Türkiye’nin Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde tebaalıktan yurttaşlık bilincine ulaştığını vurgulayan yazar, günümüzde adalet duygusunun ve toplumsal ahlakın ciddi bir yara aldığını belirtmektedir. Yanlışların sorgulanmasında gösterilen ikiyüzlü tavırlar ve siyasi aidiyetlerin hakikatin önüne geçmesi eleştirilmektedir. Güçlülerin ayrıcalıklı olduğu bir düzende kuvvetler ayrılığının ve tarafsız denetim mekanizmalarının hayati önem taşıdığı ifade edilmektedir. Toplumsal vicdanı korumanın temel yolunun, kimden gelirse gelsin gerçeği savunmaktan ve hesap sormaktan asla vazgeçmemek olduğu dile getirilmektedir.
Türk milleti, Mustafa Kemal Atatürk sayesinde yalnızca bağımsızlığına kavuşmadı; kendi vatanında egemenliğin sahibi oldu. Bir zamanlar İstanbul’a gelmek ve yerleşmek için izinlerin, denetimlerin, kefalet uygulamalarının bulunduğu bir düzenden, yurttaşlık haklarının esas alındığı Cumhuriyet’e geçildi. İstanbul, 6 Ekim 1923’te işgalden kurtuldu. Cumhuriyet’le birlikte egemenlik hanedandan millete geçti.
Atatürk, Türk milletini kulluktan yurttaşlığa taşıdı. Peki, biz bu büyük dönüşümün değerini anlayabildik mi?
Bugün yaşadıklarımıza bakınca insanın aklına eski bir hikâye geliyor.
Bir hâkim, duruşmada iki kişiye sorar:
“İki kere üç kaç eder?”
Biri “Altı”, diğeri “Sekiz” der. Tartışma büyür, kavga çıkar. Hâkim, sekiz diyen kişiyi serbest bırakırken altı diyen kişiye bir ay hapis cezası verir.
Doğruyu söyleyen adam isyan eder:
“Ben doğruyu söyledim. Neden cezalandırılıyorum?”
Hâkim şöyle yanıtlar:
“Ben hayatın matematiğini biliyorum. Sen, seni asla anlamayacak insanlara doğruyu anlatmak için ömrünü tüketiyorsun. Git, bir ay duvara anlat bakalım anlıyor mu?”
Bu, gerçek bir yargı kararı değil, insan davranışlarını anlatan bir hikâye. Üstelik gerçek adalet bakımından hâkimin kararı da yanlıştır. Ama hikâyenin düşündürdüğü bir gerçek var: İnsan bazen gerçeği bilmeyenlerle değil, gerçeği bilmek istemeyenlerle mücadele eder.
Bugün Türkiye’nin yaşadığı sorunlardan biri de budur.
Bir zamanlar doğruluk, dürüstlük, alın teri ve kamu malına saygı gibi değerlerle övünen bir toplumduk. Elbette geçmişimiz bütünüyle temiz değildi. Hırsızlık da vardı, kayırmacılık da. Fakat bugün asıl kaygı verici olan, yanlışların varlığından çok, yanlışlara gösterilen tepkinin kişinin siyasal kimliğine göre değişmesidir.
Fatma Betül Sayan Kaya çevresinde gündeme gelen tartışmalar da bu bakımdan önemlidir. Ortaya atılan iddiaların doğruluğunu bağımsız yargı belirlemelidir. Ancak mesele yalnızca bir kişinin ya da ailesinin sorumluluğu değildir. Mesele, siyasal güç ile ekonomik çıkar arasındaki ilişkilerin gerçekten denetlenip denetlenmediğidir.
“Ucu nereye giderse gitsin” deniliyor.
Öyleyse gerçekten gitsin!
Bir kişinin görevden ayrılmasıyla, birkaç kişinin tutuklanmasıyla, birilerinin WhatsApp grubundan çıkarılmasıyla bitmesin. Para hareketlerinin tamamı, ilişkiler ağı, denetim mekanizmaları ve olası ihmaller zinciri araştırılsın.
Ama asıl soru şu:
Bunu kim yapacak?

