DOLAR 12,71962.51%
EURO 14,35802.16%
STERLIN 16,97362.38%
ALTIN 731,732,64
BIST 1.776,41-2,35%
BITCOIN 7293038,12%
Ankara
13°

PARÇALI BULUTLU

12 56

ÖĞLE'YE KALAN SÜRE

Bu Kış Gerçekten Çok Soğuk Geçecek!

Bu Kış Gerçekten Çok Soğuk Geçecek!
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Kar, kış; işi, aşı ve kafasını sokacak çatısı olana, ocağında çorbası kaynayana zevktir… 

Cebinde ödenmemiş faturaları olanlara, yiyecek, içecek, yakacak tasası çekenlere ve bu yüzden uykusu kaçanlara kâbus gibi gelir…

Bir tarafta kış diğer tarafta salgın…

Uzmanlar,  bu kışın grip ve Covid-19 hastalığına yol açan SARS-COV-2 virüsünün birlikte yayılacağı ilk kış olacağını ve bu durumun endişe verici olduğunu söylüyor.

İngiltere’de Sağlık Güvenliği Ajansı’nın başkanı Jenny Harries, geçen yıl koronavirüs önlemleri nedeniyle grip virüsünün neredeyse hiç yayılmadığını, bu yüzden bu kış insanların grip bağışıklığının daha düşük olacağını söylüyor.

Ve ekliyor, “Bu kış iki virüsün birlikte yayılacağı bir kış, bu yüzden aşı olmak son derece önemli.”

Diyelim ki aşıyla ve mesafeyle salgından yara almadan kurtulduk. Ya enflasyon salgınından halkımızı nasıl koruyacağız? Kışı yarasız, beresiz atlatmalarını nasıl sağlayacağız?

Şimdi diyorum ki, “Bu kış çok soğuk geçecek!”

Amerika’da bir köyde yaşayan ve geleneklerini sürdüren kızılderililer, sonbaharda kabile reislerine sormuşlar: ‘Büyük Şef, bu kış havalar nasıl olacak, kış nasıl geçecek?” Şef, kabilesine karşı açık vermemek ve kendini sağlama almak için önlerindeki kışın soğuk geçeceğini ve kabilenin kış için odun toplamasını söylemiş. Şef, birkaç gün sonra da meteoroloji dairesine telefon açmış ve “Önümüzdeki kış nasıl geçecek acaba?” diye sormuş. Telefondaki uzman, “Bu kış, oldukça soğuk geçecek gibi görünüyor” demiş. Bunu duyan şef, hemen kabileye daha çok odun toplamaları konusunda emir vermiş. Bir hafta sonra şef, meteoroloji dairesini bir kez daha aramış, “Bu kış gerçekten soğuk mu geçecek?” diye sormuş. Uzman, “Kesinlikle soğuk olacak” diye cevaplamış. Şef, kabilesine bu kez odun namına ne bulurlarsa toplamalarını söylemiş. İki hafta sonra şef, meteoroloji dairesini tekrar aramış ve “Bu kışın çok soğuk geçeceğine kesinlikle emin misiniz?” diye tekrar sormuş. Uzman, “Kesinlikle gelmiş geçmiş en soğuk kış olacak” yanıtını vermiş. Şef, “Peki, nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?” sorusunu yöneltmiş. Uzman da, “Kızılderililer deli gibi odun topluyorlar” demiş.

Meteorolojiye bile bakmadan “bu kış çok üşüyeceğiz” diyebilmemiz mümkün… Halkın yüzde 82’sinin, kömür ve doğalgaz alımında zorlanıyor olması bize “ bu kış gerçekten soğuk geçecek” tahminini yaptırabiliyor.

Yetkililere göre, “Döviz kurundaki artış ve Rusya’da üretimin geçen yıllara göre azalması ve Çin’in aşırı derecede kömür talebinde bulunması yüzünden, ülkemizde hem alım gücü azalacak hem de,  ithal kömür sıkıntısı çekilecek. En büyük sıkıntı ise, satılan kömürün yerini dolduramamak…”

Odun şu anda 900 TL’den 1100 TL’ye kadar satılıyor. Kömür ise, 2 bin 400 TL’den 3 bin 200 TL’ye kadar satılıyor.

