin yağdığı, beğeniler ve yorumlar alan katık deryası değil konumuz.
Biz o katıkların yalnızca biri olan peynire döktük içimizi… Ekmekle paylaştık derdimizi…
Katık meselesi ekmek-peynir hikayesine takıldı kaldı.
Memleketin en büyük meselesi tartışmasız, karın doyurmak…
Tok açın halinden anlamamayı sürdürdükçe…
Kuru yavan ekmeğine katık bulmanın endişesini taşıyanlar her geçen gün arttıkça…
Biz böyle değildik, bize ne oldu diye soruları kendimize sormadıkça…
Ne yapıyorum, kendimde miyim, bu ben miyim deyip durmadıkça…
Kendimizi toparlamadıkça…
Halden anlayan, soran, araştıran, çözüm getiren, dertlere derman arayan olmadıkça…
Olmayacak…
Memlekette zengin sayısı milyona varsa, milyonu aşsa ne olacak?
*****
“Ekmeğinin yanına katık bulabiliyor musun?” sorusunu soran var mı?
Ya da bu sorunun cevabını almaya hazır olan?
“Ekmeğime katık olabilecek hiçbir şey yok” diyene ne diyeceksiniz?
“Evinde tuz da mı yok? Tuza ban ye” mi?
Peynir ekmek hazır yemek…
Laf kolay, söyleyip geçmek daha da kolay; lakin gerçek, ciddi bir olay…
Yarın ekmeğin yanına bir parça peynir, birkaç tane zeytin bile koyamadık fakir fukaranın demek kimseyi kurtarmayacak…
Katık var, katık var… Katıktan katığa fark var…
Diyorlar ki, “Katık mı yok?”
“Soy bir salatalık… Dilimle, canın nasıl istiyorsa öyle… Al bir orta boy domates, dörde böl; ister beşe, altıya. Böl taze ekmeği ikiye, gerisi kalmış keyfine.”
*****
Şimdi efendim, bir zamanlar Anadolu’da bir ekmek tam 820 gramdı.
Fiyatı da 20 kuruş…
O devrin çırakları Katıkçı denen dükkanlara koşarlardı öğle arasında. Katıkçı bir ekmeği dörde bölerdi.
Çeyrek ekmek 205 gramdı.
Ve 5 kuruştu…
İçine de ten kuruşluk beyaz Balıkesir peyniri koydurdunuz mu, karnınız doyardı.
Duruma göre çeyrek ekmek içine yine ten kuruşluk zeytin ya da helva koyanlar da olurdu.
Şimdi ister istemez soracaksınız:
Hangi tarihi anlatıyorsun diye…
Anlattığım tarih ellili yılların başları…
Peynir ekmeğin hazır yemek olduğu o günlerin, en az bugüne göre yetmiş küsur sene öncesi…
*****
Katık meselesi bir hayli ciddi mesele…
Peynir kendini naza çektiğinde, fiyatı uçtuğunda…
Katık yelpazesi genişledi.
Elma-ekmek oldu mesela…
Portakal-ekmek…
Bazen mandalina…
Katık olarak artık ne bulunursa ekmeğin yanına…
Birkaç ceviz…
Hatta fındık…
“Hadi canım” diyenler varsa, gözlük falan taksınlar. Gözlüğü olan gözlük camını silsin de öyle baksın Manzarayı Umumiyeye…
“Peynir ekmek hazır yemek” atasözü artık kendini fena güncelledi.
İleriye değil, geriye doğru.
“Peynir ekmek hazır yemek” deniyor denmesine de…
Katık düştü bire…
Zam geliyor bu arada habire peynire…
