Avrupa, günümüzde ekonomik durgunluk, yaşlanan nüfus, artan göç baskıları ve güvenlik kaygıları nedeniyle ciddi bir refah krizinden geçmektedir. Kıtanın üretim gücünün temelini oluşturan ucuz Rus enerjisinin kesilmesi ve Orta Doğu’daki jeopolitik krizlerin ticaret yollarını aksatması sanayiyi zayıflatmıştır. Bunun yanı sıra, düşen doğum oranları ve yaşlanan demografik yapı, sosyal güvenlik sistemlerini zorlamakta ve bu açığı kapatmaya çalışan göç politikaları toplumsal gerilimleri artırarak aşırı sağın güçlenmesine zemin hazırlamaktadır. Amerika’nın güvenlik desteğindeki belirsizliklerin tetiklediği savunma harcamaları da sınırlı kamu kaynakları üzerindeki yükü daha da artırmaktadır. Sonuç olarak, İkinci Dünya Savaşı sonrasında inşa edilen geleneksel sosyal devlet modeli büyük bir dönüşüm baskısıyla karşı karşıya kalmış olup, kıta ya yapısal reformlar yapmak ya da küresel ağırlığını kaybetmek gibi zor bir tercihle baş başadır.
Avrupa sokakları huzursuz. İşçiler geçim sıkıntısından, çiftçiler artan üretim maliyetlerinden, emekliler alım güçlerinin düşmesinden yakınıyor. Bir zamanlar dünyanın refah merkezi olarak gösterilen Avrupa; bugün ekonomik durgunluk, yaşlanan nüfus, göç sorunları ve güvenlik kaygılarıyla boğuşuyor. Peki, Avrupa nasıl bu noktaya geldi? Daha önemlisi, Avrupa’nın yaşadığı sorunlar geçici bir ekonomik bunalım mı, yoksa köklü bir düzen değişikliğinin habercisi mi?
Avrupa’nın ilk büyük yanılgısı, ekonomik gücünü ucuz Rus enerjisi üzerine kurmasıydı. Özellikle Almanya, yıllarca Rus doğal gazının sağladığı maliyet üstünlüğüyle dünya sanayisinde önemli bir konuma yükseldi. Ancak Ukrayna savaşıyla birlikte Rusya’ya uygulanan yaptırımlar ve enerji akışındaki kesintiler bu düzeni sarstı. Enerji maliyetleri yükseldi, üretim pahalılaştı, Avrupa sanayisinin rekabet gücü zayıfladı.
Avrupa, Rusya’yı ekonomik olarak sıkıştırmaya çalışırken kendi sanayisinin de ağır bedeller ödeyeceğini yeterince hesaplayamadı. Ucuz enerjiye dayalı üretim düzeni bozulurken özellikle enerji yoğun sanayi kolları ciddi baskı altına girdi.
İkinci darbe Orta Doğu’dan geldi. Kızıldeniz’deki saldırılar, Hürmüz Boğazı çevresindeki gerilimler ve deniz taşımacılığında artan güvenlik maliyetleri, Avrupa’nın Asya ile ticaretini zorlaştırdı. Gemilerin daha uzun yollar kullanması, taşıma sürelerini ve maliyetlerini artırdı. Böylece Avrupa, hem üretimde hem de dış ticarette yeni bir maliyet baskısıyla karşılaştı.
Ancak Avrupa’nın asıl sorunu dışarıda değil, kendi nüfus yapısında saklı.
Avrupa yaşlanıyor. Doğum oranları düşüyor, emekli sayısı artıyor, çalışan nüfusun üzerindeki yük ağırlaşıyor. Dün genç ve üretken nüfusuyla büyüyen Avrupa, bugün giderek daha fazla kaynağını yaşlanan nüfusunun emeklilik ve sağlık giderlerine ayırmak zorunda kalıyor.
Bu açığı göçmen iş gücüyle kapatmaya çalışıyor. Ne var ki göç, doğru yönetilmediğinde ekonomik bir çözüm olmaktan çıkıp toplumsal gerilimlerin kaynağına dönüşebiliyor. Uyum sorunları, barınma sıkıntısı, gelir eşitsizliği ve kültürel ayrışmalar Avrupa’da aşırı sağın yükselişini besliyor.

Burada temel çelişki açık: Avrupa ekonomisinin göçmen iş gücüne ihtiyacı var, ancak toplumun önemli bir kesimi göçün yarattığı değişimden rahatsız. Ekonomik zorunluluklarla toplumsal beklentiler giderek birbirinden uzaklaşıyor.
Üstelik Avrupa şimdi bir de savunma faturasıyla karşı karşıya. Amerika Birleşik Devletleri’nin güvenlik desteğine ilişkin belirsizlikler, Avrupa ülkelerini daha fazla silahlanmaya yöneltiyor. Ancak hem emeklilik sistemini ayakta tutmak, hem sağlık ve eğitim hizmetlerini sürdürmek, hem sanayiyi desteklemek hem de askerî harcamaları artırmak kolay değil.
Kaynaklar sınırlı. Savunmaya ayrılan her ek kaynak, başka alanlardaki harcamaların sorgulanmasına yol açıyor. Avrupa’nın yıllardır alıştığı yüksek refah düzeyini aynı koşullarda sürdürmesi giderek zorlaşıyor.
Bütün bunlar Avrupa’nın liberal ekonomik düzeninin çöktüğünü göstermiyor. Ancak İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan; ucuz enerjiye, Amerikan güvenlik şemsiyesine ve güçlü sosyal devlete dayanan düzenin ciddi bir dönüşüm baskısı altında olduğu açık.
Avrupa’nın önünde artık zor bir tercih bulunuyor: Ya üretim yapısını, nüfus politikalarını ve kamu harcamalarını yeni koşullara uyarlayacak ya da ekonomik ve siyasal ağırlığının zamanla aşınmasını izleyecek.
Çünkü tarihte hiçbir toplum, geçmişte kazandığı refahı gelecekte de kendiliğinden koruma ayrıcalığına sahip değildir.
Atsız Burucu (Mehmet Hoca), Yeldeğirmeni, İstanbul – 26.10.2026