Montesquieu’nun güçler ayrılığı düşüncesinin temelinde tam da bu sorun vardır. Gücü sınırlandıracak başka bir güç bulunmalıdır. Çünkü bir ülkenin adaleti, yönetenlerin iyi niyetine bırakılamaz.
Bir kurumun gerçek gücü, karşısına güçlü biri çıktığında anlaşılır. Adaletin ölçüsü, güçsüzü ne kadar kolay cezalandırdığı değil, güçlüye ne kadar eşit davranabildiğidir.
Bir haber paylaşan, bir düşüncesini açıklayan insan hakkında hızla işlem yapılırken, siyasal ve ekonomik güce sahip kişiler hakkındaki ağır iddiaların aynı titizlikle araştırılıp araştırılmadığını sormak her yurttaşın hakkıdır.
Ben bu tür olaylarda parti rozeti görmek istemiyorum. Ayrıcalık görmek istemiyorum. Büyük sözler, gösterişli açıklamalar, kamuoyunu oyalayan tartışmalar da istemiyorum.
Açık, bağımsız, eşit ve hesap sorabilen bir adalet görmek istiyorum.
Çünkü mesele yalnızca siyasetçilerin davranışları değildir. Onlardan hesap sormayan, kendi tarafının yanlışlarını görmezden gelen toplum da bu düzenin sürmesine katkıda bulunur.
İnsan kendi düşüncesine yakın birinin yanlışını savunmaya başladığında, artık ahlakı değil, aidiyetini koruyordur. İşte toplumsal çözülmenin en tehlikeli aşaması budur.
Hikâyedeki altı ile sekiz kavgası da burada anlam kazanıyor.
Bugün kimi insanlara belge gösteriyorsunuz, başka bir konu açıyorlar. Yanlışı anlatıyorsunuz, geçmişte başkalarının yaptıklarını sıralıyorlar. Hesap soruyorsunuz, sizi karşı taraftan olmakla suçluyorlar.
Oysa iki kere üç, kimin söylediğine bakılmaksızın altıdır.
Doğrunun partisi, yanlışın ayrıcalığı olmaz.
Atatürk bu millete bir vatan kazandırdı. Kendi kendisini yönetme hakkını verdi. Fakat Cumhuriyet yalnızca toprak kazanmak, bayrak taşımak ya da sandığa gitmek değildir. Cumhuriyet, yurttaşın yönetenlerden korkmadan hesap sorabildiği bir düzendir.
Bugün kendimize sormamız gereken soru şudur:
Bizi birbirimize bağlayan ahlaki bağları ne gevşetti? Nasıl oldu da haklı olmak yerine güçlü olmayı, dürüst olmak yerine kazançlı çıkmayı, yurttaş olmak yerine bir siyasal gücün koşulsuz savunucusu olmayı önemser hâle geldik?
Ve daha önemlisi, yanlışları görüp susmayı ne zaman öğrendik?
Hikâyedeki hâkim, doğruyu anlamayanlara ömür tüketmemeyi öğütlüyor. Bireysel yaşamda bunun bir anlamı olabilir. Ama toplum yönetiminde susmak çözüm değildir. Çünkü doğruyu anlatmaktan vazgeçen bir toplumda meydan, yanlışı yüksek sesle savunanlara kalır.
Bu nedenle insanları ikna etmek için ömrümüzü tüketmeyelim ama gerçeği söylemekten, kanıt istemekten ve hesap sormaktan da vazgeçmeyelim.
Atatürk bize bağımsız bir vatan bıraktı. O vatanın vicdanını korumak ise bizim sorumluluğumuzdur.
Bir milletin topraklarını işgalden kurtarmak mümkündür. Ama vicdanı çıkar ilişkilerine, aklı kör bağlılığa, adaleti güçlülerin ayrıcalığına teslim edilmiş bir toplumu yeniden ayağa kaldırmak çok daha zordur.
Ve unutmayalım:
İki kere üç, her zaman altıdır. Sekiz diyenlerin kalabalık olması matematiği değiştirmez. Ama altı diyenlerin susması, bir gün bütün ülkenin sekizle yönetilmesine yol açabilir.
Atsız Burucu (Mehmet Hoca), Yeldeğirmeni, İstanbul – 09.10.2026










