DOLAR 16,1920 -0.96%
EURO 17,4658 -0.86%
ALTIN 964,40-0,79
BITCOIN 468308-3,12%
Ankara
24°

AÇIK

H. Nurcan Yazıcı

H. Nurcan Yazıcı

27 Mayıs 2022 Cuma

DİĞER YAZARLARIMIZ

YAŞAMIMIZDAN BİR PARÇA; KARAHİNDİBA

YAŞAMIMIZDAN BİR PARÇA; KARAHİNDİBA
0

BEĞENDİM

ABONE OL

 

Doğa kendisiyle olan diyaloğumuzda sabır ve sükunet ister. Onu izlememizi ve iyi anlamamızı bekler. Çünkü içinde sakladığı sırlar insan yaşamına ilham verir ve yol göstericidir.

Günlerdir bahçemdeki çimenlerin içinde açan sarı çiçeği adım adım izliyorum. Bu yaşıma kadar böylesine bir değişime yakından tanık olmamıştım.

Çiçek önce sarı renkte papatya gibi açıyor, daha sonra beyaz pamuk yumağı haline dönüyor. Ufak bir rüzgarla da kaybolup gidiyor.

Aslında kaybolmuyor. Yeni çiçekler için kendinden vazgeçiyor. Belki de onun kendi türünü var etme şekli bu. Hayatta kalmayı renklerinden vazgeçerek, değişime razı gelerek başarıyor. Uçuşan tohumları aynı zamanda hayatın ve zamanın geçiciliğini, değişimin var oluş için ne kadar önemli olduğunu anlatıyor.

Wolfgang Van Goethe diyor ki, “Doğada her şey bir değişimdir; fakat bu değişimin arkasında sonsuzluk yatar.”

Kırların en büyüleyici bitkisinin, üfleyince dağılan sihirli beyaz tüycüklerden oluşan topçukların aslında sarı bir papatya olarak dünyaya gözünü açtığını çoğumuzun bilmediğine eminim.

Hemen hemen herkes hayatında bir kere de olsa, dileğinin gerçekleşmesi ümidiyle karahindiba çiçeğini üflemiştir. Üstelik onun toprağa düştüğü an yeniden çiçekleneceğini bilmeden.

“Değişim, doğadaki işleyişin ve sürekliliğin yasasıdır.”

Karahindiba çoğu zaman daha çiçek halindeyken, çimleri bozduğu gerekçesi ile yolunuyor.

Halbuki böceklerin ve arıların en sevdiği bitkilerden olup doğadaki düzenin etkili aktörlerinden.

Kökleri ile bile doğaya hizmet ediyor. Toprağın açılıp havalanmasıyla solucanlara uygun hâle gelmesini sağlıyor.

Neredeyse dünyanın her yerinde yüzyıllardır yetişen bir tür; yenebilir ve şifalı bitkilerden oluşu ile insanlar için de hep önemli olmuştur.

Şifası ile pek çok hikayede adı geçer. Mesela Yunan mitolojisine göre büyü tanrıçası Hecate, güçlensin de Minatour ile dövüşsün diye Theseus’u bir ay boyunca karahindiba ile besler.

Çinlilerin 7. yüzyıldan beri kullandığı karahindibayı, ancak 11. yüzyılda tıp alimi İbn-i Sina sayesinde tanımışız. Batı’ya da Türklerin göçüyle yayılmış ve 16. yüzyıldan itibaren tıpta kullanımı da yaygınlaşmış. İbn-i Sina hazırladığı “Hindiba Risalesi” adlı kitapçıkta, bitkinin yaprakları yıkanmadan ekstrelerinin kullanılması gerektiğini söylüyor.

Yine Hz. Muhammed (s.a.v) Hadis-i Şerifinde, “Karahindiba’ nı sabah erken koparıp yiyin onun üstünde cennetin zerrecikleri vardır.” buyuruyor.

