Günümüzde Türk milletinin varlığı, yalnızca askerî saldırılarla değil; ekonomik çöküş, tarih bilincinin aşınması ve nüfus yapısındaki değişimler gibi çok yönlü tehditlerle karşı karşıyadır. Vatandaşların katlanarak artan kredi ve borç yükü, bireylerin ekonomik özgürlüğünü kısıtlayarak toplumsal bağımsızlığı da tehlikeye atmaktadır. Üretimden uzaklaşan ve borca bağımlı hâle gelen toplumların, geleceğini özgürce belirleme gücü de zayıflamaktadır. Ekonomik krizlerin yanı sıra millî kimliğe yabancılaşma, tarih bilincinin zayıflaması ve Türklerin yaşadığı acılara karşı gösterilen çifte standartlı duyarsızlık büyük birer risk oluşturmaktadır. Asıl kritik mesele, Türk milletinin bu tehditlerin farkına vararak ekonomik gücünü, kültürel sürekliliğini ve ortak yaşama iradesini yeniden kazanma iradesini ortaya koyabilmesidir.
Bir milleti yok etmek için artık ordularla üzerine yürümek gerekmiyor. Ekonomisini çökertmek, tarihini çarpıtmak, nüfus yapısını değiştirmek ve millî bilincini aşındırmak yeterli olabiliyor. Bugün Türk milletinin karşı karşıya bulunduğu tehlikeyi yalnızca ekonomik sıkıntılarla açıklamak, yaşananların bütününü görmemek demektir.
Yeniçağ yazarı Arslan Bulut’un dikkat çektiği gibi, Türk milleti ve devleti, 1920’lerde denenip başarıya ulaşamayan projelerin benzerleriyle yeniden karşı karşıyadır. Dün silahla gerçekleştirilemeyen hedeflerin bugün ekonomi, nüfus hareketleri, kültür ve siyaset üzerinden gerçekleştirilmeye çalışıldığı düşüncesi artık ciddi biçimde tartışılmalıdır.
Çünkü bir milletin varlığı yalnızca sınırlarının korunmasına bağlı değildir. O milletin tarihine, diline, kültürüne, ekonomik bağımsızlığına ve geleceğini belirleme iradesine de bağlıdır. Bunlardan biri zayıfladığında devlet sarsılır; hepsi birlikte zayıfladığında milletin geleceği tehlikeye girer.
Bugün Türk milletinin en büyük açmazlarından biri, ekonomik bağımsızlığını giderek yitirmesidir.
Ekonomi yazarı Selçuk Geçer’in aktardığı rakamlara göre vatandaşların tüketici kredisi ve kredi kartı borçları 7 trilyon 36 milyar lirayı aşmıştır. Bunun 3 trilyon 534 milyar lirasını kredi kartı borçları, 2 trilyon 617 milyar lirasını ihtiyaç kredileri oluşturmaktadır. Maaş hesaplarına bağlı kredili mevduat hesaplarındaki borçlar ise neredeyse 1 trilyon liraya dayanmıştır.
Bu rakamlar yalnızca bankaların bilançolarındaki sayılardan ibaret değildir. Her rakamın arkasında geçinemeyen bir aile, geleceğinden kaygı duyan bir genç, emekli aylığıyla yaşamaya çalışan bir insan vardır.
Bir zamanlar kazancıyla geçinen yurttaş, bugün borçlanarak yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Kredi kartı artık bir alışveriş kolaylığı olmaktan çıkmış, birçok insan için yaşamını sürdürebilmenin aracına dönüşmüştür.
Borçlandırılmış insanın ekonomik özgürlüğü daralır. Ekonomik özgürlüğünü yitiren toplumun siyasal ve toplumsal bağımsızlığı da zamanla zayıflar.
Ancak burada daha önemli bir soru vardır: Türkiye’yi bu noktaya getiren yalnızca yanlış ekonomi politikaları mıdır, yoksa ekonomik kırılganlıkların millî bütünlük üzerindeki etkileri de bilinçli biçimde kullanılmakta mıdır?
Bu sorunun yanıtı varsayımlarla değil, somut kanıtlarla aranmalıdır. Fakat açık olan şudur: Üretimden uzaklaşan, gelir dağılımı bozulan, borçlanmaya bağımlı hâle gelen bir toplumun geleceğini özgürce belirleme gücü de zayıflar.
Ekonomik sorunların yanında bir başka tehlike de tarih bilincinin aşınmasıdır. Tarihini bilmeyen, geçmişini sorgulayamayan ve millî kimliğine yabancılaşan kuşakların ortak gelecek oluşturması giderek güçleşir. Nüfus yapısındaki hızlı değişimler de sağlıklı, öngörülü ve toplumsal uyumu gözeten politikalarla yönetilmediğinde yeni sorunlar doğurur.
Hüseyin Nihal Atsız’ın yıllar öncesinden dile getirdiği uyarıları bugün yeniden düşündüren bir başka konu ise Türklerin yaşadığı acılar karşısında görülen duyarsızlıktır.
Dünyanın farklı bölgelerinde yaşanan felaketlere haklı olarak duyarlılık gösteren çevrelerin, Türk topluluklarının karşılaştığı kimi acılar karşısında aynı duyarlılığı göstermemesi sorgulanmalıdır. İnsan yaşamının değeri kimliğe göre değişmemelidir. Başkalarının acısını görüp Türklerin acısını görmezden gelmek de insanlık adına savunulabilecek bir tutum değildir.
Türk milletinin yaşadığı sorunları dile getirmek başka milletlere düşmanlık değildir. Kendi milletinin geleceğini, haklarını ve varlığını savunmak da başkalarının haklarını inkâr etmek anlamına gelmez.
Asıl mesele, Türk milletinin ekonomik gücünü, tarih bilincini, kültürel sürekliliğini ve ortak yaşama iradesini koruyabilmesidir.
Çünkü bir millet önce ekonomik olarak bağımlı hâle getirilebilir, ardından kendi tarihine yabancılaştırılabilir ve sonunda geleceğine ilişkin karar verme gücünü yitirebilir.
Bugün sorulması gereken soru yalnızca Türk milletinin hangi tehditlerle karşı karşıya bulunduğu değildir.
Asıl soru şudur:
Türk milleti, karşı karşıya olduğu tehlikelerin ne kadar farkındadır ve kendi geleceğini yeniden belirleyecek iradeyi gösterebilecek midir?
Unutulmamalıdır ki bir milletin en büyük yenilgisi, karşısındaki güçlere yenilmesi değil, kendi varlığını koruma iradesinden vazgeçmesidir.