Kısacası kışı soğuk ve çetin yapacak olan enflasyon, zamlar, halkın alım gücünün azalması, yakıt ürünlerine ulaşamamak…

Gelir dağılımdaki eşitsizlik, işsizlik, çarpık kentleşme, yakıt pazarlarının yeterince denetlenmemesi ve planlama eksikliği kışın bütün romantizmini yok ederken, yoksulluk gerçeğini bir kez daha iliklerimize kadar hissedeceğiz.

Devamını Oku

Şehit Bacısına ve Bütün Kadınlara Hakaret Edilmiştir

Şehit Bacısına ve Bütün Kadınlara Hakaret Edilmiştir
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Öz güvensiz ve öfke kontrolüne sahip olamayan insanların kullandığı küfür eylemi sözlü şiddettir.

Bu eylemin İYİ Parti vekili Lütfü Türkkan tarafından siyaset alanına taşınması, üstelik bunu ulu orta, “cinsiyetçi bir söylemle” bacılar üzerinden dillendirmesi, kadına şiddetin en büyüğü, kabul edilir bir şey değildir.

Dolayısıyla bu küfür, sadece şehitlerimize değil, bütün kadınlara hatta topluma hakaret olarak görülmelidir.

Hâlbuki siyasetçinin çözüm insanı olması için, toplum psikolojisini anlayabilme, “temiz dil” kullanabilme gibi bir yetiye sahip olması gerekir Nezaket ve samimiyet insanlarla iletişim kurarken elden bırakılmaması gereken iki önemli vasıftır.

Çoğumuzun zaman zaman şahit olduğu bir şey var ki, bazı siyasi kimlikler, sosyal hayatlarında oldukça nezaketli(!) görünürken, siyaset yapma biçimlerine aynı nezaketi taşıyamıyorlar.

Eleştirmekle, hakaret etmeyi, sövüp saymayı birbirine karıştıran, diline egemen olamayan, çelişkili ve iki kişilikli siyasilerin bugün, kendi taraftarlarına ve partilerine verdikleri zararlar ortada…

Duygu ve düşüncelerini küfürle dillendiren bu türden siyasi kimlikler genelde kibirli ve fanatik kişiliğe sahip insanlardır… Konuşurlarken toplum değerlerini hiçe sayarlar… Empati yapmayı acizlik olarak görürler… Kendi düşünceleri dışında tüm düşünceleri dışlarken, çevresinde meydana gelen olumsuz olaylardan sürekli, başkalarını sorumlu tutarlar…

 “Dil, düşüncenin aktarıcısı, aklın ayak izleridir”

Akıllıca kullanılmayan dil, sadece siyasileri çirkinleştirmiyor, taraftarlarını da zorda bırakıyor.

Fikirleriniz ve sorunlara bakış açılarınız ne olursa olsun, bunu dile ve eyleme getiriş biçiminiz çok önemlidir. Sağlıklı bir iletişim ağı kurmak için yaşadığınız toplumun hassasiyetini bilmek, ona göre tavırlar geliştirmek zorundasınız…

Nihayetinde toplum siyasileri, fikirleri kadar, o fikirleri dile getiriş biçimleri ile de değerlendirmektedir. Üslupsuzluk siyasetçiyi, sorumsuz ve problemli olarak göstermektedir.

Sonuç olarak;

Sözüm sadece bugün yaşanılan çirkin olaya değil bütün siyasilere… Kendi stratejilerini uygulamak ve toplum algısını yönetmek adına oluşturulan kutuplaşmanın ve bozulan toplum psikolojisinin, bir gün herkesi vurabileceği bilinmelidir.

Görünen o ki siyasi partiler, çalışma guruplarını oluştururken artık, iletişimle birlikte ‘Siyaset Psikolojisi’ masasını da oluşturmaları gerekmektedir.