İrlanda’da karahindiba, “kalp acısı” otu, insanın aşık olduğunda içinde uçuşan kelebekleri yatıştıran en güçlü şifa kaynağı olarak biliniyor.

Sufi öykülerinden birinde karahindibadan şöyle söz edilir;

“Nasreddin bütün bir sonbaharı bahçesini belleyip tohumlar ekerek geçirdi. İlkbahar geldiğinde tüm çiçekler açtı ama Nasreddin arada kendisinin ekmediği yabani karahindiba çiçeklerinin de olduğunu fark etti. Nasreddin çiçekleri söktü. Ama tohumları çoktan her yere yayılmıştı ve çiçek başka yerlerden de birer ikişer çıkıyordu. Sadece karahindibaları öldürecek bir zehir bulmaya çalıştı ama bu işin ustası olan adam hangi tür zehri kullanırsa kullansın işe yaramayacağını söyledi. Nasreddin çaresizlik içinde bir bahçıvandan yardım istedi. “Bu tıpkı evlilik gibi” dedi bahçıvan. “Güzel şeylerin yanında her zaman mutlaka bazı rahatsızlıklar da vardır.” “Peki ne yapmalıyım?” diye sordu Nasreddin. “Hiçbir şey” dedi bahçıvan. “Bunlar sahip olmayı istediğin çiçekler olmayabilirler ama yine de senin bahçenin birer parçası.”

Karahindiba varoluşu ve yaşamı ile şifa ve ilham kaynağıdır…Doğanın onun aracılıyla verdiği mesajları anlamakta yarar var. Çünkü doğa insan yaşamının en iyi klavuzudur ve bizi asla yanıltmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

TRABZONSPOR İNAT DEĞİL, SEBAT ETTİ…

TRABZONSPOR İNAT DEĞİL, SEBAT ETTİ…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Trabzon’un artık anlatacak muhteşem bir hikayesi daha var.

 

Öncelikle Trabzonspor taraftarlarını yürekten kutluyorum.

Başarıyı içselleştilmeleriyle…

Spor camiasına ilham olacak mensubiyet bilinciyle…

Takımlarına olan inançlarını her daim yansıtmalarıyla…

Başarıya giden yolda; sabırlı ve kararlı olmalarıyla örnek bir taraftarlık ruhu ortaya koydular.

 

Trabzonspor’da işte böyle bir taraftara sahip olmanın şansı ve idraki içinde sezon boyunca, canla başla mücadele etti.

 

Başarmak istediğiniz şey için gerekli olan desteği alır ve sebat gösterirseniz eninde sonunda muradınıza eriyorsunuz.

 

“Sebat zorlu fakat soylu bir tavırdır.”

Sebat, vazgeçilmez bir varlık mücadelesidir.

 

Fıtri olarak aceleci yaratılan insanların başarısızlık karşısında vazgeçme riski her zaman mevcuttur. Buna rağmen Trabzon takımıyla olan gönül bağını hiç kesmemiş…Her sezon takımıyla birlik içinde, büyük bir direnç ortaya koymuştur.

 

Bu direnç için gerekli olan sevgi bağı ise ortada..

Trabzonspor işte bu sevgiden, Trabzon halkının iradesinden beslenmektedir.

 

Taraftarlarına verdiği sözden ve şampiyonluk iddiasından bir an bile geri adım atmayan Trabzonspor, muhteşem bir başarıya imza atmıştır.

 

Bugün ki başarının en önemli nedeni; sebat etmek ve inanmaktır.

İradesini aklının yönetiminden hiç ayırmamış, sorumluluklarının yanında mesuliyet şuuruyla hareket etmiş olan Trabzonspor, Trabzon’un kırılan dallarında yeniden çiçekler açtırmış, kentin her yanını bordo mavi renklerin huzuru ve başarı kokusu sarmıştır.

 

Sezon boyunca şampiyonluk kapısını ısrarla çalmaya devam etmeleri çok önemliydi.

