Bu köşe yazısı, Türkiye’deki madencilik mevzuatının tarihsel gelişimini ve özellikle özel sektöre geçişle beraber değişen politikaları ele almaktadır. 1980’li yıllardan itibaren serbest piyasa ekonomisiyle şekillenen bu süreçte, yasal düzenlemelerin maden şirketlerinin lehine sıkça değiştirildiği vurgulanmaktadır. Yazara göre bu değişimler, doğal kaynakların korunması yerine ekonomik kazanca öncelik vererek ormanların ve su havzalarının tahrip olmasına yol açmaktadır. Özellikle Karadeniz gibi verimli tarım bölgelerinde, madencilik faaliyetlerinin fındık üretimi ve yerel halkın geçim kaynakları üzerindeki çevresel tehditleri sorgulanmaktadır. Sonuç olarak, yerin altındaki kazanç hırsının, yerin üstündeki ekolojik dengeleri ve toplumsal geleceği tehlikeye attığına dikkat çekilmektedir.
“Türkiye’de madencilik faaliyetleri ilk kez 1861 tarihli Maadin Nizamnamesi ile düzenlendi. Cumhuriyet döneminde ise 1954 yılında yürürlüğe giren 6309 sayılı Maden Kanunu, sektörün temel mevzuatı oldu.
Bu kanun, 1985 yılında yürürlüğe giren 3213 sayılı Maden Kanunu ile değiştirildi; ardından 2004, 2010, 2017 ve 2023 yıllarında çeşitli düzenlemeler yapıldı.
Turgut Özal dönemi, Türkiye’de madencilik politikasında devletçi yapıdan özel sektör ağırlıklı bir modele geçişin simgesi oldu.
Özal’ın serbest piyasa ekonomisi anlayışı doğrultusunda, daha önce büyük ölçüde Etibank ve TKİ gibi kamu kuruluşlarının yürüttüğü madencilik faaliyetleri özel şirketlere ve yabancı sermayeye açıldı.”
1985’ten bugüne kadar da Maden Kanunu, özel ve yabancı şirketlerin faaliyet alanını genişletecek şekilde yirmiden fazla kez değiştirildi. Bu değişiklikler; ormanların, tarım alanlarının ve su havzalarının madenciliğe açılması nedeniyle ciddi tartışmaları da beraberinde getirdi.
Kanuna yönelik en önemli eleştiriler şunlardır:
- Devlet ormanlarında ve tarım arazilerinde madencilik faaliyetlerinin kolaylaşması, habitatların tahrip olmasına, ağaçların yok olmasına ve tarımsal üretimin zarar görmesine yol açabilmektedir.
- Maden faaliyetleri, yer altı ve yer üstü su kaynaklarının ağır metallerle kirlenmesi riskini artırmaktadır.
- Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) süreçlerinin, çevreyi korumaktan çok bir izin mekanizmasına dönüştüğü yönünde eleştiriler bulunmaktadır.
- Kanunun çok sık değiştirilmesi hem yatırımcılar hem de denetim mekanizmaları açısından hukuki belirsizlik yaratmaktadır.
Eleştirilerin ortak noktası, zaman içinde yapılan değişikliklerle kamu yararı yerine büyük maden şirketlerinin çıkarlarının daha fazla gözetildiği ve yerel halkın haklarının yeterince korunmadığı yönündedir.

Eskiden yöreyle daha uyumlu bir madencilik anlayışından söz edilirdi; bölge insanı da bundan belirli ölçüde fayda sağlardı. Bugün ise birçok yerde özel sektör en yüksek kazancı elde edip çekilirken, geride kalan çevresel yük ve tahribatla yöre halkı baş başa kalmaktadır.
Bu nedenle asıl sorulması gereken soru şudur:
Yerin altından elde edilecek kazanç ile yerin üstünde kaybedilecek hayat gerçekten karşılaştırılıyor mu?
Bugün Maden Kanunu’nda yapılan son değişikliklerle ruhsat süreçleri kolaylaştırıldı, madenciliğe açılan alanlar genişletildi.
Dün zeytinlikler tartışılıyordu… Bugün aynı kaygılar fındık bahçeleri için dile getiriliyor.
Karadeniz’in çeşitli bölgelerinde maden arama ve işletme faaliyetlerinin genişletilmesi gündemde. Oysa burası yalnızca fındık üreten bir bölge değildir; dünyanın en önemli fındık üretim merkezlerinden biri, binlerce ailenin geçimini sağlayan bereketli topraklardır.
Sonuç olarak; bir avuç şirket kazanç elde edecek diye binlerce çiftçinin emeği, geçimi ve geleceği riske atılıyorsa, burada sadece bir dengesizlik değil, bilinçli bir tercih vardır.
O tercih, bugünün kazancını yarının kayıplarından daha değerli gören; toprağın üstündeki hayatı değil, altındaki çıkarı önceleyen bir anlayışın tercihidir.