Bu masada vekiller dâhil, parti teşkilatlarına öfke kontrolü, toplum değerleri ve psikolojisi gibi konularda eğitim vermeliler.

 Nihayetinde “Dil ile düğümlenen, diş ile çözülemez.“ çözülmüyor.

Süreç bazılarının başını yeme noktasına kadar gidiyor. Gitmelidir de zaten!

Dil var pişire aşı, dil var kestire başı”

Not; bu yazıyı nezaketle ve küfürsüz okumanızı dilerim…

Devamını Oku

Şana Taka Demir Aldı…

Şana Taka Demir Aldı…
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Ülkemizde 50 bin kişiye bir kütüphane düşüyor…

2016 verilerine göre dünya kitap okuma oranında Türkiye, 173 ülke arasında 86. sırada yer alıyor. Türk insanı kitap okumaya günde sadece 1 dakika ayırırken, ihtiyaç listesinde okumak 235. sırada bulunuyor. Çok üzücü ama bu verilere göre ‘Toplumumuz kitap okumuyor’…

Bu hafta köşeme, 29 Ekimde açılışı gerçekleşen büyük bir emeği, özel bir kütüphanenin hikâyesini taşımak istedim. Adı, “ Şana Taka”

Bahaettin Kabahasanoğlu, hayallerinde olan bu kütüphaneyi açmak için doğduğu yer olan, Trabzon’un Yomra ilçesine bağlı Çınarlı köyünü seçmiş. Bürokrasiden emekli 16 kitap, onlarca tiyatro eseri, dizi film senaryosu, kültür, sanat ve turizm hakkında binlerce makale yazmış olan eğitimci yazar biriktirdiği kitaplarının yanında inşaatı gerçekleştirmek için de, maddi birikimlerinden büyük özverilerde bulunmuş.

Kütüphanenin en dikkat çeken yanı mimarisi; bir dağın tepesine konmuş gibi duran taka.

Kütüphanenin her noktası elli yıllık bir hayalin ve uzun bir yolculuğun hikâyesini anlatıyor. 29 Ekim 1971’den başlayıp… 2021’e kadar devam eden…

Kabahasanoğlu bugünlere olan yolculuğunu şöyle anlatıyor;

“Biz, Şana’nın tam ortasında sayılırdık. Öteşana ile Güşana arasında… Ninemin masalları, manileri, bilmeceleri… Batum’dan Trabzon’a mavnalarla silah taşıyan dedemin seferberlik ve İstiklâl Harbi hikâyeleri ile büyüdük… Dedemin elde kıyma tütünlerini koyduğu rafın kenarındaydı küçük kitaplığım vardı. Sonra rahmetli annemin, rahmetli Ümmühan Teyzemden getirdiği bir sepet kitapla sağa sola biraz büyütmüştüm işi.

Elli yıl önce yine bir Cumhuriyet Bayramında… Yine bir Cuma günü… Kitap raflarına yenilerini eklemişim. Ardından da karşısına kurulup uzun uzun seyretmişim… İşte o anda öylesine söylenmişim. “Keşke büyük bir kitaplığım olsa…”

Nereye gittiysem oraya geldi bu hayalim. Ve tam elli yıl sonra… Yağmurlu bir günde… Sahile dört kilometre mesafede… “Bu yağmurda kim gelir” endişeleri arasında…

İki yüzü aşkın kitap dostunun katılımıyla demir aldı Şana Taka…

Kültür ve sanata duyarlı insanların yüreklerine dokuna dokuna devam etsin yolculuğu…

Şehre uzak noktalarda yeni yeni ‘Şana Taka’lar açılmasına vesile olsun inşallah.

Köylerin ve mahallelerin ihtiyaçlarının yalnızca yol, su, elektrik olmadığını hatırlatsın.”

Nutukla beraber 9 kitap yazan ve toplam 3997 kitap okuyan Mustafa Kemal Atatürk…”Ben çocukken yoksuldum. İki kuruş elime geçince bunun bir kuruşunu kitaba verirdim. Eğer böyle olmasaydım, bu yaptıklarımın hiç birisini yapamazdım.” Diyor.