Mevlana der ki, “Kapı açılır, sen yeter ki vurmayı bil! Ne zaman, bilmem! Yeter ki o kapıda durmayı bil.”

 

Bu şampiyonluğun başı da güzel, sonu da güzel oldu.

 

Süper Lig’de 2021-2022 sezonunu şampiyon tamamlayan Trabzonspor’un zaferi kadar, kutlamaları da itidallı ve övgüye değerdi.

 

Mavi denizden başlayan coşkunun stadyumda tek yürek olması, futbol tarihine geçecek kadar ihtişamlı ve renkliydi.

O gün Trabzon halkı ve Trabzonspor taraftarı futbol kültürünün kitabını yeniden yazdı…

 

Bu başarıda emeği geçen başta sayın Başkan Ahmet Ağaoğlu olmak üzere yönetim kurulunu, Teknik Direktör sayın Abdullah Avcı ile heyetini, zafere inanarak emek veren futbolcuları, tüm kulüp çalışanlarını ve takımını hiçbir zaman yalnız bırakmayan taraftarları ve Trabzon halkını kutluyorum…

 

Sebat etmek, bünyesinde gayreti ihtiva ederken, hedefinizden hiç ayrılmamanızı ister.  Trabzonspor’daki istikrarı ve gayreti önümüzdeki sezonda da görmek dileğiyle, “her sene”…inşallah.

 

Bordo mavi sevgilerimle…

 

Devamını Oku

SİYASETİN GÖRMEZDEN GELDİĞİ SIĞINMACILAR!..

SİYASETİN GÖRMEZDEN GELDİĞİ SIĞINMACILAR!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Siyaset, geniş kitlelere seslenebilen, bu gücüyle kolaylıkla toplumu etki altına alabilen ve kendine inandırma olasılığı yüksek bir kurumdur. Bunu da kullandığı dil, yarattığı algı, toplum sorunlarını iyi okuyarak ürettiği çözümlerle yapar.

 

Dilin inceliklerini ve toplum hassasiyetini bilerek yol yürüyen siyasi partiler gündem oluşturmada her zaman diğerlerinden bir adım önde olurlar…

Dili doğru ve yerinde kullanan siyasetçilerin daha etkili ve başarılı olduğu tarihsel örneklerde  görülebilir.

Bu yüzden siyasi aktörler öncelikle, en büyük araçları olan dili bilinçli kullanmalıdırlar.

 

Siyasetçi dil ile sadece derdini anlatmaz, varlığını ve bilgisini hatta kalitesini ortaya koyar… Böylece de hareket alanını genişletir…

 

Toplumsal kabuller dil ile başlar.

Bu kadar önemli olan aracını yanlış kullananlar için ise dil, baş ağrısıdır.

İletişim becerisi eksik olanların dilleri ile daha büyük sorunlara neden olması ve siyasi kazalar yapması kaçınılmazdır.

 

Özellikle demokratik toplum özleminden ve düşünce özgürlüğünden bahsedenlerin, iletişim dilini nasıl kullanacağını bilememesi, karşıdakini dinleme ve  anlama çabası göstermemesi bir başka çıkmazlarıdır.

 

İçeriği ne olursa olsun toplumda bir sorun varsa, daha büyümeden çözülmesi, çatışmaya dönüşmeden bitirilmesi gerekir. Ki, bunun için uzlaşmacı bir dil şarttır.

Toplumsal kaosların nedeni genelde, siyasette iletişim sürecinin sağlıklı yürütülmemesiyle ilgilidir çünkü.

 

Kendi aralarında bile iletişim kurmayı başaramayanların, anlaşılmaz bir dille düşman cepheler oluşturanların, yarın seçmenlerine kendilerini hangi dille anlatacakları merak konusu…?

Son yıllarda vücut dili üzerine eğitim alan siyasilerin aynı ihtimamı konuşma dilinede göstermeleri gerekiyor. İnsan ne çekerse dilinden, bir de akılsız kafasından çekermiş.

