1. Haberler
  2. Yazarlar
  3. Mehseti Şerif
  4. Bir Ülkede Bu Kadar Cemaat, Bu Kadar Hoca Fazla Değil mi?

Bir Ülkede Bu Kadar Cemaat, Bu Kadar Hoca Fazla Değil mi?

featured

Bu köşe yazısı, Türkiye’deki dini yapılanmaların ve cemaatlerin toplumsal, ekonomik ve siyasi birer güç merkezine dönüşme sürecini eleştirel bir dille sorgulamaktadır. Yazar, bu yapıların denetimsiz büyümesine devletin neden zamanında müdahale etmediğini ve dinin bir sömürü aracına dönüştürülmesini temel sorun olarak görmektedir. Toplumdaki adalet ve eğitim gibi alanlardaki boşlukların insanları bu tür gruplara yönelttiği belirtilirken, çözümün yasaklamaktan ziyade hukuki şeffaflık ve denetimden geçtiği vurgulanmaktadır. Dini inancın kişisel bir tercih kalması gerektiği savunularak, devletin tüm gruplara karşı eşit ve laik bir hukuk düzeni işletmesi gerektiği ifade edilmektedir. Sonuç olarak, ülkenin ihtiyacının yeni dini liderler değil, liyakat ve hukukun üstünlüğü olduğu savunulmaktadır.

 

Türkiye’de yıllardır aynı manzarayı izliyoruz.

Bir cemaat büyüyor. Yurtlar açılıyor, dernekler kuruluyor, vakıflar oluşturuluyor, bağışlar toplanıyor, öğrenciler yetiştiriliyor. Zamanla ekonomik ve sosyal bir güç oluşuyor. Ardından siyasi ilişkiler kuruluyor.

Yıllar geçiyor.

Sonra bir gün operasyon geliyor.

Soruşturmalar açılıyor, yöneticiler gözaltına alınıyor, bazı faaliyetler durduruluyor.

Ve toplum yine aynı soruyu soruyor:

Madem bu yapı yıllardır büyüyordu, devlet bunu neden daha önce görmedi?

Daha doğrusu neden büyümesine izin verdi?

Bir cemaatin birkaç kişilik dini sohbet yapması başka şeydir; binlerce insanı, yurtları, vakıfları, dernekleri, ekonomik kaynakları, medya araçları ve siyasi bağlantıları olan büyük bir güce dönüşmesi başka şey.

Devlet bunu hangi aşamada fark ediyor?

Bir yapı güçlenirken neden yıllarca bekleniyor?

Neden ancak devletle, siyasetle veya başka güç merkezleriyle çatışmaya başladığında “tehlikeli yapı” olarak görülüyor?

İşte asıl sorgulanması gereken nokta burasıdır.

Din mi, güç mü?

Din insanın Allah ile arasındaki manevi ilişkidir.

  • İnançtır.
  • Vicdandır.
  • Ahlaktır.

İnsanın kendi iradesiyle yaptığı manevi bir seçimdir.

Fakat din, insanların üzerinde ekonomik veya siyasi güç kurmanın aracına dönüştüğünde artık başka bir mesele ortaya çıkar.

Bir insanın inancından dolayı bir hocayı dinlemesi beni ilgilendirmez.

Ama o hocanın etrafında milyonlarca liralık ekonomik kaynak, binlerce kişilik örgütlenme, kapalı bir hiyerarşi ve siyasi nüfuz oluşuyorsa, artık toplumun soru sormaya hakkı vardır.

  • Bu para nereden geliyor?
  • Bu insanlar nasıl örgütleniyor?
  • Kim tarafından denetleniyor?
  • Toplanan bağışların hesabını kim soruyor?
  • Bu yapıların devlet kurumlarıyla ilişkisi nedir?
  • Yurtlarda, kurslarda ve öğrenci evlerinde hangi eğitim veriliyor?

Ve en önemlisi:

Bir dini yapı ne zaman dini topluluk olmaktan çıkıp güç merkezine dönüşüyor?

Devlet neden daha önce müdahale etmiyor?

Belki de Türkiye’nin en büyük sorunlarından biri burada yatıyor.

Devlet, dini yapılanmalarla arasına net ve değişmez bir hukuk sınırı koymak yerine, dönem dönem farklı cemaatlerle farklı ilişkiler kurabiliyor.

Bir dönemde yararlı görülen yapı, başka bir dönemde tehdit olarak kabul edilebiliyor.

Bir dönem kapılar açılıyor, başka bir dönem operasyonlar düzenleniyor.

Oysa devletin görevi “iyi cemaat-kötü cemaat” seçmek olmamalıdır.

Devletin görevi hukuku uygulamaktır.

Bir yapı suç işlemiyorsa inanç ve örgütlenme özgürlüğü korunmalıdır.

Ama suç işliyorsa, kamu kaynaklarını kötüye kullanıyorsa, insanları sömürüyorsa, mali yapısını gizliyorsa, devlet kurumlarında paralel bir hiyerarşi oluşturmaya çalışıyorsa veya siyasi güç elde etmek amacıyla dini kullanıyorsa, o zaman hukuk devreye girmelidir.

Üstelik bunun için yıllarca beklemeye gerek olmamalıdır.

Peki dış güçler?

Bu konuda da Türkiye’de çok konuşulan ama çoğu zaman kanıt ile iddianın birbirine karıştırıldığı bir alan var.