Ülke kaderinin kitaplarla değiştiğini görerek, çok kıymetli bir çalışma ortaya koyan Karahasanoğlu’na minnet duymamak elde değil.

Muhteşem bir doğa ve kitaplar… Trabzon’a doğayla iç içe gemi konseptli bir kütüphane kazandıran, bu eseriyle de farkındalık ortaya koyan kıymetli yazarımıza kentim ve çocuklarımız adına çok teşekkür ediyorum.

Sonuç olarak; Bu emeğe öncelikle Trabzon’un sahip çıkması, edebiyat ve kültür derneklerinin etkinliklerini TAKAYA taşıyarak destek olması gerekiyor.

ŞANA TAKA örneğinden yola çıkılarak ülke çapında bir çalışma başlatılmasını… Sadece kentlerimizde değil, köylerimizde de, kültür ve sanat alanları oluşturulmasını… Özellikle de belediyelerimizin, çocuklarımız için bu tür çalışmalara önderlik yapmasını diliyorum.

Şana Taka Demir Aldı...

Devamını Oku

Halâ mı Kurtarıcı Bekliyorsunuz?

Halâ mı Kurtarıcı Bekliyorsunuz?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ne zaman umutsuzluğa kapılsak ve zorda kalsak Millet olarak bir kurtarıcı bekleriz…  Hem de Atatürk’ün ”Şayet bir gün çaresiz kalırsanız, bir kurtarıcı beklemeyin. Kendiniz kurtarıcı olun. Eğer ülkenizi kurtaracak bir lider beklemekteyseniz, ben size hiçbir şey öğretememişim demektir.’‘  vecizini unutarak.

 

Bir millet bir kez kurulur…

Batının elli yıllık siyasi stratejilerine imreniriz de, Atatürk’ün bugün dahi ülkemize yön veren, tüm dünyaya ilham olmuş devlet adamlığını örnek almayı akıl edemeyiz.

Atatürk gibi düşünemediğimiz müddetçe de, batının amaçlarını idrak edemez, tam bağımsızlığın bilincine uygun ilerleme kaydedemeyiz.

 

Bugün size Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün 30 Ekim 1923’te ilk başbakan olarak atadığı İsmet İnönü’ye yazdığı mektubun özetini paylaşmak istiyorum.

 

ATATÜRK’TEN İSMET PAŞA’YA

SEVGİLİ Paşam, Cumhuriyet’in ilk başbakanı olarak seni düşünüyorum. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor.

Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu, hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir kara yollarımız yok denecek kadar az. 4.000 km. kadar demir yolu var. Bir metresi bile bizim değil.

Üstelik yetersiz. Ülkenin kuzeyini güneyine, batısını doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart.

Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyet’le de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.

Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Nüfusumuzun yarısı hasta.

Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor. Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı da 400 bini geçecek.

İktisadi hayatımız da, eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız da çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş.

Oysa Cumhuriyet’in insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz.

Hedefimiz milli iktisat, bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyet’e uygun bir anayasaya gerek var.

Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz, geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı, uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak, bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu

Atamız mektubunda sadece durum tespiti yapmıyor, bir liderde olması gereken ön görüleriyle, neler yapmamız gerektiğini de yazıyor.

Bugün içinde bulunduğumuz zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren Atatürk gibi bir yol göstericimiz ve bir örneğimiz varken, yeniden bir ideal ve kurtarıcı aramak zaman kaybı…

Her birimizin, milli ülkümüzü gerçekleştirmek için bir liderlik bilinci içinde hareket etmesi, HAREKET EDENLERLE bir olması yeterlidir.

Devamını Oku

Gücünüzü Sevginizden Alın!..

Gücünüzü Sevginizden Alın!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan doğasının temel gereksinimi olan sevginin gelişimine ve yaşamasına yer vermeyen bu maddeci dünya düzeni içinde KARŞILIKSIZ sevmeyi başarabilenler, işini, toplum yararı gözeterek güzel duygularla yapanlar ayrıcalıklı insanlardır.