 

İnsanı toplum içinde saygın kılan, düşünebilme yetisi ve düşündüğünü dile getirme kapasitesidir.

Siyasi kimlikler bu yeteneklerini en açık eden insanlardır. Dolayısıyla çatışmacı bir dil ve görüntü yerine duygularını yönetmek, öfkelerini kontrol etmek ve de kullandıkları dile dikkat etmek siyasilerde olması gerekendir.

 

Gelelim asıl konuya..

Bazı toplumsal sorunlar siyaset üstü kabul edilmeli, anlamsız bir inat uğruna ülke geleceği tehlikeye atılmamalıdır.

 

Başarısız kaldığınız bir konuda, bir başkası fikrini söylüyor ve çözüm üretiyorsa bunu duymazdan gelmeniz kibir duygunuzun, dilinizi olduğu kadar aklınızı da esir aldığının göstergesidir.

 

Dolayısıyla sığınmacılar sorununu çözmek için yola çıkanları, sırf  siyasi rekabet ve konunun üstünü kapatmak çabasıyla yolun dışına atmaya çalışanları da, dilleriyle başka sorunlar yaratarak toplumu gerenleri de Türk Milleti izlemektedir.

 

Mevcut siyasi ittifaklar sanki kendilerinden başka siyasi parti yokmuş, kendilerinden başka hiçbir parti de çözüm üretemezmiş anlayışı içindeler. Üstelik bu anlayışın yarın daha büyük siyasi kazalara neden olabileceğini düşünmüyorlar…

Sığınmacılar meselesinde olduğu gibi…

 

Mesele sığınmacılar konusunun Millet ve Cumhur ittifakı  tarafından görmezden gelinmesi, Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın endişelerine kulak verilmemesi.

 

Sonuç olarak; Gittikçe büyüyen sığınmacılar sorunu için bütün partiler acilen iletişime geçmeli,  Ümit Özdağ tarafından ortaya konulan çözüm artık açık açık konuşulmalıdır.

Devamını Oku

ATATÜRK’ÜN TAM BAĞIMSIZLIK POLİTİKASI…

ATATÜRK’ÜN TAM BAĞIMSIZLIK POLİTİKASI…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Atatürk, “Yurdumuzu dünyanın en mâmur ve en medenî memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız.” Diyerek hedefini açıkça ortaya koymuş…Bir çok alanda Türkiye Cumhuriyeti’ne yön çizmiştir. Özellikle ekonomik bağımsızlık ve ekonomik istikrar konusuna çok önem vermiş, prensipler oluşturmuştur.

Dünyada ilk demokratik kalkınma planını 1931 yılında Türkiye’de uygulamaya koymuş, bu planla ekonomide reform hareketi başlatmıştır.

Birinci Kalkınma Planı’nı 1933-1938 yılları, İkinci Kalkınma Planı’nı ise 1938-1944 yılları için hazırlatmış… Her iki kalkınma planının temel amacı, hammaddesi Türkiye’de olmasına karşın dışardan ithal edilmek zorunda kalınan ürünlerin ülkemizde üretilmesini sağlamak olarak belirlemiş. Bu amaçla tekstil, iplik ve dokuma fabrikaları kurulmuş, devletin teşvikiyle özel girişim olarak bazı çiftçilerin de katılmasıyla Alpullu ve Eskişehir gibi bazı şeker fabrikalarının kurulmasına girişilmiş ve bunlar gerçekleştirilmiştir.

Atatürk ülkenin dış düşmanlardan kurtarılmasından sonra ekonomik durumu görüşmek ve alınabilecek önlemleri saptamak üzere oluşturduğu İzmir iktisat kongresinde;

“Bir ulusun hayatıyla doğrudan doğruya ilgili olan ekonomisi, çöküşünün de yükselişinin de nedenidir. Zamanımız bir iktisat çağıdır. Kılıç kullanan kol yorulur ama saban kullanan kol yorulmaz, her gün daha çok güçlenir ve toprağına daha iyi sahip olur. Ulusal egemenlik, iktisadî egemenlikle birleştirilmelidir yoksa kazanılan askerî ve siyasî başarılardan olumlu sonuçlar elde edilemez..