Dış ülkelerin, uluslararası kuruluşların veya yabancı finans kaynaklarının bazı dini ve sosyal yapılarla ilişkileri olup olmadığı ciddi biçimde araştırılabilir.

Ancak bunu bütün cemaatler için peşinen “dış güçlerin kontrolünde” diye ilan etmek doğru değildir.

Böyle bir iddianın belgeyle ortaya konması gerekir.

Fakat devletin yapması gereken açıktır:

Yabancı kaynak varsa açıklanmalı, finansal ilişkiler denetlenmeli, siyasi veya istihbari bağlantılar varsa ortaya çıkarılmalı ve bütün bunlar hukuk çerçevesinde değerlendirilmelidir.

Çünkü bağımsız bir devlet, kendi ülkesindeki hiçbir örgütlü gücün yabancı bir devletin nüfuz alanına dönüşmesini istemez.

Bu yalnızca cemaatler için değil, bütün örgütlü yapılar için geçerli olmalıdır.

Bir ülkeye bu kadar “hacı-hoca” fazla değil mi?

Belki de soruyu böyle sormak yerine şöyle sormalıyız:

Bir ülkede bu kadar insan neden manevi rehberliğe ihtiyaç duyuyor?

Çünkü toplumda ciddi bir ahlaki, ekonomik ve sosyal boşluk oluştuğunda insanlar güven arar.

  • Devlet adalet konusunda güven vermiyorsa,
  • Eğitim sistemi insanlara gelecek umudu vermiyorsa,
  • Ekonomik düzen adil görünmüyorsa,
  • İnsanlar kendilerini yalnız hissediyorsa,
  • Siyaset sürekli kutuplaştırıyorsa,

İnsanlar kendilerine başka aidiyet alanları bulabilir.

Cemaatler de tam olarak bu boşluklarda büyüyebilir.

Bu nedenle yalnızca cemaatleri suçlamak, meselenin tamamını açıklamaz.

Cemaatleri büyüten toplumsal zemini de sorgulamak gerekir.

“Hepsi kapatılsın” demek çözüm mü?

Ben burada önemli bir ayrım yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Devlet insanların dini inancını yasaklamamalıdır.

İnsanların bir araya gelip ibadet etmesini, dini sohbet yapmasını veya manevi bir topluluğa dâhil olmasını sırf dini olduğu için yasaklamak özgürlüklerle bağdaşmaz.

Ama devlet aynı zamanda hiçbir dini yapılanmanın hukukun üzerinde olmasına izin vermemelidir.

Belki doğru formül “bütün cemaatleri kapatmak” değil; bütün cemaatleri hukukla eşit biçimde denetlemek olmalıdır.

Mali kaynakları şeffaf olacak.

Bağışların hesabı tutulacak.

Yabancı kaynaklar açıklanacak.

Çocukların ve öğrencilerin hakları korunacak.

Kamu kurumlarında gizli kadrolaşmaya izin verilmeyecek.

Hiçbir cemaat siyasi iktidarın arka bahçesi olmayacak.

Hiçbir hoca toplumun üzerinde bir otoriteye dönüşmeyecek.

Ve hiçbir yapı “biz dini temsil ediyoruz” diyerek hukukun dışına çıkamayacak.

Cumhuriyet dini istismar edenlerle mi yönetilmeli?

Hayır.

Cumhuriyetin temel meselesi insanların inancını yönetmek değil, vatandaşın hakkını korumaktır.

İnsan Allah’a istediği gibi inanabilir.

İbadetini istediği gibi yapabilir.

Ama kimse “Allah adına” başka insanların hakkını gasp edemez.

Kimse dini kullanarak insanları kandıramaz.

Kimse manevi duyguları ekonomik sömürü aracına çeviremez.

Kimse dini otoritesini devlet otoritesinin üzerine koyamaz.

Çünkü dinin kutsallığı, onu kullanan herkesin masum olduğu anlamına gelmez.

Hatta tam tersine, dini kullanan kişinin daha fazla sorumluluk taşıması gerekir.

Bugün tartışmamız gereken şey “hangi cemaat haklı?” değildir.

Asıl soru şudur:

Neden din, insanın Allah’a yakınlaşması için kullanılan manevi bir yol olmaktan çıkıp bazı yapılarda ekonomik, sosyal ve siyasi güç elde etmenin aracına dönüşebiliyor?

Ve daha önemlisi:

Devlet neden bunu güç hâline gelmeden önce denetleyemiyor?

Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla “hoca” veya daha fazla “cemaat” tartışması değil.

Türkiye’nin ihtiyacı hukukun üstünlüğü, şeffaflık, eğitim, liyakat ve gerçek anlamda laik bir devlet düzenidir.

Laiklik dini yok etmek değildir.

Laiklik, devletin din karşısında da dinsizlik karşısında da tarafsız olmasıdır.

İnsan Allah ile baş başa kalabilmelidir.

Devlet ise vatandaşla baş başa kalmalıdır.

Araya ne cemaat girmelidir ne tarikat ne siyasi parti ne de başka bir güç odağı.

Çünkü devletin dini olmaz.

Devletin hukuku olur.

Ve belki de Türkiye’nin bugün en çok ihtiyacı olan şey, yeni bir hoca değil; herkes için eşit çalışan bir hukuk düzenidir.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Giriş Yap

Haberiniz ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!