Toplum bu ayrıcalıklı insanlar sayesinde kavgalarını bitirecek, aklın ve aydınlığın yolunu bulacaktır… Ve yine o ayrıcalıklı insanlar sayesinde toplumlar, en güzel şekilde yönetileceklerdir. 

“Sevgiden sözetmek “boş öğütler vermek” değildir, sevgiden söz etmek, en temel ve gerçek gereksiniminden söz etmek demektir. Bu gereksinimin karanlıkta kalmış olması, onun var olmadığını göstermez. Sevginin doğasını ayrıştırmak, onun günümüzdeki eksikliğini görmeyi ve bu eksikliğin toplumsal nedenlerini araştırmayı gerektirir. Sevginin sosyal olgu olarak gerçekleşebilirliğine inanmak, insanın gerçek doğasını anlayarak temellendirilmiş ve akla dayanan rasyonel bir gerçektir.” diyen Erich Fromm sevgiye sanat olarak bakar.

O sanat ki insanları barıştıran, toplumları kaynaştıran en önemli olgudur.  

Şarkılar, şiirler, resimler, bayramlar, doğa ve bütün canlılar bu olguyu çoğaltmak için canla başla yaşamımıza hizmet ederler…

Sevgiyi yaşamında üretemeyen, yaşadığı ve hizmet ettiği topluma hissettiremeyen insanlar mutlaka sorunludurlar…  

Bunlar sevgiyi sadece sevilmek olarak algılarlar.

Sevilmek için her türlü yolu kullanırken, sevmenin ön adımını bir türlü atamazlar.

Nasıl sevecekleri konusunda da, hiçbir fikirleri ve çabaları yoktur.

Oysa sevmek, bir yetenek değil, yaşatılmayı ve büyütülmeyi bekleyen en önemli insani kaynaktır. 

Sevgi kişiyi empati sahibi, nazik, anlayışlı, fedakâr ve merhametli yapar.

İçinde sevgi büyüten kişi, sorumluk duygusunu geliştirir.  

Sevgiyle gönül dünyasını büyütürken, akıl dünyasını da zenginleştirir.

Sevmenin güzel düşüncelerle beslenmesi gerektiğini idrak etmiş insan, güvenilir ve cesur insandır.

Sevgiyi önceleyen bu insanların kavgaları; hırsları için değil, doğruları ve sevmeye değer gördükleri şeyler içindir. Bu insanların hem kendileri ile hem de başkaları ile olan  ilişkileri ve de iletişimleri sağlıklıdır.

Sevgiyi içleştirmiş kişi, yaşamını paylaşmak üzerine kurgular. Sevincini, zamanını, başarısını, bilgisini, ilgisini hatta makamını ve zenginliğini bile paylaşır.

Bu kişinin, kendi menfaatleri doğrultusunda bir yaşam planı yoktur, daha çok toplum yararına olabilecek hedefleri vardır.

Sonuçta;

Karşılıklı kâr ve çıkar alışverişine dayalı bir düzende, insanın karşısındakini beklentisiz sevme ve mutlu etme çabası bütün kötülüklerin önündeki bir duvardır. 

Sevme sanatını başarmış bu kişiler egosunu yenmiş, nesnel ve akıllı olabilme yetisine sahip, aklını ve doğruluğunu topluma yansıtmış idealist kişilerdir.

 Unutmayalım ki;

İnsanlara gerektiğinde en büyük fedakârlık yaptıran güç vatan ve millet sevgisidir.

Sevmek eylemi ile büyük değişimlere imza atabilir önce kendinizi daha sonra da toplumu değiştirebilirsiniz. 

Bunu da ancak maddi bir kazanç uman tüccar kafası ile değil, değerleri ve ülküsü için varlığını ve ömrünü ortaya koyanlar yapabilir.

Allah, Türk milletine bu yürekte eğitimciler, yöneticiler ve siyasiler nasip etsin.

Devamını Oku