Tam bağımsızlık için şu kural vardır: Milli egemenlik, mali egemenlikle desteklenmelidir. Bizleri bu hedefe götürecek tek kuvvet ekonomidir. Siyasi ve askeri muzafferiyetler ne kadar büyük olursa olsun, iktisadî zaferlerle taçlandırılmadıkça payidar olamaz” diyerek bundan sonra mücadelenin ekonomik düzlemde gerçekleştirileceğinin altını çizmiştir. (1923 İzmir İktisat Kongresi)

Atatürk’e göre, ekonomi alanın ihmal edilmesi tam bağımsızlığın kaybedilmesi anlamına gelecektir.

Dolayısıyla “…askeri ve siyasi bağımsızlık ancak ekonomik bağımsızlıkla taçlandırılırsa korunabilir” anlayışı Cumhuriyet Türkiyesi’nin kalkınma çabalarının temelini oluşturmuştur.

Atatürk liberalizimden başka bir sistem geliştirmiş, kendi ekonomik ideolojisini ortaya koymuştur.

Bu sistem Türkiye’yi has bir sistemdir. Devletin ekonomiye müdahaleleriyle birlikte kişisel özgürlüklerin korunmasına önem vermiş… Bu ideolojiyi fertle devlet arasında korunması gereken bir denge üzerine kurmuştur.

“Atatürk’ün söz ve eylemlerinden anlaşıldığına göre ekonomik kalkınma modelinin amaçları;

Tam çalışma/ hızlı ve dengeli sermaye birikimi/ dış ödemeler ve dış ticaret dengesinin sağlanması/ dengeli gelir dağılımı/ enflasyonsuz hızlı kalkınma/ özel girişimlerin geliştirilmesi/ yabancı sermaye ile işbirliği…

Atatürk ekonomik modelini; devlet bütçesi dengesi/ kaynak harcamalar dengesi/ dış ödemeler dengesi/devlet işletmesi özel işletme dengesi olarak dört dengenin üzerine kurmuştur.”(Mustafa A. Aysan)

Atatürk, ülkelerin yükselmesinde iktisadî koşulların kesin bir rol oynadığını söyleyen ileri görüşlü bir devlet adamıdır ki, İstiklal Savaşı’nı izleyen günlerde, askerî zaferleri iktisadî zaferlerin izlemesi gerektiğini kesin bir direktif olarak ifade etmiştir. İktisat siyasetindeki ana hedefi ise hiç kuşkusuz ekonomik kalkınmadır. Ancak bu kalkınmanın dış borçla, karşılıksız para basılarak, ekonomik bağımsızlığı terk ederek ve ekonomik dengeleri gözetmeden gerçekleştirilmeye çalışılmasına şiddetle karşı çıkmıştır… Zaten Atatürk döneminde bu tür uygulamalara gidilmediğini görmekteyiz.

Bugün ülkemizin karşı karşıya kaldığı ekonomik sıkıntıların hep bu iktisadî ilkelerin göz ardı edilmesi sonucunda meydana geldiği bir gerçektir.

Sonuç olarak; Atatürk’ün henüz İstiklal Savaşımızın tozu toprağı ortadan kalkmadan söylemiş olduğu “…askeri zaferler ne kadar büyük olursa olsun iktisadî zaferlerle taçlandırılmazlarsa kazanılan zaferler yaşayamaz, kısa zamanda söner.” sözü Türk siyasetinin yolu olmalıdır.

 Atatürk gibi düşünemeyenler, bağımsızlığımızı tehlikeye soktukları gibi ülkeyi bir adım dahi ileri götüremezler…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Devamını Oku

KILIÇDAROĞLU’NA AÇIK MEKTUP!

KILIÇDAROĞLU’NA AÇIK MEKTUP!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sayın Kılıçdaroğlu elbette pozitif düşünmeniz, başaracağınıza ve her şeyin yolunda gideceğine inanmanız, topluma da bu yönde mesajlar vermeniz siyasetiniz için önemli. Ancak bu başarmanız için yeterli değildir. Bu olsa olsa kendi seçmeninizi motive eder ve heyecanlandırır.

Daha geniş kitlelere ulaşmak ve kabul görmek için ülke meseleleri hakkında daha fazla emek sarf etmeniz, çözümler ortaya koymanız özellikle de adaylık konusunda direnirken, toplumdaki karşılığınızı iyi analiz etmeniz gerekiyor.

Bu arada CHP seçmeninin söylemleriniz kadar ortaya koyduğunuz resme de baktığını… Oturduğunuz masadakilerden rahatsız olduğunu göz ardı etmemelisiniz.

Bugüne kadar o masada yan yana gelmenin dışında, kamuoyunun dikkatini çekecek bir şey yapılmaması, insanlara zaman kaybı algısı veriyor.

Millet ittifakı olarak oturduğunuz masanın, dili de, yüreği de başka başka… Dışarıdan bakınca, en ufak bir sallantı da alaşağı olacakmış gibi görünüyor.

Nihayetinde yüzde 51 oyla kurulan “Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini” yeniden parlamenter sisteme taşıma iddiasındaysanız, parmak hesabından ve magazinsel ortamlardan çıkıp daha gerçekçi eylemler ve de söylemler ortaya koymanız bekleniyor. Örneğin o masadan ne ekonomi ne de sığınmacılar konusunda net bir duruş göremedik.

Diyeceğim şu ki, kendiniz için bile umut bulamadığınız bir masayı topluma inandırmaya çalışmanın en büyük zararı yine topluma olacaktır.

Siyasette umut kaybı, ülke için zaman kaybıdır.

Siyasi partiniz size deneme yanılma imkânı verebilir ama halk vermez. Sahte özgüven, sadece halk nezdinde değil, partinizdeki alanınızı da, elinizi de daraltacaktır.

Fırsat bulmuşken diyerek şans aramak çok akıllıca bir iş değildir.

Asıl mesele doğru kişinin arkasında, doğru insanlarla durmaktır. Topluma ve sağduyunun sesine kulak vermektir.

“Zafer Partisi Genel Başkanı Ümit Özdağ’ın Cumhurbaşkanı adayı olarak Mansur Yavaşı göstermesine; “Bir CHP’linin önerilmesinden memnuniyet duydum” dediniz ama devamını getiremediniz.

Sonrasında Sayın Yavaş’ın alelacele (içeriği beklentinin altında olan) bir açıklama yapmasını istediniz. Arka planda masanın plansızlığı olduğu aşikâr…

Diyeceğim şu ki, Mansur Yavaş ve Ekrem İmamoğlu Millet ittifakı seçmeninin algısına yerleşmiş bir kere… Bu vakitten sonra iki belediye başkanı dışında kimi aday gösterirseniz gösterin, CHP seçmenini mutlu etmeyecektir.

Sonuç olarak;

En güçlü aday olarak görülseniz de; toplum beklentisine bakarak, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun, adaylık denkleminden çıkarılması pek mümkün görünmüyor.

İşin ucunda sadece Cumhurbaşkanlığını kazanmak yok. Masanın yeni sistemi hayata geçirmeniz adına meclis çoğunluğunun elde edilmesi için küçük partilerin büyüklerin listesinden girme meselesi var ki, Deva ve Gelecek Partisinin adaylarının olası bir CHP listesinden seçime girmesi söz konusu… Bunu, CHP seçmenine nasıl açıklayacağınız merak edilmekte…

Siyasette bir saatin bile çok önemi var, yarınlar bir çok değişime gebe, gün ola devran döne…” diyelim.

“Her masanın bir dili vardır. Kim bilir hangi ayrılığın son sözünü saklar içinde…”

 

Devamını Oku